• Yurtdışına çalışmaya giden kafilede babasıda olacaktı. Ve ayrılık acısı daha şimdiden canını yakmaya başlamıştı Zühre'nin... Defalarca konuştu o akşam babasıyla.
    -"Vallahi bir defa bile oyuncak istemem. En sevdiğim çikolataladan hiç almasan da olur. Harçlık bile verme okula giderken. Servisle değil yürüme giderim. Ne olur güzel babam gitme... Ben bir yıl ne yaparım sensiz?-"desede,babası birsürü ihtiyaç, fatura ve giderleri sıralamıştı..Ve bunları sebep göstermişti yüzünü yere eğerek.

    Gözyaşlarıyla elini tuttu babasının. Ve gece karanlığında bahçeye çıkardı onu. Babasının elleriyle yaptığı salıncağa birlikte oturdular. Başını" "kahramanım" dediği babasının omzuna yasladı. Kokladı, kokladı...
    -"Bu gece tamda sevdiğimiz gibi dolunay var baba... İnşallah bu anı bir sene sonra tekrar yaşarız. Sen benim kahramanımsın biliyorsun değilmi? -" dediğinde, gözyaşlarını saklamaya çalışmıştı babasını daha fazla üzmemek için. Biliyordu... Aileleleri içindi herşey. Ve babası bir senede, epey para kazanacaktı gurbette...

    Zühre o gece anne babasının arasında uyudu. Doya doya sarıldı babasına. İçinde kötü bir his vardı sabah kalktığında. Ama morali bozulmasın diye söylemedi babasına...
    Yusuf bey kızının elinden tuttu kahvaltı bittiğinde. Ve ön bahçeye çıktılar. Günler önce birlikte diktikleri fidanı gösterdi kızına.
    -"Ben gelene kadar öyle iyi bakki bu ağaca." Baba ağacı"koydunya adını. Baba ağacının geldiğimde koca bir ağaç olduğunu görmek istiyorum. Ne kadsr yürekten seviyorsun babanı? Geldiğimde bu ağaca bakıp göreceğim -" demişti gülümseyerek. Gözü gibi bakacaktı. Söz verdi babasına. Ayrılık vakti yaklaşmıştı bunları konuşurlarken.

    Ve köylerinden haraket eden, babasının da olduğu o otobüste yüreğini bıraktı Zühre. Artık ağlayabilirdi. Babası göremezdiki ağladığını..

    Sonra gidip nemli gözlerle suladı baba ağacını. Ve sonrada hemen takvime koşup o günün yaprağını koparmıştı...
    -"Kaldı üç yüz altmış dört gün babam-" derken yüreği acımıştı yine...

    Günler geçmek bilmiyor, sadece babası telefon ettiği zamanlarda mutlu oluyordu artık. Ülkeler arası konuşma masraflı olduğu için pek uzunda konuşamıyorlardı zaten... Telefon konuşmalarında en net duyduğu şeylerden biri, babasının çalıştığı taş ocağındaki dinamit patlamalarıydı... Ve her konuşmadan sonra ellerini açıp dua ederdi ALLAH'a.
    -"Sen benim babamı koru ALLAH'ım.Sağ sağlim evimize gelsin. Amin-" derken düşüncelere dalıp giderdi duanın sonrasında... Hergün sabah kalktığında ilk işi baba ağacını sulamak ve toprağını çapalamak olurdu...

    Baba özlemiyle çok zorda olsa tam on ay geçti böylece. On ay da ne kadar da eksik kalmıştı Zühre. On yıl gibi gelmişti bu süre... Artık kendisini babasının dönüşüne hazırlıyor, amcasının eline tutuşturduğu harçlıklardan biriktirdiği parayla hediyeler alıyordu babasına...

    On birinci ayın ilk günü telefon çaldı. Rukiye hanım koşup baktığında bir çığlık koptu evde...
    -"Yusufffff....ALLAH'ım aklıma mukayyet ol.Yalnıştır...O değildir. Demeyin nolur. Öldü demeyin bidaha-" dediğinde ağlayarak, çoktan yanına gelmiş dikkatle onu izleyen Zühre de çığlıklar atmaya başlamıştı...

    Komşular gelip sakinleştirmeye çalışsalarda, Zühre kabüllrienmiyordu asla...
    -" Kimse demesin... Ölmedi benim babam. Ölse ben hissederdim en çok. Kim birdaha baban öldü derse yüzüne bakmam bilesiniz. Hissederdim diyorum. Anlamıyormusunuz ya? -"desede sessiz sessiz ağladı durdu bütün gün...

