İçeriğe atla

World

Topics from outside of this forum. Views and opinions represented here may not reflect those of this forum and its members.

A world of content at your fingertips…

Think of this as your global discovery feed. It brings together interesting discussions from across the web and other communities, all in one place.

While you can browse what's trending now, the best way to use this feed is to make it your own. By creating an account, you can follow specific creators and topics to filter out the noise and see only what matters to you.

Ready to dive in? Create an account to start following others, get notified when people reply to you, and save your favorite finds.

Kayıt Ol Giriş
  • P

    yaş 35 hala bekarım, evlenmek isteyip istememek konusunda tereddütlerim var, evet garip gelecek ama gözlerimde felce benzer bir rahatsızlığım var, başkasına zararım yok ama beni üzüyor, gözlerimden rahatsızlandığımda hayattan soğumak bir yana işlerimi bile yapmakta zorlanıyorum tek yapmam gereken bu sırada yatmak ve dinlenmek oluyor, ben böyle evlilik konusunda kendime hastalandığımda ulan sakın bir daha evlenmeyi aklında geçirmeyeceksin annene babana söyle vazgeçtiğini diye yeminler versem de iyi fırsat görünce de lanet olası benliğim /nefsime kapılıyorum ve değerlendirmek istiyorum Yine böyle geçen markette bir kız gördüm tattırımda, iyi güzel beğendim, ulan kendimle savaşmaya başladım, yine mi nefsine yenik düşüyorsun oğlum ya... neyse annemi de götürdüm sunumunu yaptığı ürünü tattık ve aldık ama konuşamadım, sonra annemi gönderdim anne git konuş peki dedi o da , gitti ulan yaşı 21 yaş çıkmasın mı dünyam başıma yıkıldı ama bir yandan da sevindim hani o hastalığımda verdiğim söz vardı ya dedim kendime... neyse o kız aklıma gelince hala üzülüyorum çok beğenmiştim, kader ya nasip kısmet diyorum...

    Evde dolaşırken bazen annemin babamın olması beni sevindiriyor ve bir gün tek başıma öleceğim aklıma geliyor, geçenlerde babama tek başıma ölecem dedim, o da deden de tek başına öldü dedi yahu dedim o babannem varken tek başına değildi babannem den sonra da siz çocukları gelip gittiniz dedim, gerçi benim de 4 tane yeğenim var ama yine de sonuçta yeğen nolcakki, ama yine de dedeme durumumu babamın benzetmesi hoşuma gitti ne yalan söylüyüm.


    @Prens-Ernak said: Eskinden ateistmiş, şimdi ateist olduğunu zannetmiyorum hocam. çok zor ihtimal bunları söyleyen biri ateist olamaz, hem de çoğu hocadan daha iyi biliyor ve daha iyi retöriği Kuran'da Darwin'i arıyorlar. Bence hepsi ateist bunların. Darwin'İ bulmaları da bilinçaltında neler düşündüklerini gösteriyor. Mesela neden Darwin? Neden İbn Sina değil?
  • Yapma KafaY

    Toplamda 21 milyon btc üretilebilir. Şu ana kadar 19.5 milyon üretildi ve kalan sadece 1.5 milyon.

    Ama her btc üretildiğinde bir diğerini bulmak zorlaşıyor. Örneğin yolun yarısını giden arabanın hızını da yarıya düşürmesi gibi. Yol azaldıkça süre kısalmıyor. Btc de aynı mantık.

    Bu sıralar artık btc üretmek için elektrik maliyeti çok yüksek. Gelecekte de bu maliyetin düşeceğini sanmıyorum.

    Yeni üretilen btcler çok pahalıya mal olduğu için btc endeksi bir süre daha yükselir ama bu durum eski yatırımcının işine yarar. Yani bir saadet zinciri oluşmuş durumda. Sen çalışıyorsun ancak maliyetine. Ama senin ürettiğin değer önceki alım yapanlara yarıyor. Çünkü onlar 5 bin dolardan almış üzerine ekliyor.

    Diğer bir durum;

    19.5 milyon btc nin 4 milyonu kayıp. Bunu kaybedenin geri dönüşü yok. Şifre unuttum seçeneği yok. Kayıpların çoğu ilk zamanlar laf olsun diye alıp da şifreyi unutanlar. Bir de ölüp gidenler var şifreyi kimse bilmiyor. Btc bir daha kullanımaz halde.

    Ve bu zaman geçtikçe daha da artacak. Şifre 12 haneli ve bir hata bir reset işi bitirir.

    En son btc 2140 yılında çıkacağı öngörülüyor ama o güne kadar yarısı kaybolur.

    Elon muskın parası olarak görülüyor ama elon yüzde 75 btc yi çoktan sattı bile.


    @tenten aga bu btc işinde çok dolap dönüyor. Devletlerin ve enerji şirketlerinin parmakları var. Bize tasarruf edin diye baskı yapmaya çalışmalarının sebebi şu; Bazı enerji santrallerinin dibinde o şirkete yada devlete ait bir de bitcoin fabrikası var. Fazla enerjiyi oraya yönlendirip btc üretiyorlar. Parasını da bize kayıp kaçak yada katsayı diye itekliyorlar. Çevrecilik masallarının ardında büyük bir rant dönüyor. Herifin teki dedi ya "bu işten büyük para kazanabiliriz" diye.
  • Yapma KafaY

    Var aslında, bir fark var.

    At yarışında atın koştuğunu görüyorsun, adamın ne yaptığını biliyorsun. 2 dakikada bitti mi bitti.

    Borsada 10 yıl tuttuğun hissenin ne yaptığını görmüyorsun. Patron ne halt yiyor, bilançoda ne saklıyor, bilmiyorsun. 10 yıl sonra bir bakıyorsun at ölmüş, sen hala koşacak sanıyorsun.

