• Kurucu

    On dokuzuncu yüzyılın başlarında felsefeye egemen olan ilk büyük akım, Alman idealizmi oldu. Fichte, Schelling ve Hegel tarafından temsil edilen Alman idealizmi doğrudan doğruya Kant’tan çıkmaktaydı. Felsefesinde inanç öğesine de yer veren Kant’a göre, koşulsuz buyruğa veya ahlak yasasına duyulan inanç, bizi agnostisizmden, materyalizm ve determinizmden kurtarır. Hatta Kant bu noktada kalmayıp, bizim nihai gerçekliği bilebilmemizi sağlayan şeyin, ahlak yasasına beslediğimiz inanç olduğunu savunur. Gerçekten de onun gözünde ahlak yasası olmasaydı eğer, özgürlük ve ideal düzen hakkında hiçbir bilgimiz olmayacaktı. Kant, ahlak yasasının, ahlaki hakikatlerin insanı özgür kıldığını söylemişti.

    Kant’ın felsefesinin bu yönü, felsefede ondan sonra başlayan yeni bir dönemin en büyük yol göstericisi olmuştur. Gerçekten de kafayla yürek arasındaki karşıtlığa Kant’ın getirdiği bu çözüm ve söz konusu çözümün ifade ettiği idealist bakış açısı, ondan sonraki Alman felsefesinde alabildiğine popüler haline gelirken, Fichte, Schelling ve Hegel gibi filozofların en önemli çıkış noktasını oluşturmuştur. Söz konusu idealist filozoflar, felsefi düşünümleri veya spekülasyonlarına çıkış noktası olarak akılla anlaşılabilir dünyayı, ahlak yasasının kendisine işaret ettiği özgürlüğü alırlar. Hakikaten var olan, gerçek olan dünya ideal ya da duyular üstü dünyadır, aklın ya da tinin dünyasıdır.

    Alman idealistleri, ikinci olarak felsefenin problemlerini çözme sürecinde, kendi kendisini belirleyen manevi faaliyeti temel ilke olarak kabul ederler. Onlar, bilgiyi ve deneyimi olduğu kadar, doğayı ve tarihi de söz konusu tinsel faaliyet yoluyla açıklarlar. Alman idealistlerine göre ideal ilke, teorik akıl ile pratik aklı birleştirip kategorileri düzenleyerek bilgimize birlik kazandırır; ama çok daha önemlisi o esas, kendini belirleme veya tanıma yoluyla mekanizm ile teoloji arasındaki karşıtlığın üstesinden gelme imkânı sağlar. Gerçekliği şu halde ancak ve ancak kendi kendisini belirleyen aklın ışığında, organik ve evrimsel bir süreç olarak yorumladığımız takdirde anlayabileceğimizi öne süren Alman idealizmine göre felsefe, bu yüzden her şeyi açıklayabilmeye muktedir olan mutlak bir bilim olmak durumundadır. Olgulara ilişkin ampirik bilgi gerçek bilgi değildir; doğayı ve tarihi konu alan ampirik bilimler de bilim olamaz. Bilmek gerçekliğin aktif, canlı, sentetik ve tinsel akışını bilmekse eğer, kendisini mekânsal-zamansal ve nedensel diziler içindeki fenomenlerle sınırlayan bir yöntem ve bilgi, gerçek anlamda bilgi olamaz. Fichte, Schelling ve Hegel işte bu konuda da tam bir uyuşma içindedir. Onlar gerçekliği bir evrim süreci olarak değerlendirirler. Farklılık gösterdikleri tek nokta, bir evrim süreci olarak yorumladıkları bu gerçekliğin bilgisine ulaşmak için önerdikleri yöntemdir.


Benzer Konular