    Taş ocağında işciler tarafından bir hata yapılmış. Ve dinamitler ateş alıp taş ocağındaki işcilerin yakınında patlamış... Onlarca kişinin bedeni o an paramparça olmuş. Tek bir kişi kurtulmuş patlamada... Onunda iki ayağı sakat kalmış zaten...

    Üç gün sonra köyden giden altı kişinin eşyaları gönderilmişti şirketten. Cenazeleri bile yoktu... Zühre babasına ait olan tesbihi aldığında ise donup kalmıştı. Sonraki günler annesiyle bile iletişim kurmadı.Konuşmuyor,susuyor ve sadece ağlıyordu... Geceleri iki saat kadar uyuyabildiğinde,
    -"Ölmedi benim babam. Ölse ben hissederdim. Öldü demesin kimse-" diye sayıklıyordu rüyalarında....

    Sonraki günler biraz kendine gelince amcasına yalvar yakar bir bilgisayar aldırdı... Babasının ruhuna yapılan okumaya bile katılmamıştı bilgisayarın telaşından. Kimseyide sokmuyordu odaya... Ve sürekli mektuplar yazıyor, yazdığı mektupları kasabaya götürüyordu kimseye görünmeden.... Çok defa annesi onu bu tutumundan vazgeçirmek istesede kabul etmedi Zühre...

    -"Benim babam ölmedi... Anlayın artık anne... Siz inanabilirsiniz. Ama benden buna inanmamı beklemeyin. On üç yaşındayım artık. Ve herşeyin farkındayım. Baba ağacıma her gün özene bezene bakıyorum. Koca ağaç oldu bak.Babam bir gün geldiğinde çok mutlu olacak... Ve biz yine onun yaptığı salıncakta sallanırken dolunayı seyredeceğiz eskisi gibi-"demişti bağıra bağıra...

    Odasına girip bilgisayarla uğraşırken,annesi,
    -" Maria... Maria- "deyip bilgisayarda yabancı dilde birşeyler konuştuğunu duyardı kızının. Ve hep eski albümlerden babasının resimlerini alıp nemli gözlerle odasına koşardı Zühre. Elindeki mektupları kasabaya götürmekten ise hiç ama hiç vazgeçmedi...

    Tam iki sene devam etti bu durum....Deli gibi hiç durmadan birşeyler için çabalıyordu. Ve bir gün evin telefonu çaldı...Rukiye hanım telefonu açtığında şaşırmıştı. Karşısındaki kişi rahmetli eşi Yusuf bey'in çalışmak için gittiği ülkedeki konsolosluğun Türkiye büyük elçisiydi...Ve Zühre'nin iki sene içinde büyükelçiliğe binlerce mektup gönderdiğini, ülkede edindiği onlarca arkadaşının büyük bir baskıyka babasını aramak için Zühreyi oraya getirmelerini rica ettiklerini söylemişti.Ve o ülkeden arkadaş edinebilmek için ülkenin dilini dahi öğrendiğini büyük bir şaşkınlıkla anlatmıştı. Haber kanallarına bile çıkmıştı Zühre'nin yabancı arkadaşları.Büyükelçinin telefonda bahsettiğine göre, Zühre'nin sanal ortamda arkadaşlık kurduğu Maria isimli bir kız çocuğunun annesi ülkedeki en büyük televizyon kanallarından birindeki ana haber bültenin spikeriymiş...

    Ve ertesi gün bir araba gelmişti kapılarına. Gerçekten te büyükelçinin telefonda dediği gibi hem annesi hemde kendisi için iki bilet alınmış, kısa zamanda Zühre ve annesinin pasaportları çıkarılmıştı...

    Ve bir hafta sonra bir zamanlar babasının çalışmaya gittiği ülkeye gittiler uçakla... Maria annesiyle karşıladı havalanında, Zühre ve annesini...

    Maria'nın babası da polisti. Ve iki sene içinde ülke içinde kızı Maria'nın isteğiyle Yusuf beyi aramıştı. Zühre'nin Maria ya ulaşturduğı resimlerden ise birkaç ipucu yakalayabilmişlerdi anlattıklarına göre....Konu o gün Türkiye'de bile akşam haberlerine taşınmıştı...Ve herkes sonucu merakla bekliyordu.