    At yarışında en azından haftada bir heyecan var. Borsada 10 yıl bekleyip heyecanın sonunda eline sıfır kalıyor.

    Bir de şöyle: At yarışında kaybettiğini anında anlıyorsun, üzülüp evine gidiyorsun. Borsada 10 yıl kendini kandırıyorsun: "Uzun vadeciyim ben, yatırımcıyım" diye. Aynı kumar, ama birinde adın kumarbaz, diğerinde yatırımcı. İkisi de aynı boku yiyor, biri havalı söylüyor.

    O yüzden mantık aynı. Haftada bir at yarışı oynayan adam en azından kendine dürüst. 10 yıl hisse tutup "yatırım yapıyorum" diyen adam kendini kandırıyor.

    İstatistiklere göre borsada yüzde 82 kazanamıyor. Yani borsada kazanma oranı kumarda kazanma oranı ile aynı.


    Fırsat eşitliği olmadığı sürece borsa daha kötü kumar haline geliyor. @tenten in dediği gibi. Son zamandaki fatma betül borsa manipulasyon olayı bunun göstergesi Katılım evim batmış devlet biliyor, şirketin yönetim kurulu biliyor ve gizliyor ama halk bilmiyor yatırım hayali ile para ödemeye devam ediyor. Sonunda fatura vatandaşa kesiliyor. Baş efendi dedi ki "ucu kime dokunursa dokunsun...bla bla" İki gün sonra sonuç ne oldu?
  • Yapma KafaY

    GSM operatörü dediğimiz şey zaten 100 yıllık santral mantığı.

    Eskiden kızlar fiş takıyordu, şimdi bilgisayar takıyor. Adı değişti, mantık aynı: Bütün aramalar bir merkeze gidiyor, merkez izin verirse bağlanıyor.

    O merkezi kapatırsan her şey biter. O yüzden devlet operatörü seviyor, bir düğme.

    Ama dediğim gibi yapay zeka telefonda olunca santrale gerek kalmıyor.

    Nasıl?

    • Benim telefonum senin telefonunu direkt buluyor, uydudan, AI çeviriyor, bağlıyor. Arada Turkcell vodafone diye bir şirket yok.

    • Numara yok, AI sesinden tanıyor. "Ahmet'i ara" diyorsun, buluyor.

    • Kayıtlar da merkezde değil, herkesin telefonunda şifreli duruyor. Kapatacak merkez yok.

    Buna mesh + AI diyorlar. Zaten oluyor. WhatsApp araması bile operatörü bypass ediyor, sadece internet kullanıyor. Starlink + AI olunca interneti de operatörden almıyorsun.

    O zaman devlet neyi kapatacak? 100 milyon telefonu mu toplayacak?

    Operatörler bunu bildiği için şimdi kendileri AI'ye sarılıyor. Turkcell "AI operatör" diye reklam yapıyor ama aslında korkudan. Çünkü 5 yıl sonra senin telefondaki AI, onların santralinden daha iyi santral olacak.

    Küresel GSM son hali bu:

    • eSIM = şirketi bypass
    • Starlink = ülkeyi bypass
    • Yapay Zeka Santral = operatörü tamamen bypass

    Kapatılamaz olmasının sebebi de o. Eskiden santral binadaydı, polis zoruyla işgal eder yağmalarsın yada kontrol altına alırsın biter. Şimdi santral her telefonda, 8 milyar yerde.

    O yüzden Airalo'yu kapatabildiler, Starlink'i kağıt üstünde yasakladılar ama telefondaki AI'yi yasaklayamazlar. Telefon senin cebinde.

    Bu aslında şu an bile mümkün ancak devletler zor bela erteletiyor. Starlinke yaptıkları gibi karşılıklı yaptırım uygularım diye tehdit ediyor.

    Ama Yapay Zeka operatör kurluduğunda tehdit edecek bir şey kalmıyor.


  • Yapma KafaY

    Yıllardır söyledik ama dinletemedik. Bize verilen yanıtlar hep şöyle oldu;

    Tatile de mi gitmeyek
    Arabamızı da mı yenilemeyek
    Dışarıdan da mı yemeyek
    Marka da mı kullanmayak
    Ot gibin mi yaşayak..

    Bu gidişle ot gibi yaşamaya hasret kalacaksınız.

    Ama yok yok. Chp liler şimdiden ara tatil planlarını yapmıştır çoktan. Ben kafamda önemsiyorum büyütüyorum kesin. 😅

    Kılıçdaroğlu yanlış yapıyor dediğimde masadan kalkıp giden kişi bunu okuyordur umarım.


    Son 2 ayda unutulanlar -Süleymancı cemaatine operasyon -İdris naim şahin -İb.Melih Gökçek soruşturması Ve daha küçükleri.. Halk tv ve chpnin hali içler acısı. Melih gökçeğin tv kanalına kayyum atayamayan akp halk tv ye kayyum atadı. Çünkü melih gökçekten çekiniyor ama yeni parti ve halk tv den çekinmiyor. İb. Melih kadar ağırlıkları yokmuş şu siyasette. Yazık yazık sırf muhalefet var desinler diye orada kalmanıza izin verilen bir figürsüniz demek ki.
  • Yapma KafaY

    2026 için tek bir sayı yok çünkü zorluk her 2 haftada bir artıyor ama şu anki ortalamalar:

    Global ortalama: 1 BTC = ∼850.000 kWh

    Bunu ev elektriğiyle karşılaştırırsan: Ortalama bir Türk evi ayda 230 kWh yakıyor. Yani 1 BTC = yaklaşık 310 yıl ev elektriği.

