Bilime, teknolojiye her zaman ilgi duymuş, yapabildiğince, ulaşabildiğince bu yöndeki araştırma, inceleme, gelişmeleri takip etmeye çalışmıştı. Kaotik evrende tartışmaya yer vermeyecek boyutlardaki kesinlikler, gözlem ve deneye dayalı elde edilen bulgular ve bunların ışığında kat edilen mesafeler her daim hayranlıkla izlediği olgulardan biri olmuştu. Geceyi noktasal ışıklarıyla süsleyen yıldızlar çok uzaklarda olsalar da gözün gördüğü mesafede yanıp sönmekteydiler. Işık yıllarına göre hesap edildiklerinde bir kısmı belki de yerinde değildiler. Nihayet ismi öne çıkan doktorlardan birinde karar kılmış ve randevu alarak muayeneye gitmişti. Çocukluğunda kablolu telefonla tanışmış ve yıllar sonra tuşlu ve daha sonra akıllı ve telefonları hayatına dahil etmişti. Neredeyse yarım yüz yıllık zaman diliminde teknolojinin kat ettiği mesafe öyle böyle bir mesafe sayılmazı. Dermatoloji uzmanı elinde cep telefonu ve telefonun kamerasına takılı bir cihazla kaşıntılı yerlerinin üzerinde gezdirmiş, ultrason gibi film çekmişti. Daha önce internet üzerinden görsellerini gördüğü uyuz asalağını ilk kez bu cihaz sayesinde teninin altında resmedildiğine tanıklık yapmıştı; şaşkınlıkla ve bilimsel yaklaşıma umutla, hayranlıkla bakakalmıştı. Teknolojinin geldiği, kat ettiği aşama itibariyle belki de uyuz asalağını bu kadar süre taşıyan ve dünya rekorlar kitabına girmesi gereken bir isimsiz kişi olduğunu dahi bu şaşkınlıkla fark edememişti. Ekzema, kurdeşen, mantar acaba nereye saklanmışlardı? Tedavi olarak on gün ara ile üçer gün tüm vücuda kükürt karışımı vazelin sürülecek ve bu süre zarfında önerilen hijyen kurallarına uyulmasıydı önerilen...Bu kez uyuz asalağını bizzat görmüş ondan kurtulmak için kolları yeniden sıvamıştı. Ne ki on günlük ara ile üçer günlük tedavi sürecine kendince bir ekleme yaparak ikinci on gün sonra üç günlük bir ilave yapmıştı; uyuzun kökünü kazımakta artık kararlıyı; uyuz olmuştu bir kere ve artık bitmeliydi...
Geçen süre zarfında aile hekimini değiştirmişti.
On bin yıllık bilinen yazılı tarihin geldiği aşama itibariyle “insan” değerli bir varlık olarak tanımlanmış evrensel bir takım hakların öznesi olduğuna işaret edilmişti. Yaşamak hakkı ve beden bütünlüğünü korumak hakkı en kutsal hakların başında gelmekteydi. Bildiriler, belgeler, çok uluslu sözleşmeler bu hakları normatif olarak kayıt altına almışlardı. Tüm bu aşamalara, kayıt altına alınmalarına rağmen savaşlar, yıkımlar, katliamlar, beden bütünlüğüne yönelik saldırılar azalmamış sanki uygarlaşma hızına paralel bir hızla yükselmişlerdi. İnsan adeta kendi yaratısı metanın metasına dönüşmüş gibiydi; ilkel topluluklarda var olan “paylaşım yasası”nın esamesi okunmamaktaydı. Bilimsel birikim öyle bir mesafe kat etmişti ki bir ışık günü uzağa insan eli uzanabilmiş ve fakat aynı hızda insan değersizleşmişti..Vazgeçilmez olduğu kayıt altına alınan hak ve özgürlükler hangi kuytularda kalmıştı?
