Interpersonal synchrony (kişilerarası eşzamanlılık/senkronizasyon), iki veya daha fazla kişinin etkileşim sırasında davranışlarının, hareketlerinin, konuşma ritimlerinin, duygusal tepkilerinin ya da fizyolojik süreçlerinin zaman içinde birbirine uyum göstermesi olarak tanımlanır. İnsanlar sohbet ederken benzer beden hareketleri sergileyebilir, konuşma hızlarını ve ses tonlarını birbirlerine göre ayarlayabilir, aynı anda gülümseyebilir veya jest ve mimiklerini farkında olmadan eşleştirebilirler. Bu senkronizasyon çoğunlukla bilinçli bir taklitten ziyade sosyal etkileşim sırasında kendiliğinden ortaya çıkan dinamik bir uyum sürecidir. Psikoloji, örgütsel davranış ve sosyal nörobilim çalışmalarında interpersonal synchrony; sosyal bağ, güven, empati, iş birliği, kişilerarası yakınlık ve grup aidiyeti ile ilişkilendirilmektedir. Özellikle ekipler ve örgütler açısından bakıldığında, çalışanların birbirlerinin iletişim ve davranış ritimlerine uyum sağlaması koordinasyonu kolaylaştırabilir ve ortak hareket etme hissini güçlendirebilir. Bununla birlikte yüksek düzeyde senkronizasyon her zaman olumlu sonuç vermeyebilir; aşırı uyum, bireysel farklılıkların geri plana itilmesi veya grup içinde eleştirel düşünmenin azalması gibi sonuçlarla da ilişkilendirilebilir. Bu nedenle interpersonal synchrony, bireyler arasındaki mikro düzeydeki etkileşimlerin güven, koordinasyon ve kolektif davranış gibi daha geniş örgütsel sonuçlara nasıl dönüştüğünü açıklamak açısından oldukça kullanışlı bir kavramdır.
İleti
-
Interpersonal Synchrony (Kişilerarası Eşzamanlılık/Senkronizasyon) -
Aşkın Gizemli Adı: Mihriban’ın Hikâyesi@phi Tamam.
-
Bugüne Bir Söz"Biz bulut atlasıyız; aynı gökyüzünün altında, birbirine kenetlenmiş tek bir hikayeyiz."
-
Aşkın Gizemli Adı: Mihriban’ın Hikâyesi@phi emekçi bir insanım, emeğe saygım var ondan fark etti

-
Aşkın Gizemli Adı: Mihriban’ın Hikâyesi@phi bu söz de türkünün geliştirilmiş versiyonu mu
sen mi yazdın :)) -
Türk Mitolojisinde İyelerİyeler, Türk mitolojisi ve geleneksel Türk inançlarında belirli bir yerin, doğa unsurunun, nesnenin ya da varlığın koruyucu/sahip ruhları olarak düşünülen varlıklardır.
“İye” sözcüğü kabaca sahip, koruyucu ruh, hâmi anlamlarına gelir. Ancak iyeleri doğrudan “tanrı” olarak düşünmek doğru değildir. Daha çok doğadaki belirli alanlarla ilişkili ruhani varlıklar olarak tasavvur edilirler.
Örneğin gelenek ve bölgelere göre adlandırmalar değişmekle birlikte yer, su, dağ, orman, ateş ve ev/ocak gibi alanların bir “iyesi” bulunduğuna ilişkin inanışlarla karşılaşılır. Bunların temel düşüncesi, insanın çevresindeki doğanın cansız ve bütünüyle kendisine ait olmadığıdır; doğanın da kendine özgü bir düzeni ve manevi sahipleri vardır.Bu nedenle eski Türk topluluklarında su kaynaklarını kirletmemek, ateşe saygısızlık etmemek, bazı ağaçlara zarar vermemek veya kutsal kabul edilen yerlere belli bir saygıyla yaklaşmak gibi davranışlar yalnızca pratik kurallar değil, kutsal düzenle ilişkili tutumlar olarak da görülebiliyordu. Özellikle Yer-Su kavramı önemlidir. Eski Türk inançlarında yerler, sular ve bunlarla bağlantılı kutsal varlıklar/ruhlar önemli bir yere sahiptir. İye kavramıyla Yer-Su anlayışı birbirine yakın olsa da bunları her kaynakta tamamen aynı kavramlar gibi değerlendirmemek gerekir.