    Görüyormusunuz size suyu kapa elektriği kıs diye maval okuyanların asıl amacı neymiş.

    Hep söylüyorum yine söyleyeceğim. Su ve elektrik gibi temel yaşam ihtiyaçlarından tasarruf edilmez. Bunu sizden isteyenler kendileri köşeyi dönmek için istiyor.

    Ne kadar su ve elektrik tasarrufu o kadar btc demek. Bu da elon musk gibilerin ekmeğine yağ sürer. Sen ne kadar tasarruf edersen et faturana yansımaz.

    Şimdi gel de küresel ısınma sözüne inan...

    İnceldiği yerden kopsun .. batacaksa bu dünya elon mısk gibilerle birlikte batsın...


  • Yapma KafaY

    200 yıl önce de 2000 yıl önce de dünyaya yön veren insanların hiçbiri düzenli eğitim sisteminden yetişmemiştir.

    Okulsuz ama usta çırak eğitimi yada usta öğretici düzeni ile yetişmişti hepsi. Gerçek etkileşim ile görerek çevreyi inceleyerek şekillenen beyinler daha zeki oluyor.

    Okullar ne yapıyor?

    İtaat ettir oyala ve parasını al mantığı çalışıyor.

    Okul sisteminde kazanan devlet tüccar ve işveren oluyor.

    Bu yüzden diplomasızlar iş kuruyor diploması olanları kapısında bekletiyor. diplomasızlar yönetici oluyor.

    Yerleşik eğitim sisteminde çocuklar yeteneksiz ve boş bilgi deposu olarak yetişiyor. Daha doğrusu oyalanıyor.

    Bu durım en çok tüccarın işine yarıyor. Elinde diploma ile kapısında bekleyen binlerce kişiyi görmek onları mutlu ediyor. Çünkü ucuz işçilik demektir bu.

    Devlet ise okul sektöründen istihdam oluşturuyor vergi alıyor.


    @Sputnik evet doğru söylüyorsun. Eğitimden çok diğer konular beyin gelişimi için temel oluşturur. Yoksa ileri matematik bilmek IQ için çok da katkı sağlamıyor. Ulu Önder Atatürk ne demiş "sağlam kafa sağlam vücütta bulunur" Yani beden altyapısı olursa IQ artar eğitim ise işin makyajıdır.
  • Yapma KafaY

    Namuslu insanlar rezil olmaktan korkuyor ama namussuzlar korkmuyor

    Çünkü ikisinin kaybedecek şeyi aynı değil.

    Namuslu insanın bu hayatta biriktirdiği tek sermaye itibarıdır. Yıllarca "dürüst" kalmak için dişini sıkmıştır. Bir iftira, bir yanlış anlaşılma, bir rezillik o yılları bir gecede silebilir. O yüzden korkar. Koruyacak bir şeyi vardır.

    Namussuzun ise kaybedecek bir itibarı yoktur zaten. Rezil olmaktan neden korksun? Rezillik onun için normal. Hatta bazen reklam. "Rezil olduk" der, iki gün sonra kaldığı yerden devam eder, çünkü utanma kası yoktur.

    Sorun da tam burada başlıyor.

    Toplum rezilliği cezalandırmadığında, denklem tersine dönüyor:

    Namuslu olan susuyor, "aman adımız karışmasın" diye geri çekiliyor.

    Namussuz olan bağırıyor, çünkü ne kadar bağırırsa namuslunun o kadar korkacağını biliyor.

    O yüzden meydanlar hep ikinci gruba kalıyor.

    Eskiler buna çok güzel bir şey demiş: "Ar damarı çatlamak." Ar damarı bir kere çatladı mı, insan her şeyi yapar. Ama ar damarı sağlam olan, en ufak çatlakta bile acı çeker.

    Ar damarını çatlatan da toplumun tepkisizliği ve pısırıklığı.

    Ar damarı kendiliğinden çatlamaz. Toplum "çatlasın, sorun yok" dediğinde çatlar.

    Mekanizma çok basit:

    Biri ilk kez namussuzluk yapar, etrafına bakar. Herkes görür ama kimse ses çıkarmaz. "Aman bulaşmayayım, bana dokunmayan yılan..." der.

    Rezillik yapan şunu öğrenir: Rezil olmanın bir bedeli yokmuş.

    İkinciyi yapar, üçüncüyü yapar. Artık utanılacak bir şey kalmamıştır. Çünkü toplum ona utancı öğretmemiştir.

    Bizde tepkisizlik hep nezaket, olgunluk, "büyüklük bende kalsın" diye yutturuldu.

    Halbuki tepkisizlik korkaklıktır. Konforu bozulmasın diye susmaktır.

    Korkaklığı erdem diye yutturdular

    Ve bir zaman sonra namuslu insan sadece rezil olmaktan değil, yalnız kalmaktan korkmaya başlıyor. "Ben itiraz edersem herkes susacak, ben tek başıma rezil olacağım" diye düşünüyor. Ve o da susuyor.

    Sonra ortaya garip bir ülke çıkıyor: Herkes her şeyin farkında, herkes şikayetçi, ama herkes suskun.

    Yapay zeka gibi sorayım ben de;

    Sizin çevrenizde oldu mu böyle bir şey, yada böyle olan bir toplum tanıyormusunuz?