Yaklaşık bir ay süren tedavisi bitmişti. Kabarıklıklar yoktu ancak kaşıntı hala devam etmekteydi. Kortizonlu ilaçlar, losyonlar ne bulursa sürmeye başlamıştı. Derisinin tüm yüzeyleri pul pul ( saçtaki kepek gibi ) dökülmeye başlamıştı; bir yandan kaşıntı ve eklenen döküntülerle karşı karşıya kalmıştı. Yeniden en son göründüğü dermatoloji uzmanına gitti; kesin olarak uyuz bitmiş ve fakat kükürt nedeniyle ciltte hassasiyet oluşmuş olduğu sonucuna varılmıştı. Buna dair tedaviyi de uygulamıştı. Yine çözüm olmayınca tüm gücü, tüm umudu tükenmişti; çaresizce yeni aile hekimine giderek bir çözüm bulmak dışında yapabileceği fazla bir şey kalmamıştı. Öyle de yaptı. Muayene edildiğinde kükürtün yan etkisi olabileceği söylenmiş ve ismi öne çıkan diğer dermatoloji uzmanına yönlendirilmişti; öyle de yapmıştı. Sonunda daha uzun süreceği öngörülen tedavi verilen ilaçlarla iki ayda sonuç vermeye başlamıştı. Uyuz, kaşıntı ve döküntüler son bulmuştu. Lakin ekzema, kurdeşen ve mantar hala yerli yerlerinde durmaktaydılar; uyuz oldum/...M…
Nejdet Evren,
Mayıs-Temmuz 2026, Akarca,
Ülke, İnsan ve Manzarada Kimi Zamanlar…
Kısa dalga yayını ile istihabarat sağlama haberleşme yöntemi 1.dünya savaşından kalma eski bir yoldur. Artık uydular var diye büyük devletler kısa dalgayı kullanmıyor. Avantajları neler;
Kaynağı ve alıcıyı tespit edemezsin. Kayıt tutamazsın.
Dezavantajları neler;
Bilgiyi alacak kişinin önceden haberi olmalı. Tam o saatte o frrkansı dinlemeli. Eğer kaçırırsa tekrarı olmaz.
Etkili bir yoldur ama jammer ile kolayca parazitlenir. İran uçtanuca şifrelemeyi manuel yapıyor zavallılar.
Daha da etkili yol genişbant spektrum yayını ile tüm havasahasını kilitlemektir.
Ama bu durumda uçaklar telrfonlar herşey etkilenir. Uydular işlevsiz kalır.
Ancak bunun için 2 nükleer santral çalıştırmak gerek.
Toplumu anlamaya çalışırken yalnızca günlük gözlemlerimize dayanmak çoğu zaman yeterli değildir. İnsanların neden belirli davranışlar sergilediğini, toplumdaki ilişkilerin nasıl şekillendiğini veya ekonomik, kültürel ve siyasi değişimlerin bireyleri nasıl etkilediğini anlamak için daha sistemli bir bakış açısına ihtiyaç duyarız. Sosyolojik kuramlar tam da bu noktada önem kazanır.
Sosyolojik kuramı, toplumsal olayların arkasındaki ilişkileri ve nedenleri anlamamıza yardımcı olan bir düşünme çerçevesi olarak değerlendirebiliriz. Örneğin toplumda gelir eşitsizliğinin ortaya çıkması yalnızca ekonomik verilerle açıklanamayabilir. Eğitim, aile yapısı, kültürel değerler, çalışma hayatı ve siyasal kurumlar da bu eşitsizliğin oluşumunda etkili olabilir. Kuramlar, bu farklı unsurlar arasındaki bağlantıları görmemizi sağlar.
Bunun yanında sosyolojik kuramlar, toplumda yaşanan değişimleri anlamlandırmamıza da yardımcı olur. Teknolojinin günlük yaşamı değiştirmesi, sosyal medyanın insan ilişkileri üzerindeki etkisi, aile yapısındaki dönüşümler veya çalışma biçimlerinin değişmesi gibi konular yalnızca bireysel tercihler üzerinden değerlendirildiğinde eksik kalabilir. Daha geniş bir toplumsal çerçeveye bakmak, kişisel görünen birçok durumun aslında toplumsal koşullarla bağlantılı olduğunu ortaya koyabilir.
Ancak kuramların toplumu açıklamak için kullanılan kesin ve değişmez formüller olmadığını da unutmamak gerekir. Her kuram toplumsal gerçekliğin belirli bir yönünü öne çıkarır. Bu nedenle farklı kuramları karşılaştırmak ve olaylara farklı açılardan bakabilmek sosyolojik düşüncenin önemli bir parçasıdır.
