Müzik, sinema ve sanat dünyasında “underrated” dediğimiz insanlar vardır ya; çok yeteneklidirler ama hak ettikleri kadar görünmezler. Büyük kitlelere ulaşamaz, doğru zamanda doğru çevrede bulunamaz ya da kendilerini yeterince anlatamazlar. Yıllar sonra keşfedildiklerinde hep aynı şeyi söyleriz: “Bu insan nasıl fark edilmemiş?”
Peki neden beyaz yaka dünyasında da underrated çalışanlar, uzmanlar ve yöneticiler olmasın? Neden bazı insanlar yıllarca işini son derece iyi yaptığı hâlde görünmez kalırken, bazıları sürekli aynı listelerde, aynı ödüllerde ve aynı sahnelerde yer almaya devam ediyor?
Her yıl yayımlanan ama hiç değişmeyen listeler
İş dünyasında her yıl yeni listeler açıklanıyor: En iyi yöneticiler, en etkili liderler, en başarılı insan kaynakları profesyonelleri, en güçlü kadınlar, en yenilikçi isimler… Fakat yıllar geçiyor, listelerdeki isimler pek değişmiyor. Bla bla…
Elbette listedeki insanların başarılarını küçümsemiyorum. Büyük işler yapmış, önemli sorumluluklar üstlenmiş ve haklı bir görünürlük kazanmış olabilirler. Ama insan ister istemez soruyor: Bu kadar mı mükemmelsiniz?
Koca bir iş dünyasında beş yıldır, on yıldır sizden başka hiç kimse yetişmedi mi? Hiç yeni bir lider ortaya çıkmadı mı? Hiç sessizce dönüşüm gerçekleştiren, ekip büyüten, kriz çözen ve insan yetiştiren başka biri olmadı mı?
Belki de bazı listelerin en büyük sorunu, başarıyı göstermekten çok mevcut görünürlüğü yeniden üretmesidir. Aynı insanlar birbirlerini davet ediyor, birbirlerinin etkinliklerine katılıyor, birbirlerini ödüllendiriyor ve ardından aynı çevre yeniden “sektörün en iyileri” olarak karşımıza çıkıyor. Bir noktadan sonra bu durum, yetenek görünürlüğünden çok kendi içinde dönen bir dolaşım sistemine dönüşüyor.
Belki de bu listelerde yıllardır bulunanların zaman zaman şöyle demesi gerekir: “Ben yeterince görünür oldum. Bu yıl yerimi yeni bir isme bırakıyorum.”
Çünkü liderlik yalnızca sahnede kalmak değil, gerektiğinde sahneden çekilmeyi de bilmektir. Zamanında yer açmak da liderliğe dâhil değil midir?
Görünmeyen çalışanların dünyası
Bir yanda yıllardır aynı listelerde yer alan insanlar varken, diğer yanda sesi hiç çıkmayan çalışanlar var. İşlerini yaparlar, sonuç üretirler, sözlerini tutarlar, kriz çıktığında ortadan kaybolmazlar, ekiplerine güven verir ve kurumsal hafızayı taşırlar. Ama yaptıkları her işi duyurmazlar.
Başarılarını anlatmakta zorlanırlar. Kendi haklarını talep etmek yerine “Tamam” deyip devam edebilirler. Terfi istemez, ücret pazarlığında ısrar etmez, toplantılarda herkesten önce konuşmazlar. Bazen yıllarca aynı pozisyonda kalırlar.
Sonra başka bir yönetici gelir, bu kişiyi fark eder, sorumluluk verir ve bir anda bambaşka bir profesyonel ortaya çıkar. Aslında kişi değişmemiştir. Onu gören göz değişmiştir.
İnsanları iki boyutlu izlemek
Çalışanları çoğu zaman iki boyutlu bir sinema sahnesinden izler gibi değerlendiriyoruz. Toplantıda ne kadar konuştuğuna, kendisini nasıl sunduğuna, kıyafetine, unvanına ve kimlerle yakın olduğuna bakıyoruz.