    Neden dünyanın en ahlaksız insanları bizde. Toplum ucuz balık yiyemesin diye palamut avını azaltma çağrısı yapan balıkçı derneği.. Toplum neden bu alçakları başkan yapar tepesine çıkarır ve ödüllendiriir? Halk ucuz sebze meyve yiyemesin diye çöpe döken komisyonculardan sonra balıkçılar da benzer bir yola başvuruyor. İstanbul’da Deniz Ürünleri Üreticileri Birliği, palamut bollaştı ve ucuzladı diye avlanmaya ara verilmesini istedi. Skandal talep, ucuza balık fırsatı yakalayan vatandaşın tepkisini çekti. https://www.turkiyegazetesi.com.tr/ekonomi/balikcilardan-garip-karar-palamut-bol-denize-cikmayin-1822552
  • Yapma KafaY

    Mezgit

    20-40 metre dipte, çamurda yatıyor. Tam deterjanın, ağır metalin çöktüğü yer. Kefal gibi lağım ağzında değil ama dipte biriken her şeyi topluyor.

    Karadeniz mezgiti özellikle sıkıntılı. Karadeniz kapalı, 6 ülkenin pisliği oraya akıyor, çıkışı yok. Marmara mezgiti daha da sıkıntılı, müsilajı ilk yiyen o.

    Mezgit yenecekse:

    • Küçük boy alma, 20cm üstü al. Küçük olan daha çok kıyıya yakın, daha kirli.

    • Karaciğerini sakın yeme. Eskiler ciğerini severdi ama tüm kimyasal karaciğerde birikiyor. Mezgitte en zehirli yer orası.

    • Kızartma değil ızgara yap, yağıyla bir kısmı akıyor.

    Hamsi/sardalye
    Küçük balık sezonluk yüzeyde yaşar. Fazla kir biriktirene kadar yaşamaz. Ama bu çevrede 0 kirli olan bulmak zor. En az kirli demek daha iyi.

    Orkinos

    Deniz orkinosu Uzun ömürlü balık ve besin zincirinin en tepesinde. Ton balığı konserve olarak da satılır. Bütün kirliliği içinde biriktirir.

    Tezgahtakiler çiftlik balığı ilaç yem boya kalıntıları olabilir ama deniz orkinosundan iyidir.

    Somon

    Somon ikiye ayrılıyor, ona göre değişir:

    1. Çiftlik somonu (tezgahtaki %99'u bu)
    Norveç, Şili çiftlik. Havuzda binlerce balık dip dibe.

    • Yem: Balık unu + soya + boya (eti pembe olsun diye astaksantin boyası katıyorlar, doğal pembe değil)
    • İlaç: Bit ilacı, antibiyotik. Bitlenince havuza ilaç döküyorlar, direk denize gidiyor.
    • Yağ: Çok yağlı olduğu için kirleticiler yağında birikiyor. O gres tabakası gibi.

    2. Vahşi somon (gerçek olan)
    Alaska sockeye. Hayatında çiftlik görmemiş, nehirde doğup okyanusa giden.

    • Tertemiz ama kilosu 4 katpahalı Türkiye'de yok gibi. Varsa da donuk ve sahte olma ihtimali yüksek.

    Bizdeki durum:
    Marketten aldığın Norveç somonu çiftlik. Haftada 1 porsiyondan fazla önermiyorlar Avrupa'da hamilelere. Erkeklerde sperm sayısını düşürdüğüyle ilgili bile yayın var.

    Palamut ve uskumru,

    omega-3 olarak somondan daha zengin zaten. Somonda 1 gram varsa, palamutta 2 gram var. Ve bedava, vahşi.

    Somon seviyorsanız alın ama ayda 1'i geçme, derisini de yeme. Kimyasal deride birikiyor.

    En temizden en kirliye:

    1. Palamut / Uskumru (göç, açık deniz)
    2. Sardalya / Hamsi (yüzey, kısa ömürlü, az biriktirir)
    3. İstavrit / Lüfer
    4. Karagöz / Ispari (kayalık)
    5. Mezgit / Barbun / Kefal (dip balığı, en çok zehir biriktiren)

    Mezgit lezzetli ama Çocuk varsa hiç verme dip balığını.


    Omega 3 muhteşem bir nimet. Ama kullanan kişi az. Kullananlarda yeterli dozda kullanmıyorlar. Evet, Omega-3 kandaki trigliserid seviyesini belirgin bir şekilde düşürür. Klinik araştırmalar, özellikle yüksek dozda (günde 2 ila 4 gram) alınan kaliteli Omega-3 yağ asitlerinin (EPA ve DHA) trigliserid seviyelerini %25 ila %30 oranında azaltabildiğini göstermektedir.
  • Yapma KafaY

    Gereksiz Tüketimi kısıyorsun ->
    Marka ciro yapamıyor ->
    Ciro yapamayınca işçi çıkarıyor, işsizlik artıyor ->
    Dükkan boş kalıyor, kira ödenmiyor ->
    Kira ödenmeyince mal sahibi vergi veremiyor, marka kurumlar vergisi veremiyor, işçi işsiz kalınca gelir vergisi ve SGK yok ->
    Devletin kasası boşalıyor.

    Ve devletin kasası boşalınca ilk defa kulak kabartmak zorunda kalıyor. Çünkü devlet mal sahibinin kasası boşalınca umursamıyor, kendi kasası boşalınca umursuyor.

    iktidarın doğrudan sorumlu olduğu yere dokunuyorsun: Vergi gelirine.

    Tıkırı yerinde olan mal sahibi, banka yada işletmeci "muhalefet abartıyor" diyebilir ama Maliye diyemez. Rakam orada. Tahsilat düştü mü düştü.

    O yüzden "angutlar anlamıyor" Herkes boykotu ahlaki bir şey sanıyor, "markayı cezalandırmak" Değil.

    Boykot mali bir şey. Devleti masaya çağırmanın en ucuz yolu.

    En komiği de ne biliyor musunuz?