Sonuç olarak sosyolojik kurama duyulan ihtiyaç, toplumu sadece gözlemlemekten öte onu anlamlandırma ihtiyacından kaynaklanır. Kuramlar bize hazır cevaplar vermekten çok, doğru soruları sormayı ve toplumsal olayların görünmeyen bağlantılarını fark etmeyi öğretir. Bence sosyolojinin en önemli katkılarından biri de tam olarak budur: Günlük hayatın sıradan görünen olaylarının arkasındaki toplumsal yapıyı sorgulayabilmek.
Marx, Feuerbach eleştirisinde önemli bir noktaya temas etmektedir; şöyle ki, filozofa bir görev yüklemekte ve onun dünyayı sadece anlamaya çalışan biri olarak değil ayrıca değiştirmekle görevli olduğuna temas eder. İnsanın kültürel varlığı dünyayı zaten sürekli değiştirmekten ibaret değil midir? Kast ettiğinin bu olmadığı açıktır; o, insanlığın yaşam biçiminin değiştirilebileceğinden söz etmektedir. Tarihi sınıfsal olarak yorumlayıp geleceği yine sınıfların konumlandırılması ve direnişine göre biçimlendirmesi de bu şekilde anlaşılmalıdır. Klasik teori son yüz yıldaki hiç bir devrim ile örtüşmez.. (Paris Komünü pre kapitalist bir ortamda ortaya çıkmış bir durum olarak değerlendirilmelidir.) Buna rağmen dünya üzerindeki tesirleri bakımından uygarlık tarihinde eşi görülmemiş bir etkiye sahip olduklarını kimse inkar edemez. Marksizmin bilimsel felsefesi durağanlaştırıldığında kendi içine çöken bir sisteme dönüşmesi, reel sosyalizm denilen sapmaya uğraması kaçınılmazdır. Hal böyle olunca diyalektik tarihi materyalizmi ezberden öte yeni olgulara uyarlayarak ileriyi görmek, çözümleyip toplumları dönüştürmek gereklmektedir.
Müzik, sinema ve sanat dünyasında “underrated” dediğimiz insanlar vardır ya; çok yeteneklidirler ama hak ettikleri kadar görünmezler. Büyük kitlelere ulaşamaz, doğru zamanda doğru çevrede bulunamaz ya da kendilerini yeterince anlatamazlar. Yıllar sonra keşfedildiklerinde hep aynı şeyi söyleriz: “Bu insan nasıl fark edilmemiş?”
Peki neden beyaz yaka dünyasında da underrated çalışanlar, uzmanlar ve yöneticiler olmasın? Neden bazı insanlar yıllarca işini son derece iyi yaptığı hâlde görünmez kalırken, bazıları sürekli aynı listelerde, aynı ödüllerde ve aynı sahnelerde yer almaya devam ediyor?
Her yıl yayımlanan ama hiç değişmeyen listeler
İş dünyasında her yıl yeni listeler açıklanıyor: En iyi yöneticiler, en etkili liderler, en başarılı insan kaynakları profesyonelleri, en güçlü kadınlar, en yenilikçi isimler… Fakat yıllar geçiyor, listelerdeki isimler pek değişmiyor. Bla bla…
Elbette listedeki insanların başarılarını küçümsemiyorum. Büyük işler yapmış, önemli sorumluluklar üstlenmiş ve haklı bir görünürlük kazanmış olabilirler. Ama insan ister istemez soruyor: Bu kadar mı mükemmelsiniz?
Koca bir iş dünyasında beş yıldır, on yıldır sizden başka hiç kimse yetişmedi mi? Hiç yeni bir lider ortaya çıkmadı mı? Hiç sessizce dönüşüm gerçekleştiren, ekip büyüten, kriz çözen ve insan yetiştiren başka biri olmadı mı?
Belki de bazı listelerin en büyük sorunu, başarıyı göstermekten çok mevcut görünürlüğü yeniden üretmesidir. Aynı insanlar birbirlerini davet ediyor, birbirlerinin etkinliklerine katılıyor, birbirlerini ödüllendiriyor ve ardından aynı çevre yeniden “sektörün en iyileri” olarak karşımıza çıkıyor. Bir noktadan sonra bu durum, yetenek görünürlüğünden çok kendi içinde dönen bir dolaşım sistemine dönüşüyor.