Oysa insan üç boyutludur. Geçmişi vardır, değerleri vardır, korkuları vardır, öğrenme kapasitesi vardır, henüz kullanılmamış yetenekleri vardır. Varoğlu var…
Bir çalışan bugün çok görünür olmayabilir. Ancak doğru liderin elinde bir cevhere dönüşebilir. Çünkü iyi liderlik yalnızca parlayan insanları seçmek değildir; henüz parlamayan kişideki ışığı görebilmektir.
Vitrine değil, iklime bakmak
Ajda Pekkan’ın yorumladığı bir şarkıda geçen “vitrin” ve “iklim” ayrımı tam da bunu anlatıyor. Vitrin, insanın dışarıya gösterebildiğidir. İklim ise onunla çalışırken yarattığı histir.
Bir çalışan kendisini çok iyi tanıtabilir ama ekipte güvensizlik yaratabilir. Başarılarını etkileyici biçimde anlatabilir ama zor zamanlarda sorumluluktan kaçabilir. Başka biri ise kendisini yeterince anlatamaz; ancak bulunduğu yere güven, disiplin ve istikrar getirir.
Bugünün dünyasında vitrin çok güçlü. LinkedIn paylaşımları, ödüller, sahneler, listeler, etkinlikler ve unvanlar insanların çerçevesini büyütüyor. Fakat çerçevenin büyük olması, resmin iyi olduğu anlamına gelmiyor. Bir başka şarkıda söylendiği gibi mesele, çerçeveyi değil resmi arayabilmekte…
Sessiz insanları da romantikleştirmeyelim!
Burada her sessiz çalışanın çok yetenekli olduğunu söylemiyorum. Sessizlik her zaman derinlik değildir. Hakkını aramamak her zaman erdem değildir. Yıllarca aynı yerde kalmak da mutlaka sadakat anlamına gelmez.
Aynı şekilde görünür olan herkes de yüzeysel değildir. Kendisini anlatabilmek, iletişim kurmak ve yaptığı işi görünür hâle getirmek önemli bir yetkinliktir. Ben de dâhil olmak üzere çoğumuz görülmeyi, duyulmayı ve takdir edilmeyi seviyoruz. Bugünün iş hayatında görünürlük neredeyse ayrı bir yetkinlik hâline geldi.
Sorun görünürlükte değil. Sorun, görünürlüğün tek başarı ölçütü hâline gelmesinde ve zaman zaman yeteneğin önüne geçmesinde.
Sürekli konuşanı bilgili, hızlı cevap vereni zeki, kendinden emin görüneni lider, sessiz kalanı ise yetersiz sanabiliyoruz. Böylece gerçek performansı değil, performansın sunumunu ödüllendirmeye başlıyoruz.
Susan Cain, Quiet kitabında modern çalışma kültürünün dışa dönüklüğü ideal hâline getirerek daha sessiz insanların katkılarını sıklıkla gözden kaçırdığını anlatır. Cain’in dikkat çektiği mesele, sessiz insanların daha üstün olması değil; kurumların yeteneği yalnızca en yüksek çıkan ses üzerinden tanımlamasıdır.
Basiretli lider neyi görür?
Basiretsiz yönetici, kendisine benzeyeni yetenekli bulur. Basiretli yönetici ise farklı kişiliklerin hangi koşullarda güçlenebileceğini anlamaya çalışır.
Şunu sorgular: Bu kişi gerçekten katkı sunmuyor mu, yoksa katkısını anlatamıyor mu? Toplantıda konuşmuyor ama en doğru çözümü sonrasında o mu üretiyor? Yıllardır aynı görevde kalmasının nedeni yetersizlik mi, yoksa ona hiç fırsat verilmemesi mi? Bu çalışan başka bir yöneticinin elinde nasıl birine dönüşürdü?
İyi lider, hazır yıldızları toplamaktan fazlasını yapar. Yeteneği keşfeder, geliştirir ve gerektiğinde kendi ışığını biraz azaltarak başkasına alan açar.