    Bunu yapınca "ekonomiye zarar veriyorsun" diyorlar. Halbuki zaten zarar görmüş ekonomiye "daha fazla borçla makyaj yapmayın" diyorsun.

    Zaten yönetemiyorsun ekonomiyi senin kasanda duracağına benim cebimde dursun diyorsun.


  • S

    Yapay zeka insanın anlayamayacağı bir keşif yaptığında ne olacak?

    Mesela matematikte insanların anlayamadığı çığır açıcı bir şeyler buldu veya insan tarafından anlaşılması imkansız bir örüntü buldu.

    Dünya da yapay zekanın kendisi dışında kimsenin bu bilimsel keşfi anlayamadığını varsayalım.
    Böyle bir durumda yapay zekaya güvenebilir miyiz? 🙂


    daha fazla oku →
    @TENTEN Senin yazdığını aynen yapay zekaya atıp sordum. (Ne anlatmaya çalıştığını anlayamadığım için.) Yapay zeka şöyle yazdı. Doğru mu anlamış? AI-Newton'a Ölçme Birimleri Verilmedi (Birim Analizi Yapmadı) • Eleştiri Yanılgısı: Görseli yazan kişi, yapay zekaya "kg", "metre", "saniye" gibi birimlerin veya "kütle", "hız" gibi etiketlerin hazır verildiğini düşünmüş. • Gerçek: AI-Newton'a hiçbir fiziksel birim, etiket veya değişken ismi tanımlanmadı. Yapay zekaya verilen tek girdi, simülasyondaki piksellerin veya ham nesnelerin sadece X ve Y koordinatları (konum-zaman verisi) idi. Sistem, evrende "kütle" diye bir kavramın var olduğunu bile bilmeden, hareket kalıplarından kendisi gizli bir iç değişken (latent variable) keşfetti ve buna insanların "kütle" dediği işlevi yükledi. Yani birimlerden formüle gitmedi; formülü bulup birimleri kendi yarattı. Neden Bilinen Konularda Durdu? (Doğrulama Aşaması) • Bilimde Rüştünü İspatlama: Yeni bir yapay zeka mimarisi geliştirildiğinde, onun doğruluğunu test etmenin tek yolu sonucu zaten insanlar tarafından kesin olarak bilinen (Ground Truth) teorilerle sınamaktır. Eğer sistem Newton yasalarını veya Kepler yasalarını sıfırdan bulamasaydı, ona bilinmeyen karanlık madde veya kuantum yerçekimi problemlerini emanet edemezdik. • Bir Sonraki Adım: Bu çalışmalar (AI-Newton, AI-Feynman vb.) birer "Proof of Concept" (Kavram Kanıtlama) aşamasıdır. Rüştünü ispatlayan bu modeller, şu anda insanların veri yığınları arasında boğulduğu plazma fiziği (füzyon reaktörleri), türbülans modellemeleri ve kuantum kimyası gibi henüz net formülü bulunamamış alanlarda aktif olarak veri taramak için kullanılmaya başlanmıştır."
  • kunfeyekunkiziK


    Tristesse · Zaho de Sagazan Müzik başlığı bulamadım. Dinlediğimi bu başlıktan paylaşayım istedim. İyi geceler herkese....
  • Yapma KafaY

    Evet, Türklerin yazı ve hukuk sisteminde iki büyük kırılma yaşandı ve ikisi de çok sert tartışıldı, buna "transliterasyon + asimilasyon" diyoruz.

    1. Dalga: Uygurca ve eski Türk inancından Arap alfabesi ve İslam'a geçiş

    Bu 10. yüzyılda Karahanlılarla başladı, Selçuklu ve Osmanlı ile kurumsallaştı.

    • Göktürk alfabesi zaten 8. yüzyıldan sonra Orta Asya'da terk edilmişti. Sonra Uygur alfabesi kullanıldı. İslamiyetle birlikte Arap alfabesi resmileşti.

    • Sadece harf değil, hukuk, eğitim, edebiyat, mimari de Arap-İslam dünyasıyla eklemlendi. Divan edebiyatı, medrese, fıkıh tamamen o çerçevede yürüdü.

    • Osmanlı yıkılana kadar yaklaşık 1000 yıl bu katman "bizim kültürümüz" olarak yaşandı ve savunuldu.

    1. Dalga: 1928 Latin Harf Devrimi + Batı hukuku

    Atatürk dönemi.

    • Harf devriminin gerekçesi okuryazarlığı artırmak ve matbaayı yaygınlaştırmaktı. Arap alfabesiyle Türkçe yazmak zordu, sesleri karşılamıyordu. 3-4 ayda Latin alfabesine geçildi.

    • Hukukta İsviçre Medeni Kanunu, İtalyan Ceza Kanunu, Alman Ticaret Kanunu örnek alındı. Kılık kıyafet, takvim, ölçülerde de Avrupa standardı geldi.

    • Ama aynı dönemde "Türkleştirme" de yapıldı: Dil Devrimi ile Arapça-Farsça kelimeler atıldı, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi, soyadı kanunu çıktı. Yani sadece kopya değil, "milli kimlik inşa etme" çabası da vardı.

    Her iki dönemde de aydınlar bir önceki sistemi "gerici" görüp yeni sistemi "kurtuluş" olarak savundu. Bugün de aynı şey oluyor. Osmanlı dönemini savunanlar ilk asimilasyonu kültür diyor, Cumhuriyet dönemini savunanlar ikinciyi kültür diyor.

    Aslında kültür dediğimiz şey donmuş bir şey değil. Göçebe bozkır kültürü + İslam medeniyeti + Cumhuriyet modernleşmesi üst üste bindi. Hepsi şu anki "Türk" tanımının içinde bir katman.

