Categories

Mesajlar

  • B

    @phi, içinde söyledi: Donbas neden stratejik

    @DemoKratos Kirim ve dolayli olarakta Rusyanin kendi sinirlari icerisindeki stratejik yerlere saldirilar devam ediyor Ukrayna tarafindan.

    Ordaki savas uzun yillar surecek gibi gorunuyor.

    NATO çözülmeden savaş bitmez.
    Dünyadaki bütün savaşlar doğrudan veya dolaylı NATO'ya dayanır.
    Bu yüzden Rusya, Ukrayna savaşı aslında bir Rusya, NATO savaşıdır.
    Uzun sürmesi de zaten bu yüzdendir.
    Bugünkü Suriye ilişkileri ve Türklerin beslediği ÖSO'nun Türklere karşı cephe alması yine NATO ve Rusya arasındaki savaşa dayanır.
    Dolayısıyla savaşı salt Rusya, Ukrayna çerçevesiyle sınırlamak doğru değil. Bu tüm dünyadaki güç dengeleriyle ilgilidir. Yani Rusya, Ukrayna savaşına diğer ülkelerdeki devlet olayları ve çeşitli örgütlerin olayları doğrudan bağlantılıdır. Örneğin, Pakistan, Kazakistan, Gürcistan, Afganistan olayları ve İran, Suriye ile yapılan görüşmeler birer örnektir.

    read more
  • B

    Alttaki uyarıyı veren siteler genelde sunucu ücreti ödenmediğinde oluyor diye hatırlıyorum.

    net.png

    read more
  • B

    Efendi, köle gibi toplumsal ahlak yapısı doğuştan değil, sonradan koşulların dayattığı bir olgudur.
    Bunun bizzat deneyleri de yapıldı, köle sınıfından rastgele toplananlar şirketlerin başına getirildi ve bu köleler efendilerden daha iyi şirketi yönetti ve büyüttüler.
    Efendi ve köle ahlakı koşullar sonucu sonradan oluştuğu için durdukları yer farklı olsa da normalde her iki ahlak her iki kesimde de bulunur.

    Acı çekme olayı ise iki nedene dayanır.
    Biri dinseldir, acı çekerek tanrıya daha yakın olma düşüncesine dayanır.
    Diğeri ise etki-tepki olayına dayanır, ne kadar acı çekilirse o kadar güç kazanılır.
    Örneğin köleci ve feodal toplumların sonunu getirmede yüzde elli payı vardır.
    Hatta Yahudiler için de aynısını söyleyebiliriz, acı çeke çeke dünyaya egemen olmayı öğrendiler.
    Aynısı Avrupa için de geçerli. Avrupa halkı son 400 yıl öncesine kadar dünyada en çok acı çeken halktı. Ortaçağ karanlığı, kilise egemenliği, sürekli birbirlerini boğazlamaları, kıtlıklar, hastalıklar onlara kalkınmayı, çağdaş olmayı ve kendi aralarında barış içinde yaşamayı öğretti.

    Dolayısıyla efendi, köle ahlakı olsun acı çekme olayı olsun, bunlar koşulların dayattığı sonradan oluşan olgular.

    read more
  • Bergson ve Whitehead ile pragmatizmin 20. yüzyıl felsefesinin ilk uğrağını meydana getirdiği yerde, yirmili yıllardan itibaren sahneye çıkan analitik felsefe, yüzyıla damgasını en uzun süreyle ve en etkili bir biçimde vuran ikinci uğrak olmuştur. Analitik felsefe, 20. yüzyılın başlarında İngiltere’de boy gösteren Hegelci idealizme karşı çıkan İngiliz filozofu G. E. Moore’la başlar. Gerçekten de kavramsal analiz yöntemini ilk kez olarak kullanan Moore idealizmin kurucu veya asli ilişkiler ve organik bütünler anlayışını reddederken, önceliği bunların yerine bireysel yargı ya da önermelere ve bu önermeleri oluşturan kavramlara vermiştir. Analitik felsefeye Moore’un önemli katkılarından sonra en ayırt edici katkıyı, Bertrand Russell’in sağladığı söylenebilir. Çünkü modern mantığı veya yeni mantık teorisini felsefi analizin imkânlarını geliştirmek için kullanan ilk kişi, odur. Analitik felsefenin ayırıcı özelliğini yaratan şey mantıksal analize yüklenen rol, ona verilen önem olmuştur.