İyelerin bir başka ilginç tarafı da onların her zaman modern anlamda “iyi ruh” şeklinde düşünülmemesidir. Korudukları alana saygılı davranıldığında yardımcı veya koruyucu; kurallar ihlal edildiğinde ise zarar verici ya da cezalandırıcı özellikler gösterebildiklerine ilişkin anlatılar vardır.
Su İyesi: Göl, nehir ve pınarların koruyucu ruhudur.
Orman İyesi: Ormanları, ağaçları ve hayvanları korur.
Dağ İyesi: Dağların ve yüksek yerlerin koruyucu ruhudur.
Ateş İyesi: Ateşi ve ocağı korur; ateşe saygısızlık edilmemesi gerektiğine inanılır.
Ev İyesi: Evi ve aileyi koruyan ruhtur.Genel inanışta iyelere ve korudukları alanlara saygılı davranılırsa insanları korudukları, saygısızlık edilirse zarar verebildikleri düşünülür.
-
Ibn SinaTam adı Ebû Ali el-Hüseyin bin Abdullah bin Sînâ'dır. Kaynaklarda doğum tarihi konusunda küçük farklılıklar bulunmakla birlikte genel olarak 980 civarında Buhara yakınlarındaki Afşana'da doğduğu, 1037'de Hemedan'da öldüğü kabul edilir. Çok genç yaşta döneminin temel bilimlerini öğrenmiş; tıp, mantık ve felsefede ün kazanmıştır. İbn Sînâ, yalnızca bir hekim değil; felsefe, mantık, psikoloji, metafizik, astronomi ve doğa bilimleriyle ilgilenmiş, Orta Çağ'ın en etkili düşünürlerinden biridir. Batı dünyasında Avicenna adıyla tanınır. Özellikle tıp ve felsefe alanındaki eserleri hem İslam dünyasında hem de Avrupa'da yüzyıllarca etkili olmuştur.
Başlıca eserleri:
- El-Kânûn fi't-Tıbb (Tıbbın Kanunu)
İbn Sînâ'nın en ünlü tıp eseridir. Beş ana kitaptan oluşan kapsamlı bir tıp ansiklopedisidir. Genel tıp ilkeleri, hastalıkların nedenleri ve belirtileri, koruyucu hekimlik, ilaçlar, organlara özgü hastalıklar ve tedaviler gibi konuları sistematik biçimde ele alır. İkinci kitapta yüzlerce tıbbi madde incelenirken beşinci kitap bileşik ilaç reçetelerine ayrılmıştır.
Eserin önemi yalnızca İslam tıp tarihinde değildir. Latinceye çevrilen Canon, Avrupa üniversitelerinde yüzyıllarca tıp eğitiminde kullanılmıştır; Stanford Encyclopedia, Latince çevirisinin Avrupa'daki tıp eğitiminde 17. yüzyıla kadar temel bir rol oynadığını belirtmektedir.
- Kitâbü'ş-Şifâ (Şifa Kitabı)
Adı biraz yanıltıcıdır: Bu bir tıp kitabı değildir. Buradaki "şifa", insanın cehaletten/bilgisizlikten kurtulması anlamında düşünülebilir. İbn Sînâ'nın en büyük felsefi ve bilimsel çalışmalarından biridir.
Eserde mantık, doğa bilimleri, matematik ve metafizik sistematik biçimde ele alınır. Dolayısıyla günümüzdeki anlamıyla büyük bir bilim ve felsefe ansiklopedisine benzetilebilir.