Belki de bu listelerde yıllardır bulunanların zaman zaman şöyle demesi gerekir: “Ben yeterince görünür oldum. Bu yıl yerimi yeni bir isme bırakıyorum.”
Çünkü liderlik yalnızca sahnede kalmak değil, gerektiğinde sahneden çekilmeyi de bilmektir. Zamanında yer açmak da liderliğe dâhil değil midir?
Görünmeyen çalışanların dünyası
Bir yanda yıllardır aynı listelerde yer alan insanlar varken, diğer yanda sesi hiç çıkmayan çalışanlar var. İşlerini yaparlar, sonuç üretirler, sözlerini tutarlar, kriz çıktığında ortadan kaybolmazlar, ekiplerine güven verir ve kurumsal hafızayı taşırlar. Ama yaptıkları her işi duyurmazlar.
Başarılarını anlatmakta zorlanırlar. Kendi haklarını talep etmek yerine “Tamam” deyip devam edebilirler. Terfi istemez, ücret pazarlığında ısrar etmez, toplantılarda herkesten önce konuşmazlar. Bazen yıllarca aynı pozisyonda kalırlar.
Sonra başka bir yönetici gelir, bu kişiyi fark eder, sorumluluk verir ve bir anda bambaşka bir profesyonel ortaya çıkar. Aslında kişi değişmemiştir. Onu gören göz değişmiştir.
İnsanları iki boyutlu izlemek
Çalışanları çoğu zaman iki boyutlu bir sinema sahnesinden izler gibi değerlendiriyoruz. Toplantıda ne kadar konuştuğuna, kendisini nasıl sunduğuna, kıyafetine, unvanına ve kimlerle yakın olduğuna bakıyoruz.
Oysa insan üç boyutludur. Geçmişi vardır, değerleri vardır, korkuları vardır, öğrenme kapasitesi vardır, henüz kullanılmamış yetenekleri vardır. Varoğlu var…
Bir çalışan bugün çok görünür olmayabilir. Ancak doğru liderin elinde bir cevhere dönüşebilir. Çünkü iyi liderlik yalnızca parlayan insanları seçmek değildir; henüz parlamayan kişideki ışığı görebilmektir.
Vitrine değil, iklime bakmak
Ajda Pekkan’ın yorumladığı bir şarkıda geçen “vitrin” ve “iklim” ayrımı tam da bunu anlatıyor. Vitrin, insanın dışarıya gösterebildiğidir. İklim ise onunla çalışırken yarattığı histir.
Bir çalışan kendisini çok iyi tanıtabilir ama ekipte güvensizlik yaratabilir. Başarılarını etkileyici biçimde anlatabilir ama zor zamanlarda sorumluluktan kaçabilir. Başka biri ise kendisini yeterince anlatamaz; ancak bulunduğu yere güven, disiplin ve istikrar getirir.
Bugünün dünyasında vitrin çok güçlü. LinkedIn paylaşımları, ödüller, sahneler, listeler, etkinlikler ve unvanlar insanların çerçevesini büyütüyor. Fakat çerçevenin büyük olması, resmin iyi olduğu anlamına gelmiyor. Bir başka şarkıda söylendiği gibi mesele, çerçeveyi değil resmi arayabilmekte…
Sessiz insanları da romantikleştirmeyelim!
Burada her sessiz çalışanın çok yetenekli olduğunu söylemiyorum. Sessizlik her zaman derinlik değildir. Hakkını aramamak her zaman erdem değildir. Yıllarca aynı yerde kalmak da mutlaka sadakat anlamına gelmez.
Aynı şekilde görünür olan herkes de yüzeysel değildir. Kendisini anlatabilmek, iletişim kurmak ve yaptığı işi görünür hâle getirmek önemli bir yetkinliktir. Ben de dâhil olmak üzere çoğumuz görülmeyi, duyulmayı ve takdir edilmeyi seviyoruz. Bugünün iş hayatında görünürlük neredeyse ayrı bir yetkinlik hâline geldi.
Sorun görünürlükte değil. Sorun, görünürlüğün tek başarı ölçütü hâline gelmesinde ve zaman zaman yeteneğin önüne geçmesinde.