    Russell’in düşünce ve eserlerinde mantığın felsefi analizin hizmetine koşulmasıyla belirlenen bu büyük gelişme, onun meşhur “betimlemeler teorisinde” ortaya çıkar. Çünkü o söz konusu teoride, tek tek şeylerin betimlendiği önermelerin analizi için mantık teorisini kullanır. Russell, bu teoriyi kullanmakla da kalmayıp, bu yöntem sayesinde varlık ve özdeşlikle ilgili uzun zamandan beri çözülemeyen problemleri çözüme kavuşturabildiğini ve fazladan dolayımsız olarak tecrübe edemediğimiz şeylerin (betimlemeye dayalı) bilgisine erişmenin bizim için nasıl mümkün olduğunu açıklayabildiğini savunur. Mantık teorisini geliştirip uygularken, söz konusu mantıksal-analitik felsefe yönteminin felsefe yapmanın yegâne uygun yolu olduğunu öne sürer. Bir yandan mantığın felsefenin özü olduğunu söylerken, bir yandan da “gerekli analize tabi tutulduğunda her felsefi problemin ya felsefi bir problem olmadığının ya da mantıksal bir problem olduğunun görülebileceğini” iddia etme durumuna gelir. Russell’a göre, söz konusu mantıksal-analitik yöntemi felsefeye kazandıran kişi, esas Gottlob Frege’dir. Russell her ne kadar mantıksal-analitik araştırma yöntemini Frege’ye geri götürse de onun felsefesi bundan çok daha fazlasını, özellikle de deneyimde sunulan şeylerin, yani bizim “tanışıklık yoluyla” bildiğimiz şeylerin önceliğine yapılan vurguyu ihtiva eder.

    read more
  • Bütün bu karmaşıklık ve çeşitliliğine, getirdiği bütün yeniliklere rağmen, 20. yüzyıl felsefesine yaklaşık ellili yıllara kadar tam bir birliğin, altmışlı yıllardan itibaren de bu kez önceki dönemin felsefe anlayışına radikal bir tepkiyle karakterize olan alternatif bir felsefe anlayışının yarattığı birliğin egemen olduğu, her şeye rağmen söylenebilir. Söz konusu ilk dönem felsefesinin birliğini sağlayan şey, 19. yüzyılın büyük ölçüde Kant’tan miras alınmış olan inşacılığıyla göreciliğinden uzaklaşma veya kaçış isteğidir. Gerçekten de yüzyılın ortalarına kadar filozoflar, bilginin, ama zihnin inşası olmayıp nesnel olarak var olan evrene ilişkin bilginin, imkânını yeniden olumlama gayreti içinde olmuşlardır. Her ne kadar kendilerini Kantçı paradigma karşısında özgürleştirme gayretlerinde oldukça farklı yollar izleseler de yüzyılın ilk yarısının hemen hemen tüm filozoflarının ortak bir realist amaç doğrultusunda, nesnelliği yeniden ele geçirme çabasıyla karakterize oldukları kabul edilir.

    Bununla birlikte esas itibariyle veya büyük ölçüde analitik felsefeyi karakterize eden söz konusu mutlak birlik, yüzyılın hemen başlarında, özellikle de felsefeleri 19. yüzyıl düşüncesinin büyük ölçüde devamı olan, bu dönemin iyimserliğini, ilerlemeye beslediği inancı devam ettiren Bergson, Dewey ve Whitehead gibi filozoflar tarafından ancak çok gevşek olarak tesis edilebilmiş bir birliktir. Gerçekten de 19. yüzyılın en azından Alman idealistlerinde büyük bir güçle ortaya çıkan metafiziksel ilgisini aynen devam ettiren iki filozoftan Bergson, tıpkı Schopenhauer gibi, sezgide açımlandığına inandığı gerçekliğin, kör ve tatmini imkânsız olan bir iradeden ziyade, yaratıcı bir hayat hamlesi olduğunu söylüyordu. Bununla birlikte, onun insan ve insanın evrenle olan ilişkisine dair görüşleri Schopenhauer’ın görüşlerinden çok daha iyimserdi. Üçlünün ikinci filozofu olan Dewey (ve elbette üyesi olduğu pragmatist okul), akıl ya da zekânın iradeye tabi olduğu ve “hakikat”in iradeyi tatmin eden önerme, bilgi ya da teori olduğu konusunda Bergson’la tam bir uyuşma içinde oldu; fakat o, çok daha bilimci olduğu için Bergson’un sezgi anlayışıyla bilumum metafiziksel eğilimlerini reddetti. Whitehead, Bergson ve Dewey ile kıyaslandığında, çok daha rasyonalist biriydi. Ama onun rasyonalizmi, klasik rasyonalizmin geleneksel dedüktif sistem idealinden oldukça farklıydı. Nitekim o, günlük deneyimin dünyası ile fizik ve yaşam bilimlerinin dünyası arasındaki boşluğu kapatmak amacıyla, açık uçlu bir kategorik şema inşa etmişti.