-
Kitâbü'n-Necât (Kurtuluş Kitabı)
İbn Sînâ'nın felsefi sisteminin daha özlü biçimde sunulduğu çalışmalarındandır. Mantık, doğa felsefesi, psikoloji ve metafizik gibi alanları kapsar. Stanford Encyclopedia, Şifâ, Necât ve İşârât ve't-Tenbîhâtı İbn Sînâ'nın kapsamlı felsefi dünya görüşünü ortaya koyan başlıca eserleri arasında gösterir. -
El-İşârât ve't-Tenbîhât (İşaretler ve Tembihler)
İbn Sînâ'nın olgunluk döneminin en önemli felsefi eserlerinden biridir. Mantıkla başlayıp fizik, metafizik ve insanın rasyonel ruhuna ilişkin meseleleri ele alır. Daha yoğun ve zor bir üsluba sahip olduğu için sonraki yüzyıllarda üzerine çok sayıda şerh yazılmıştır. -
Hayy bin Yakzân
Daha sembolik ve alegorik nitelikte bir çalışmadır. İbn Sînâ burada özellikle insan ruhu, akıl ve bilgiye ulaşma gibi meseleleri edebî-felsefi bir anlatımla işler. Ayrıca Risâletü't-Tayr (Kuş Risalesi) gibi başka alegorik eserleri de bulunmaktadır.
- El-Kânûn fi't-Tıbb (Tıbbın Kanunu)
-
Aşkın Gizemli Adı: Mihriban’ın HikâyesiTüm Mihribanlara selamlar.
-
Güne Bir Şiir BırakÇOK GÜZEL ŞEY
Yaşamak güzel şey doğrusu
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele tertemizse gönlün
Hele kar gibiyse alnın
Yani kendinden korkmuyorsan
Kimseden korkmuyorsan dünyada
Dostuna güveniyorsan
İyi günler bekliyorsan hele
İyi günlere inanıyorsan
Üstelik hava da güzelse
Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu.Melih Cevdet Anday.
-
Falkland Yasası Nedir?Falkland Yasası, genellikle bir karar vermek zorunda değilseniz, karar vermeyin düşüncesiyle ifade edilen popüler bir karar verme ilkesidir. Bu yaklaşıma göre insanlar bazen henüz yeterli bilgiye sahip değilken, koşullar netleşmemişken veya ortada acil bir gereklilik yokken kendilerini hemen seçim yapmak zorunda hissederler; oysa bazı durumlarda beklemek, yeni bilgilerin ortaya çıkmasına izin vermek ve gereksiz kararlar almamak daha sağlıklı olabilir. Falkland Yasası özellikle kararsızlık, iş hayatı, ilişkiler, finansal tercihler ve önemli yaşam kararlarında aceleci davranmamanın önemini vurgular. Bununla birlikte beklemek, sürekli erteleme anlamına gelmez; kararın geciktirilmesinin bir fırsat kaybına veya daha büyük bir probleme yol açacağı durumlarda harekete geçmek gerekir. Temel mesajı kısaca karar vermek gerçekten gerekli değilse kendini karar vermeye zorlama; bazen en doğru karar, koşullar netleşene kadar karar vermemektir şeklinde de özetlenebilir. Kidlin, Gilbert ve Wilson yasalarında olduğu gibi bu da bilimsel anlamda kanıtlanmış bir yasa değil, popüler bir düşünme ve karar verme ilkesidir.
-
Gilbert Yasası Nedir?Gilbert Yasası, Bir işi üstlendiğinizde, o işi en iyi şekilde tamamlamanın yolunu bulmak da sizin sorumluluğunuzdadır düşüncesine dayanır. Bu yaklaşıma göre bir görev verildiğinde yalnızca ne yapılacağının ayrıntılı biçimde söylenmesini beklemek yerine, gerekli bilgiyi araştırmak, doğru yöntemi belirlemek, karşılaşılan sorunlara çözüm üretmek ve işi sonuca ulaştırmak kişinin sorumluluğunun bir parçasıdır. Gilbert Yasası özellikle iş hayatında sorumluluk alma, inisiyatif kullanma, bağımsız hareket etme ve problem çözme anlayışını öne çıkarır. Temel mesajı, başarılı olmak için her adımda birilerinden yönlendirme beklemek yerine Bu işi nasıl başarabilirim? sorusunun cevabını kişinin kendisinin araması gerektiğidir. Ancak Kidlin Yasası gibi Gilbert Yasası da bilimsel anlamda kanıtlanmış bir yasa değil, daha çok iş ve kişisel gelişim alanında kullanılan popüler bir düşünce ilkesidir.