    Ancak alfabesini ve kültürünü olduğu gibi iki kez değiştirmek ciddi bir asimilasyon.

    Aynı şey kürtlere de yapıldı. Özünde farsça olan kürtçe dedikleri dili latinize ettiler. Aslında hiç olmadığı halde içerisine x , q , w harflerini eklemlediler.

    Aynısını şimdi Türkçeye de yapmaya çalışıyorlar. İngiliz asimilasyonunu tamamlamak için x, q, w harflerini Türkçeye ekliyorlar.

    Geçmişte buna arapçı dinciler alet edilmiş. Şimdiki asimilasyona da solcu laik aleviler alet ediliyor.


    Türkler kadar asimile olan başka bir millet yoktur. Küççücük küba vietnam kuzey kore bile kültürünü inancını dilini korudu. Onca yıl baskıya karşı direndi değişmedi. Ama türkler biraz menfaat görse hemen karşı tarafa hak verip alkış tutan değişik bir ırk. Yahudiler bile binlerce yıl kimliklerini bozmadılar. Hani yahudileri sevmezler de kendilerini de aynada görmezler.
  • PakizeP

    Son günlerde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin yaptığı açıklamalar, dış politika kulislerinde ve kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Özellikle Suudi Arabistan'a askeri destek gönderilmesi yönündeki çağrı, Türkiye'nin geleneksel dış politika çizgisi, bölgedeki ittifaklar ve güvenlik stratejileri açısından oldukça tartışmalı bir başlığı yeniden gündemimizin ta başına taşıdı. Bir yanda bölgesel iş birliği ve Körfez ülkeleriyle son dönemde kurulan ekonomik ve diplomatik yumuşama adımları varken, diğer yanda askeri bir angajmanın doğuracağı riskler göz ardı edilemez bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Bahçeli'nin bu çıkışı sadece anlık bir siyasi söylem olarak mı okunmalı, yoksa Ankara'nın Orta Doğu'daki güç dengelerini okuma biçiminde köklü bir stratejik değişimim habercisi mi? Bilindiği üzere Türkiye, son yıllarda Libya'dan Suriye'ye, Irak'tan Kafkasya'ya kadar pek çok farklı coğrafyada aktif bir askeri varlık gösteriyor. Ancak Körfez coğrafyası, diğer operasyon alanlarından hem jeopolitik hem de mezhepsel ve tarihsel hassasiyetler bakımından oldukça farklı dinamiklere sahip. Suudi Arabistan gibi bölgesel bir aktörün kendi güvenliğini sağlamakta zorlandığı noktada dışarıdan askeri destek araması, kendi iç istikrarı ve bölgesel liderlik iddiası açısından da sorgulanması gereken bir durumdur. Türkiye gibi ekonomik ve jeopolitik olarak kritik bir dönemeçten geçen bir ülkenin, bu tür hamlelerde neyi hedeflemesi gerektiği ise ayrı bir tartışma konusu. Bir kısım çevreler bu tür hamlelerin ekonomik yatırımlar ve savunma sanayi ihracatı için bir fırsat penceresi açabileceğini savunurken, diğer bir kesim ise bunun ülkeyi vekalet savaşlarının ve o coğrafyadaki derin krizlerin bir parçası haline getirebileceğinden endişe ediyor. Sonuç olarak, Türkiye'nin dış politikasında güvenlik ve diplomasi dengesini nasıl kurması gerektiği sorusu her zamankinden daha acil bir hal almıştır. Sizce Türkiye'nin menfaatleri Körfez'de askeri bir varlık göstermeyi mi gerektiriyor, yoksa bu tür adımlar ülkemizi yeni ve öngörülemez risklerin içine mi çeker?


  • Yapma KafaY

    Hekate, Yunan mitolojisinin en gizemli ve en güçlü tanrıçalarından biri.

    Türk mitolojisinde ise Yol İyeleri ile benzerlik taşır.

    Özellikle İstanbulun koruyuculuğu görevi Zeus tarafından kendisine verilmiş.

    Günümüzde Selena dizisi Hekate ye gönderme yapmak için çekilmiştir. Hala bu mitoloji gizli de olsa yaşatılmaktadır.

    Belgrad ormanlarındaki cadılık ritüelleri bu kültün bir parçasıdır.

    Kısa özet

    Hekate kavşakların, gece, büyü, cadılık, hayaletler ve kapıların tanrıçası. 3 başlı ya da 3 bedenli tasvir edilir, elinde meşale ve yılanlarla gezer. Hem korkulan hem de korunan bir figür.

    Mitolojideki yeri

    1. Kökeni
    Titan soyundan. Anne ve babası Titanlar Perses ve Asteria. Zeus’un Titanlara karşı savaşında tarafsız kalmayıp Olimposluların yanında yer aldığı için Zeus ona büyük ayrıcalıklar verdi. Gökyüzü, deniz ve yeraltı üzerinde pay sahibi olan nadir tanrılardan biri oldu.

    2. Güç alanı

    • Kavşaklar ve eşikler: 3
      yolun birleştiği yerler ona adanırdı. Bu yüzden yolculara rehberlik eder, aynı zamanda kaybolan ruhlara da.

    • Gece ve ay: Artemis ve Selene ile bağlantılı. Gece ayinlerinin, ayın karanlık yüzünün tanrıçası.

    • Büyü ve bitki bilgisi: Cadılık, zehirler, şifalı bitkiler, kehanet. Homeros’tan sonra büyücüler hep ondan güç ister

    • Ölüler ve hayaletler: Yeraltı ile bağı var. Ölenlerin ruhlarını yönlendirdiğine inanılırdı. Köpekler ona kutsaldı.