    read more
  • Felsefenin 20. yüzyıldaki gelişim seyrini izleyebilmek, onun başka çağlardaki gelişimini takip edebilmekle kıyaslandığında, alabildiğine zor ve zahmetli bir iş olarak karşımıza çıkar. Bunun da en önemli nedeni, bütün çağların en uzunu olan 20. yüzyılda çınar sayısının, yani felsefeye katkı yapmış olan filozof sayısının hiç olmadığı kadar çok, hatta ormanı veya ana akımları görmeyi imkânsızlaştıracak ölçüde fazla olmasıdır. Artık belleklerin bir parçası haline gelmeye başlayan 20. yüzyılın, ilk üç çeyreğini bir tarafa bıraksak bile, sadece son çeyreğinde, çağ ile neredeyse özdeşleşmiş pek çok filozof toprak olmuştur. Bunun için sadece Rudolf Carnap’ın (ö. 1970), Martin Heidegger’in (ö. 1976), Jean-Paul Sartre’ın (ö. 1980), Michel Foucault’nun (ö. 1984), Simone de
    Beauvoir’ın (ö. 1986), Emmanuel Levinas’ın (ö. 1995), Gilles Deleuze’ün (ö. 1995), Thomas Kuhn’un (ö. 1996), William von Orman Quine’ın (ö. 2000), Hans Georg Gadamer’in (ö. 2002), John Rawls’ın (ö. 2002), Robert Nozick’in (ö. 2002), Donald Davidson’un (ö. 2003), Jacques Derrida’nın (ö. 2004), Peter Strawson’un (ö. 2006), Jean Baudrillard’ın (ö. 2007) ve Richard Rorty’nin (ö. 2007) isimlerini
    saymak yeterli olabilir.

    20 . yüzyılı bütün çağlardan çok daha uzun bir çağ haline getiren şey, yalnızca filozofların ve filozofları bir araya getiren okulların sayısı değildir. Fakat esas, felsefenin hiçbir zaman boşlukta gelişmediği dikkate alınacak olursa, bu filozofların düşüncelerine vücut veren sosyal ve politik koşulların farklılığı, çeşitliliği ve yoğunluğudur. 20. yüzyıl büyük dünya savaşlarıyla, komünist, faşist ve totaliter devletlerin doğuşu ve yıkılışıylarıyla, sayılamayacak kadar çok bölgesel savaşla, nükleer silahlara ek olarak başkaca kitle imha silahlarının icadıyla, soykırımlarla, sömürgeciliğe karşı verilen kurtuluş savaşlarıyla, küreselleşmeyle, teknolojinin olağanüstü büyük gelişimiyle ve nihayet büyük kitlelerin kentlerde gerçekleştirdiği eşi benzeri görülmemiş istilayla karakterize olur. Bu bağlamda, hızlı bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin 20. yüzyılda daha önce tahayyül edilmesi dahi mümkün olmayan politik felaket ve alabildiğine dramatik olaylarla birleşmesi, hemen herkes tarafından kabul edilen bir olgudur.

    20 . yüzyıl felsefesi, bütün bunların dışında, yine tasnifi ve ana akımları ortaya çıkarmayı zorlaştıracak şekilde, klasik felsefelerin veya felsefenin klasik dallarının dışında kalan yeni felsefelerin zuhuruyla oluşur. Buna göre, matematiksel mantığın, meta-etiğin, dil felsefesinin, psikoloji felsefesinin, toplumsal cinsiyet felsefesinin, çevre felsefesinin ve hatta bilim felsefesinin hemen hemen tamamen 20. yüzyıl felsefeleri olduğu söylenebilir. İşte bu durum, 20. yüzyıl felsefesinin mutlak bir uzmanlaşmayla karakterize olduğu anlamına gelir. Son büyük felsefe sistemlerinin 19. yüzyılda kaldığı dikkate alınırsa, 20. yüzyılda filozofların, sistem inşa etme gayreti içine girmekten ziyade, felsefenin münferit alanlarında özgün ve eleştirel düşünceler geliştirdikleri ve felsefeyi, söz konusu uzmanlaşma eğilimlerine paralel olarak, birtakım “dönüş”lerle ifade ettikleri söylenebilir. Sözgelimi bu bağlamda yüzyılın en etkili “dönüş” hareketi olarak “dile dönüş”ten söz etmekte fayda olabilir. Gerçekten de 20. yüzyılda Heidegger’den Gadamer’e, Austin’den Wittgenstein’a, LéviStrauss’tan Ricæur ve Derrida’ya pek çok filozof, analitik felsefeden hermeneutik ve gündelik dil felsefesine, yapısalcılıktan postmodernizme pek çok akım dile başvurmuş, dili temel almış, söylemi ve dilsel temsili bilgi ve hakikat arayışında felsefenin ulaşabileceği en yüksek nokta diye tanımlamıştır. Yine, hemen bütün bu filozof ve akımlara göre, dilin dışında hiçbir olgu, belli bir dil kalıbına giren veya münferit bir dilsel tasvirde ifade edilen dışında hiçbir gerçeklik yoktur. Dile dönüş hareketinin doruk noktasını temsil eden Wittgenstein’a göre, dünyayı ve hayatı anlamak için neyin geçerli ve anlamlı olduğuyla ilgili ölçütlere sahip bulunan dil oyunları veya kültürel yaşam biçimleri çokluğunun varoluşunu kabul etmek zorunluluğu bulunmaktadır.

    read more

Konular

Online Kullanıcılar