-
Kidlin Yasası Nedir?Kidlin Yasası, Bir problemi açık ve net bir şekilde yazabiliyorsanız, o problemi yarı yarıya çözmüşsünüz demektir düşüncesine dayanır. Bu yaklaşıma göre bir sorun yalnızca zihnimizde kaldığında olduğundan daha karmaşık, büyük ve belirsiz görünebilir; ancak onu yazıya döktüğümüzde neyin gerçekten sorun olduğunu, neden kaynaklandığını ve hangi kısmının bizim kontrolümüzde olduğunu daha kolay fark ederiz. Böylece düşüncelerimiz netleşir, gereksiz ayrıntılar elenir ve çözüm seçenekleri daha görünür hale gelir. Kidlin Yasası özellikle karar verme, sorun çözme, kaygı yaratan durumları anlamlandırma ve hedef belirleme süreçlerinde kullanılabilir. Buradaki “yarı yarıya çözmek” gerçek bir matematiksel oran değildir; asıl anlatılmak istenen, bir sorunu çözmenin en önemli adımlarından birinin onu doğru ve açık biçimde tanımlamak olduğudur.
-
Namus ve Şeref Sadece Erkeğe mi ÖzgüYine okuduğunu anlayamadığın gibi kendi yazdığını da anlayamamışsın bu daha da vahim... Ve ne yazık ki 2 kez değil 200 kez de okusan anlayamayacaksın belli ki... Demek ki yalnızca azot döngüsüyüm diyorsun... Sonuçta 8 zeka seviyesi var o kısmı anlayış gösterebilirim de sen ek olarak hadsizsin benim için problem zekasız olmanda değil aslında.
Aşağılık kompleksinin belirtisinin sinirlenip senin tabirinle küfür etmek olduğunu sanman bile yaptığım tespiti çürütmekten çok neden yaptığımı açıklıyor aslında.
Sana dair olan ifadelerim küfürden ziyade durum tespitiydi, öyle düşün... Ve silkelenip bir an önce kendine gelmeni diliyorum.
Dediğin gibi İyi ki var senin için o klavye... Zira insanların gözlerinin içine bakarak söyleyemeyeceğin şeyleri başka nasıl dile getirebilirdin? Benim derdim haklı olmak olmamak değil, genelleme yaparak şuursuzca kurduğun cümlelerdi bunu da son kez belirtiyorum. -
Aktif ve Pasif Kelime Hazinesi Nedir?Güzel konu, tebrik ederim.
-
Namus ve Şeref Sadece Erkeğe mi Özgü@Yapma-Kafa Bence sende sağlam aşağılık kompleksi var sürekli belden aşağı yazarak insanlara geri adım attırabileceğini zannediyorsun. Yazdıklarımın hiçbiri hakaret değil ki hepsi gerçek. Sen bu'sun, bu kadarcıksın... Ne güzel iyi alışmışsın bu klavye delikanlılığına kolay değil mi oradan öyle istediğine istediğini yazmak, sağa sola salça olmak, belden aşağı genelleme yaparak insanları töhmet altında bırakmak? Diyorum ya karşımda olsan o olmayan beynini o ifade ettiğin balon gibi patlatmıştım senin. Anladığın yaklaşım bu çünkü. Ez cümle: A-kıl-lı o-la-cak-sın se-nin o yi-ne ol-ma-yan ak-lı-nı a-lı-rım. Okuduğunu anla diye heceledim. Şİmdi sesini kes, daha fazla uzatma.
-
Namus ve Şeref Sadece Erkeğe mi Özgü@Yapma-Kafa Koskoca paragraftan bunu çıkarmış olman senin seviyesizliğini ve zekasızlığını gösterir. Bu arada bana bu şekilde kişisel saldırarak konuyu saptıramazsın ezik spor

-
Namus ve Şeref Sadece Erkeğe mi Özgü -
Namus ve Şeref Sadece Erkeğe mi Özgü@Yapma-Kafa Bu tür pazarlıklara oldukça hakimsin pazarlamacısın galiba bu süreçlerde şeref yoksunu!