Sürekli konuşanı bilgili, hızlı cevap vereni zeki, kendinden emin görüneni lider, sessiz kalanı ise yetersiz sanabiliyoruz. Böylece gerçek performansı değil, performansın sunumunu ödüllendirmeye başlıyoruz.
Susan Cain, Quiet kitabında modern çalışma kültürünün dışa dönüklüğü ideal hâline getirerek daha sessiz insanların katkılarını sıklıkla gözden kaçırdığını anlatır. Cain’in dikkat çektiği mesele, sessiz insanların daha üstün olması değil; kurumların yeteneği yalnızca en yüksek çıkan ses üzerinden tanımlamasıdır.
Basiretli lider neyi görür?
Basiretsiz yönetici, kendisine benzeyeni yetenekli bulur. Basiretli yönetici ise farklı kişiliklerin hangi koşullarda güçlenebileceğini anlamaya çalışır.
Şunu sorgular: Bu kişi gerçekten katkı sunmuyor mu, yoksa katkısını anlatamıyor mu? Toplantıda konuşmuyor ama en doğru çözümü sonrasında o mu üretiyor? Yıllardır aynı görevde kalmasının nedeni yetersizlik mi, yoksa ona hiç fırsat verilmemesi mi? Bu çalışan başka bir yöneticinin elinde nasıl birine dönüşürdü?
İyi lider, hazır yıldızları toplamaktan fazlasını yapar. Yeteneği keşfeder, geliştirir ve gerektiğinde kendi ışığını biraz azaltarak başkasına alan açar.
Peki yeteneği nasıl seçiyoruz?
İyi kitapları, güçlü kalemleri ve gerçekten nitelikli yazarları nasıl seçiyoruz? Kitabevindeki “çok satanlar” rafına bakarak mı, yoksa görünür olmayan ama iyi yazan isimleri de arayarak mı?
İş dünyasında da aynı soruyu sormamız gerekmiyor mu?
Eskiden “headhunt” diye güçlü bir alan vardı. Biz o insanları çoğu zaman göremez, onlara doğrudan ulaşamazdık. Bir proje yapılacağı zaman, “Bu işin üstadı kimdir, nerede çalışır, aklınıza gelen bir isim var mı?” diye sorardık. Headhunter’lar da piyasada görünürlüğü çok yüksek olmayan; ama gerçekten işi bilen kişileri bulup getirirdi.
Şimdi ise görünürlük, uzmanlığın önüne geçebiliyor. Bir kişinin sosyal medyada görünür olması, çok takip edilmesi ya da sürekli aynı çevrelerde karşımıza çıkması onu daha cazip hâle getirebiliyor. Oysa büyük bir markanın içinde görünür olmakla, gerçekten o alanın en iyi uzmanlarından biri olmak her zaman aynı şey değil.
Hâlâ LinkedIn’i ya da Instagram’ı olmayan, olsa bile aktif kullanmayan pek çok yetenekli insan bulunduğunu biliyoruz, değil mi?
Üstelik bu kişilere çoğu zaman “CV’ni gönder” de denmez. Onlara daha çok, “Gel, seninle bir konuşalım” denir. Çünkü bazı insanların bir özgeçmişten ya da sosyal medya profilinden çok daha fazlası olduğunu zaten bilirsiniz.
Kendimize de bakalım!
Bu yazıyı yazarken kendimi konunun dışında tutmuyorum. Ben de görünmeyi seviyorum. Ürettiğim şeylerin fark edilmesini, emeğimin karşılığını almayı ve sesimin duyulmasını önemsiyorum.
Hatta zaman zaman çok hareketli olmayı üretkenlik, çok görünmeyi de değer sanabiliyoruz. Sürekli bir öne çıkma, anlatma ve yetişme hâli içindeyiz.
Peki asıl yetenek nerede?
Belki de en yetenekli kişi odanın en sessiz köşesinde oturuyor. Belki yıllardır terfi ettirmediğimiz kişi, başka bir kurumda çok iyi bir yönetici olacak. Belki “inisiyatif almıyor” dediğimiz çalışan, her girişiminde durdurulduğu için artık geri çekiliyor.
Şimdi eski yöneticilerinizi ve ekip arkadaşlarınızı düşünün. Sesi çok çıkmayan, yalnızca işini yapan, kendisini pazarlamayan ama güven veren biri var mıydı? Bugün nerede?