Peki yeteneği nasıl seçiyoruz?
İyi kitapları, güçlü kalemleri ve gerçekten nitelikli yazarları nasıl seçiyoruz? Kitabevindeki “çok satanlar” rafına bakarak mı, yoksa görünür olmayan ama iyi yazan isimleri de arayarak mı?
İş dünyasında da aynı soruyu sormamız gerekmiyor mu?
Eskiden “headhunt” diye güçlü bir alan vardı. Biz o insanları çoğu zaman göremez, onlara doğrudan ulaşamazdık. Bir proje yapılacağı zaman, “Bu işin üstadı kimdir, nerede çalışır, aklınıza gelen bir isim var mı?” diye sorardık. Headhunter’lar da piyasada görünürlüğü çok yüksek olmayan; ama gerçekten işi bilen kişileri bulup getirirdi.
Şimdi ise görünürlük, uzmanlığın önüne geçebiliyor. Bir kişinin sosyal medyada görünür olması, çok takip edilmesi ya da sürekli aynı çevrelerde karşımıza çıkması onu daha cazip hâle getirebiliyor. Oysa büyük bir markanın içinde görünür olmakla, gerçekten o alanın en iyi uzmanlarından biri olmak her zaman aynı şey değil.
Hâlâ LinkedIn’i ya da Instagram’ı olmayan, olsa bile aktif kullanmayan pek çok yetenekli insan bulunduğunu biliyoruz, değil mi?
Üstelik bu kişilere çoğu zaman “CV’ni gönder” de denmez. Onlara daha çok, “Gel, seninle bir konuşalım” denir. Çünkü bazı insanların bir özgeçmişten ya da sosyal medya profilinden çok daha fazlası olduğunu zaten bilirsiniz. 
Kendimize de bakalım!
Bu yazıyı yazarken kendimi konunun dışında tutmuyorum. Ben de görünmeyi seviyorum. Ürettiğim şeylerin fark edilmesini, emeğimin karşılığını almayı ve sesimin duyulmasını önemsiyorum.
Hatta zaman zaman çok hareketli olmayı üretkenlik, çok görünmeyi de değer sanabiliyoruz. Sürekli bir öne çıkma, anlatma ve yetişme hâli içindeyiz.
Peki asıl yetenek nerede?
Belki de en yetenekli kişi odanın en sessiz köşesinde oturuyor. Belki yıllardır terfi ettirmediğimiz kişi, başka bir kurumda çok iyi bir yönetici olacak. Belki “inisiyatif almıyor” dediğimiz çalışan, her girişiminde durdurulduğu için artık geri çekiliyor.
Şimdi eski yöneticilerinizi ve ekip arkadaşlarınızı düşünün. Sesi çok çıkmayan, yalnızca işini yapan, kendisini pazarlamayan ama güven veren biri var mıydı? Bugün nerede?
Bir de her yıl aynı isimlerin yer aldığı o büyük listeleri düşünün. Belki bu yıl yeni isimler eklemenin zamanı gelmiştir. Hatta belki listelerde yıllardır bulunanların da şunu söyleme zamanı gelmiştir: “Ben yeterince görünür oldum. Şimdi yerimi başkasına bırakıyorum.”
Çünkü bazen asıl liderlik sahneye çıkmak değil, sahnenin kenarına çekilip başka birinin görünmesini sağlamaktır.
Underrated ünlüler var da beyaz yaka dünyasında neden olmasın? Belki de soru, onların neden kendilerini gösteremediği değildir. Asıl soru şudur: Biz neden onları göremiyoruz?
Günümüzde yetenek avcılığı sizce nasıl yapılıyor? ATS’ler ve yapay zekâ destekli özgeçmiş okumaları yeterli mi? Bu eski kafalılık değil elbette; ama bana kalırsa yetenek hâlâ biraz arkeolojik kazılarda…
Çünkü bazı cevherler algoritmayla değil, kazıyla bulunuyor..
SELDA KUTAY