-
Namus ve Şeref Sadece Erkeğe mi Özgü@Yapma-Kafa Senin ciddi ciddi Dunning Kruger Sendromu ya da idrak yollari enfeksiyonu gecirdigini düsünüyorum zira katkilarimdan dolayi bana tesekkür edip yazdigim anlasilir, somut onlarca cümleden hicbir sey anlamamis olmanin baska türlü bir izahi olamaz.
Ben kadin erkek ayrimi yapmadan, subjektif ifadelerinin sanki objektifmis gibi bizlere empoze etmeye calismana istinaden geri bildirimlerde bulundum dolayısıyla burada bir delil sunmasi gereken kisi var ise bu kisi ben degilim sensin. Bu arada kurtulus savasinda %95 erkek %5 kadin istatistigine dair sunacagin delili pardon kaynagi ayrica rica ediyorum.
Ayrica sen o kaynaga bakarken ben sana kronolojik olarak birkaç örnek vereceğim. Nene Hatun, Fatma Seher Erden (Kara Fatma), Gördesli Makbule, Nezahat Onbaşı, Halime Çavuş, Çete Emir Ayşe, Adile Onbaşı ve niceleri... Bu isimleri arastir, oku ve özellikle okuduğunu anla, bu dünyaya salt azot döngüsüne katkida bulunmak icin gelmedin senin de katma degerin olsun.
Yasam döngüsünde her canlinin birbirine benzer oldugu gibi birbirinden farkli misyonlari da bulunmaktadir. Bu birbirinden daha üstün oldugu anlamina gelmez. Tıpkı savaşlarda olduğu gibi... Kadınların savaşlardaki sayısal oranı erkeklerden çok daha düşük olabilir; ancak buradan kadınların savaşmadığı sonucu çıkmaz. Türk tarihinde kadınlar yalnızca cephe gerisinde değil, silahlı çatışmada, milis birliklerinde, istihbaratta, yaralı tahliyesinde ve cephane sevkiyatında da görev almış; yaralanmış, şehit olmuşlardır. Genelleme yapman tüm şehitlere haksızlık.Şimdi diğer deyişle senin anlayacağın dilden yazayım tarihini bilmeyen, iki lafı bir araya getiremeyen, tam bir kadın ve insan düşmanı yavşağın tekisin. Bu yavşaklığa son verirsen diğer konuya da geçebiliriz.
-
Namus ve Şeref Sadece Erkeğe mi ÖzgüBu yazıyı okuduğumda gerçekten rahatsız oldum. Seni bulup, yüzüne tüküresim, ağzını burnunu dağıtasım geldi. Sadece kadın olarak değil insan olarak. Çünkü erkeklerin savaşlarda nasıl kullanıldığı gibi son derece ciddi ve tartışılması gereken bir konuyu alıp, dönüp dolaşıp bütün meselenin sorumluluğunu kadınlara yüklemek bana göre açıkça cinsiyetçi iğrenç bir bakış açısı.
Bak aklı evvel varlık evet, tarih boyunca özellikle yoksul erkekler “vatan, millet, şeref, namus” gibi kavramlarla savaşmaya ve ölmeye gönderildi. Bunun sorgulanması gerektiğini ben de düşünüyorum. Hatta bunun çok ciddi bir sınıfsal tarafı olduğuna da inanıyorum. Ama buradan “bütün bunların kazananı kadınlardır” sonucuna nasıl geliyoruz? Bu akıl tutulmasını anlamlandıramıyorum.
Savaşları kadınlar mı çıkardı? Orduları kadınlar mı yönetti? Zorunlu askerlik kararlarını kadınlar mı aldı? Ülkelerin sınırlarını, paylaşılacak toprakları ve ekonomik çıkarları kadınlar mı belirledi?