Bir de her yıl aynı isimlerin yer aldığı o büyük listeleri düşünün. Belki bu yıl yeni isimler eklemenin zamanı gelmiştir. Hatta belki listelerde yıllardır bulunanların da şunu söyleme zamanı gelmiştir: “Ben yeterince görünür oldum. Şimdi yerimi başkasına bırakıyorum.”
Çünkü bazen asıl liderlik sahneye çıkmak değil, sahnenin kenarına çekilip başka birinin görünmesini sağlamaktır.
Underrated ünlüler var da beyaz yaka dünyasında neden olmasın? Belki de soru, onların neden kendilerini gösteremediği değildir. Asıl soru şudur: Biz neden onları göremiyoruz?
Günümüzde yetenek avcılığı sizce nasıl yapılıyor? ATS’ler ve yapay zekâ destekli özgeçmiş okumaları yeterli mi? Bu eski kafalılık değil elbette; ama bana kalırsa yetenek hâlâ biraz arkeolojik kazılarda…
Çünkü bazı cevherler algoritmayla değil, kazıyla bulunuyor..
SELDA KUTAY
https://tr.wikipedia.org/wiki/Pozitivizm
Felsefeci değilim.
İlkokulda organ dizilimleri insana benzediği için kurbağa kesen, buhar makinesi çalıştıran nesilden geliyorum.
80 darbesinden sonra eğitim öğretim çöp oldu.
Konu neden buraya gitti anlamadım.? @phi yeni konu açacaktım .
Önce Muhammed'in mezarı olduğu iddia edilen yer açılıp analiz edilmeli. Bu ise bir hayaldir, asla izin vermezler. Resminin yapılmasına bile izin verilmezken boş hayal kurmak saçma olur. Doktor kendi haline bırakmamızı söyledi diye bir laf vardır.
Altay Cem Meriç için gizli ateist diyorlar. Sen ne düşünüyorsun?
Twitter da böyle söyleyenler var.
Eskinden ateistmiş, şimdi ateist olduğunu zannetmiyorum hocam. çok zor ihtimal bunları söyleyen biri ateist olamaz, hem de çoğu hocadan daha iyi biliyor ve daha iyi retöriği
@Yapma-Kafa said:
Kısa dalga yayını ile istihabarat sağlama haberleşme yöntemi 1.dünya savaşından kalma eski bir yoldur. Artık uydular var diye büyük devletler kısa dalgayı kullanmıyor. Avantajları neler;
Kaynağı ve alıcıyı tespit edemezsin. Kayıt tutamazsın.
Dezavantajları neler;
Bilgiyi alacak kişinin önceden haberi olmalı. Tam o saatte o frrkansı dinlemeli. Eğer kaçırırsa tekrarı olmaz.
Etkili bir yoldur ama jammer ile kolayca parazitlenir. İran uçtanuca şifrelemeyi manuel yapıyor zavallılar.
Daha da etkili yol genişbant spektrum yayını ile tüm havasahasını kilitlemektir.
Ama bu durumda uçaklar telrfonlar herşey etkilenir. Uydular işlevsiz kalır.
Ancak bunun için 2 nükleer santral çalıştırmak gerek.
deneme
https://www.timeanddate.com/eclipse/globe/2026-august-12
Turkiye den izlenemedi.
[image: Ekran-goruntusu-2026-08-09-21-33-14.png]
[image: epic_1b_20260812163940.png]
[image: epic_1b_20260812174507.png]
[image: epic_1b_20260812185035.png]
https://epic.gsfc.nasa.gov/?date=2026-08-12
Ayın gölgesi var. Ama ay nerede? bu gölgeye göre ayın konumu nerede olmalı?
Şu anda 1 aktif kullanıcı var (1 üye ve 0 misafir).
TENTEN
Forum İstatistikleri
Üyelerimiz 2.4k konuda toplam 25.7k ileti yazdı.
Şu an itibariyle kayıtlı 121 üyemiz bulunmaktadır.
Aramızda görmekten mutluluk duyduğumuz en yeni üyemiz, Samuray.
Tek seferde en fazla çevrimiçi kullanıcı sayısı 19 Ocak 2026 Pazartesi günü, 102 kişiydi.