    Maria'nın babası iki senenin sonuda ulaştığı üç kişiyi gösterecekti Zühre ve annesine... Titriyordu heyecandan. İlk gittikleri yer bir hastahaneydi. Orada bitkisel hayattaki bir adamı gösterdiler anne, kıza... Ama o adam Zühre'nin babası değildi... Sonraki durakları bir akıl hastahanesi olmuştu. Orada aklını kaybetmiş bir adamı gösterdiler. Oradanda gözleri yaşlı çıktı Zühre. Annesi zaten boş bir hayalin peşinde koştuklarını düşündüğü için heyecanlanmıyordu bile...

    Üçüncü durakları ise terkedilmiş harabe evlerden oluşan karanlık bir sokak olmuştu.Etrafta sokak çocuklarının yaktığı bir çok ateş aydınlatmış gibiydi sokağı. Maria'nın babası kaldırımda yatan, saçı sakalı birbine karışmış, toz topraktan yüzü görünmeyen bir adamı işaret etti... Zühre o an avazı çıktığı kadar bağırmıştı heyecanla... İlk anda tanımıştı. Babasıydı kaldırımda yatan kişi. Annesi tereddütle baktı. Bu olabilirmiydi? Sonra yanına kadar gitti adamın... Sağ eline baktı. Yusuf beyin çocukluğundan kalma bir iz vardı elinde. Ve o izden tanımıştı eşini Rukiye hanım... Mucize olmuştu işte...Zühre ve annesi sarıldılar Yusuf beye... Ağladılar dakikalarca. Kalbi duracak gibiydi Zühre'nin... Fakat tek bir tepki bile vermemişti babası...

    Doktora götürdüler hemen. Yapılan kontrollerde hafızasını kaybettiğini söylemişlerdi. Taş ocağındaki dinamit patlamasından bir şekilde kurtulmuş olmalıydı. Hasarı ise hafıza kaybı olarak almıştı Yusuf bey uzmanların söylediğine göre...

    O akşam Zühre'nin babasına kavuşması vardı ana haberlerde... İki gün sonra yardım eden herkese yüzlerce defa teşekkür edip, Türkiye'ye köylerine döndüler hep birlikte... Ama Yusuf bey bir yabancı gibi bakıyordu hala kızına...

    Babasını bulmuştu ya, babası yaşıyordu ya, bu bilr yeterdi Zühre'ye... Tam iki sene hiç hatırlamadı Yusuf bey ailesini. Bazı sabahlar içinde bulunduğu durumu yadırgayarak uyanır köyün yollarına vururdu kendini. O sabahlardan birinde yola aniden çıktığında köyde bir taksi çarptı Yusuf bey'e... Alnından kanlar akarken, Zühre ve annesi koşmuştu acı fren sesine...

    Ama o an gözlerinden yaşlar damlayarak kızına bağırmıştı Yusuf bey...

    -"Zührem... Hatırlıyorum kızım... Artk hatırlıyorum. Herşey canlanıyor yavaş yavaş gözümde... Şükürler olsun ALLAH'ım-" deyip yolun ortasında düştüğü yerde kollarını açmıştı Zühre'ye... Ve Rukiye hanım da mucizelere çoktan inanmıştı artık. O da hıçkırıklarla kolup sarıldı eşine sıkı sıkıya..

    Uzun seneler sonra birkez daha baba kız el ele evin bahçesine çıktılar o gece. Seneler önce kızıyla birlikte diktikleri ağacın ne kadar büyüdüğünü görünce sımsıkı sarıldı kızına Yusuf bey. Öyle gurur duyuyordu Zühre'yle. Durup durup sarılıyor, saçlarını kokluyordu kızının.

    Şanslarına o gece dolunay vardı. Tıpkı eski günlerdeki gibiydi herşey. Ve birlikte salıncağa oturup dolunayı seyrederlerken, Zühre gözyaşlarıyla başını babasının omzuna koydu... Ve,
    -"Sen benim kah..." diyecek olduğunda Yusuf bey gözyaşlarıyla sözünü böldü kızının...

    -"Sakın deme benim güzel kızım.Çünkü... Çünkü... Ben senin değil sen benim kahramanımsın. -" demişti gözyaşlarıyla...

    İnsan yüreği kadar sever. Ve sevdiği kadar hisseder..

  • Kurucu

    @Mertaşkın cok guzel bir yazi tesekkurler.


  • @phi rica ederim.

    Keyifli okumalar.


Benzer Konular