    3. En bilinen hikayesi

    Demeter ve Persephone efsanesi. Persephone yeraltına kaçırıldığında herkes ararken onu duyan tek kişi Hekate’ydi. Meşalesiyle gece boyu Demeter’e eşlik etti ve sonra Persephone’nin yılda 4 ay yeraltında kalmasına aracılık etti. Bu yüzden Demeter’in en yakın yoldaşı oldu.

    4. Neden 3’lü?
    Çoğu heykelinde 3 yüzü ya da 3 bedeni sırt sırta durur. Sebebi: geçmiş-şimdi-gelecek, doğum-yaşam-ölüm, gök-yer-yeraltı gibi tüm eşikleri aynı anda görebilmesi. Ayrıca kavşakları kontrol ettiği için "3 yolun bekçisi" olarak görülür.

    Kültü ve sembolleri

    • Semboller: Meşale, anahtar, hançer, köpek, baykuş, yılan, çark

    • Renk: Siyah ve koyu kırmızı

    • Sunular: Kavşaklara bırakılan yiyecekler "Hekate’nin akşam yemeği". Fakirlere dağıtılırdı, kötü ruhları evden uzak tutsun diye.

    • Tapınaklar: Çok büyük tapınağı yoktu. Daha çok evlerin kapısına, şehir kapılarına ve kavşaklara küçük sunaklar dikilirdi.

    Roma ve sonraki dönem
    Romalılar ona Trivia dediler. Orta Çağ’da cadılıkla özdeşleşince imajı biraz karardı. Ama aslında o sadece "karanlık" değil, koruyucu bir tanrıçaydı. Büyücülere güç veren, kaybolanlara yol gösteren, kadınların doğumuna yardım eden biri.

    Kısaca: Hekate ne iyi ne kötü. O eşikte duran tanrıça. Ne gündüz ne gece, ne yaşam ne ölüm. Aradaki her şeyi bilen ve yöneten güç.


    Türkiyede Hekate tanrısnın üçlemesine adanmış diziler listesi; hepsinin ortak noktası erkek düşmanı olmaları, Cadı olmaları, feminist olmaları. Sihirli annem (kız torun, kız çocuk,kaynana) Hepsi bir (üç kız) Selena( selin leyla nazlı üçlüsü) Üç kız kardeş (yeni dizi) Hekate de üç başlı cadı kadını sembolize ediyor temelde üç kadının birleşimini temsil ediyor. Bunun arap versiyonu lat menat uzza dır. Belgrad ormanlarında cadılık ayini yapan çatlakların da örnek aldıkları mitoloji budur. Anımsarsanız ormanda kendini hekateye adayan bir cadı adayı ölmüştü. Artık nasıl bir beyin yıkamaysa. Feministler hemen suçu erkeğe yıkmaya çalıştı ama tutmadı. Kocası öldürmedi baskı yapmadı ama feministler hemen probagandayı kocasının üzerine yıkıp "üç gün önce kavga ettiler kız bunalımda" diye yalan söylediler. İşin gerçeği ortaya çıkınca hepsi kaçtı. Ortada yoklar şimdi. Hekate-cilik sapkınlığı önlenmezse daha da beterleri olacak.
  • phiP

    Hepimiz eski bir metni okuduğumuzda ya da bir efsaneden söz edildiğini duyduğumuzda sembolik anlamının ötesinde bir şeylerin daha varlığını düşünürüz. Bize öyle gelir ki bu metinlerin ya da mitlerin anlatmak istedikleri daha derin gerçeklikler vardır ve bunu ancak bu sırları çözmesini bilenler anlayabilir. Aslında bu düşünce hiç de yanlış değildir. Özellikle Avrupa’da ve Amerika’da son zamanlarda çok sıkça kullanılmaya başlanan Türkçe’de “içrek” sözcüğü ile karşılanan ezoterik sözcüğü içinde saklı olan anlamı sadece seçilmiş kişilere açıklanan öğretileri tanımlamak için kullanılır.

    Ezoterizm sözcük olarak Yunanca eswterikoV (içe ait, içrek, sadece müritlerin bildiği anlamında, Arıkdal Gizli Öğreticilik olarak kullanıyor) sözcüğünden gelir. Bu sözcüğün kökü ise esw- ( iç, içerisi) dir . Sözcük anlamı olarak ise ezoterizm “sadece belli sayıda müritlere açıklanan halkın düzeyine inmeyen ya da inmemesi gereken doktrine“ denir. Ezoterik doktrin “müritlere sözlü olarak aktarılan tüm bilgi ve öğretilere“ denir (Petit Robert) Meydan Larousse Ansiklopedisi ise Türkçe eşanlamlısı İÇREK başlığı altında daha geniş bilgi vermektedir :
    “Yalnız vakıf olanlara öğretilen || Vakıf olmayanlarca anlaşılmayan bilgi ve ya eserler için kullanılır. ... ANSİKL. Fels. İçrek kelimesi dışrakın karşıtıdır. Pythagoras’ın çömezlerini dışrak ve içrek diye ikiye ayırdığı söylenir ; birinciler sadece adaylardı; ikinciler ise üstadın öğretisini bütün incelikleri ve sırları ile bilenlerdi.....Dışrak eserlerde yalnız en açık kanıtlar ileri sürülür , daha karanlık ve kesin olan kanıtlar ise içrek eserlerde yer alır. Sırra ve gizli bilgiye ermiş olanlardan başkasının kavrayamayacağı esrarlı bir öğreti fikri bir çok kimseye hoş görünmüş ve her devirde az ve ya çok içrek topluluklar ( msl. Mason Dernekleri ) kurulmuştur. - Giz. ilm. Herhangi bir dinin , sadece sırra ve gizli bilgiye ermiş olanlara açıklanan yönüne içrek bilim adı verilir. Kabala’cıların içrek elyazmaları ,” açkı “ ve ya “anahtar “ adıyla anılır. İçrek öğreti , oyun kağıdı falı , simyacıların sırları, sihir , büyü , kabala gelenekleri gizli dini törenleri vb. kapsıyordu. Apokalipsis’in açıklanması , Hezeikel’in gördüğü hayallerin yorumlanması da içrek konular arasında yer alır.”