Tarih boyunca siyasi, ekonomik ve askerî gücü elinde bulunduranların ezici çoğunluğu erkeklerdi. Dolayısıyla yoksul erkeklerin savaşlarda ölmesinin sorumluluğunu kadınlara yüklemek, asıl güç ve iktidar ilişkilerini görmezden gelmek demektir. Üstelik savaşlarda yalnızca erkekler acı çekmedi. Kadınlar öldürüldü, tecavüze uğradı, köleleştirildi, çocuklarını ve ailelerini kaybetti, evlerinden ve ülkelerinden sürüldü. Bosna'da sistematik tecavüzlere uğrayan kadınları, Ruanda'daki kitlesel cinsel şiddeti, II. Dünya Savaşı'ndaki “comfort women” gerçeğini ya da IŞİD'in kaçırıp köleleştirdiği Ezidi kadınları nereye koyacağız?
Bütün bunlardan sonra “kadın için kimin kazandığının önemi yoktur, kazanan erkekle yoluna devam eder” demek bana göre sadece gerçek dışı değil, aynı zamanda kadınları kişiliği, duyguları, bağlılıkları ve yaşadığı acılar olmayan varlıklarmış gibi görmek demektir. Bir de kadınların tarih boyunca “pastadan daha fazla pay aldığı” iddiası var ki Pardon da hangi tarih bu? Kadınların oy kullanamadığı, eğitim hakkının sınırlandırıldığı, ekonomik bağımsızlığının olmadığı, mülkiyet ve miras haklarının kısıtlandığı dönemlerden mi bahsediyoruz? Yoksa bugün hâlâ dünyanın birçok yerinde çocuk yaşta evlendirilen, şiddete uğrayan, tecavüz edilen ve sadece kadın olduğu için öldürülen kadınlardan mı? Kadınların bugün sahip olduğu birçok hakkın “pozitif ayrımcılık” diye küçümsenmesinden önce, o hakları elde edebilmek için neden yüzlerce yıl mücadele etmek zorunda kaldıklarını da düşünmek gerekiyor.
Erkeklerin de toplumsal düzen nedeniyle yaşadığı çok ciddi sorunlar var. Erkeklerden sürekli güçlü olmalarının beklenmesi, savaşlarda öncelikle onların cepheye gönderilmesi, “erkek adam korkmaz, ağlamaz, kaçmaz” gibi söylemlerle üzerlerine yük bindirilmesi elbette eleştirilmeli. Bunların konuşulmasını da son derece gerekli buluyorum. Ama erkeklerin yaşadığı haksızlıkların sorumlusu kadınlar değil bunun idrakine davet ediyorum. Yoksul bir erkeğin başkalarının çıkarları uğruna cephede ölmesi de haksızlıktır; bir kadının savaşın ortasında tecavüze uğraması da. Birinin acısını anlatabilmek için diğerini suçlamaya gerek yok! Bu yüzden bu metni bir “erkek hakları eleştirisi” olarak değil, kadınlara yönelik öfkenin erkeklerin gerçek sorunları üzerinden meşrulaştırılmaya çalışıldığı seksist bir metin olarak görüyorum. Ve açıkçası kınıyorum.
Kadınları erkeklerin ölümünden çıkar sağlayan, fırsat kollayan ve “kim kazanırsa onunla devam eden” varlıklar gibi göstermek ne tarihsel gerçeklerle örtüşüyor ne de insani bir bakış açısıyla. Erkeklerin sorunlarını elbette konuşalım. Savaşları, zorunlu askerliği, sınıfsal adaletsizliği, erkeklerin üzerine yüklenen diğer kavramları.
Ama bunu kadınları düşman ilan ederek yapmak hiç adil değil. Çünkü erkeklerin yaşadığı haksızlıkları anlatmanın yolu kadınların tarih boyunca yaşadığı haksızlıkları yok saymak değildir.
@phi motosikletinden fırsat bulursan bir ara el at olur mu böyle saçma sapan ayrımcı iletilere, böyle hilkat garibesi tiplerin yorumlarına müdahale etmen gerekir diye düşünüyorum.