    Evren standart değil, biz de öyleyiz. Ezoterizm tartışmasında tam da bu noktaya geliyoruz aslında. Eğer evren tek tip, sabit bir formül olsaydı, “doğru bilgi” diye bir şey olurdu ve herkes aynı şeyi öğrenirdi. Ama evren sürekli değişiyor, her şey göreceli ve bağlama bağlı. Standart olmamak = Tek doğru yok Fizikte bile kuantum seviyesinde parçacıklar gözlemciye göre davranıyor. Evrenin kendisi “standart” değilken, bizden “tek doğruyu bul” demesini beklemek garip. Herkesin algısı, deneyimi, biyolojisi farklı. O yüzden senin “doğrun” benimkiyle aynı olmak zorunda değil. Biz de standart değiliz İki insan aynı kitabı okuyup bambaşka şey anlıyor. Çünkü herkesin geçmişi, travması, merakı farklı. Ezoteriklerin “içrek” dediği şey belki de bu: Bilgi dışarıda değil, senin içinden geçerken şekilleniyor. O yüzden “sır” denilen şey aslında senin kendi yorumun. O zaman ezoterizm ne işe yarar? Eğer standart yoksa, ezoterizm de “herkese uyan tek yol” sunmuyor. Sunduğu şey: Kendi yolunu bulmak için araçlar. Semboller, mitler, ritüeller birer ayna gibi. Sana “şu doğru” demiyor, “kendine bak” diyor. Evren standart değilse, bilgi de standart olamaz. O zaman “gizli bilgi” diye bir şey yoktur, sadece “kişisel keşif” vardır. Bu açıdan bakınca ezoterizm saçma değil, sadece yanlış isimlendirilmiş olabilir mi? Belki de “kişisel felsefe” demek daha doğru olurdu.
  • K

    Konu başlığı üzerine de kitaplar dolusu yazı yazılabilir, çünkü harbiden bazı insanların böyle huyu var. Nuh der, Peygamber demez. Dediğim dedik, kestiğim kestik mantığı doğrultusunda hareket edenlerin sayısı ben deyim binlerce, siz deyin milyonlarca var.

    Hele ki en kötü huyları keçi inadı gibi hep son sözü söyleme derdindedirler. 🙂


    @kereste demek ki senin de "lafımın üstüne kimse laf edemez" kompleksin var. Aslında narsizm de olabilir bu. İnsanlar forumlarda konu açar tartışır. Konu kişiyi ikna etmemişse kendi argumanını savunur. Bu normal bir durum zaten. Son söz söylemekle ilgili bir durum tamamen senin bakış açın.
  • PakizeP

    Türkiye’de her sabah yeni bir gündem maddesine uyanıyoruz. Siyaset, ekonomi, sosyal medya tartışmaları derken her gün onlarca farklı olaya aynı yüksek duygusal yoğunlukla tepki veriyoruz. Bir olayın yankısı henüz sönümlemeden bir diğeri dalga gibi üzerimize geliyor. Peki bu bitmek bilmeyen gündem fırtınasında gerçekten ne yapıyoruz?

    Felsefi açıdan baktığımızda, bu durum sadece bir haber akışı değil, özgün bir varoluşsal krizdir. Baudrillard’ın bahsettiği simülasyon çağında, olayların kendisinden ziyade onların yarattığı imajlar ve bu imajların ürettiği duygularla temasa geçiyoruz. Sosyal medyada atılan bir öfke paylaşımı ya da hararetli bir tartışma, bireye sorunların çözümüne dair gerçek bir eylem alanı sunmuyor; aksine geçici bir toplu katarsis yaşatıyor. Öfkeleniyor, tepkimizi dile getiriyor ve birkaç saat sonra yeni bir başlığa geçiyoruz.

    Bu durum, antik Stoa felsefesinin temellerinden biri olan kontrol edebildiklerimiz ve edemediklerimiz ayrımını da muğlaklaştırıyor. Kendi etki alanımızın dışındaki devasa gündem dalgaları arasında sürekli bir tepki veren nesne konumuna düşüyoruz. Kendi düşünce dünyasını inşa etmeye vakit bulamayan birey, kolektif öfke veya neşenin bir parçası olarak kendi özneleşme sürecini ertelemek zorunda kalıyor.

    Peki, her gün maruz kaldığımız bu yoğun bilgi ve duygu bombardımanı zihinsel özerkliğimizi nasıl etkiliyor? Anlık tepkiler vermek, toplumsal sorunları çözmeye ya da anlamaya gerçekten hizmet ediyor mu, yoksa sadece bizi uyuşturan bir rutin haline mi geldi?

    Sizce Türkiye’deki bu hızlı gündem akışı içinde hakiki bir düşünce üretmek ve zihinsel sakinliği korumak mümkün mü? Yoksa hepimiz bu büyük duygu tiyatrosunun birer izleyicisi ve oyuncusu olmaya mecbur muyuz?


    Siyasette buna bisiklet teorisi deniyor. Durduğu an devrilir. Bu nedenle sürekli olarak muhalefet ile işbirliği içinde hergün yeni bir olay yaratılıyor. Erdoğan ortaya bir laf atıyor muhalefet üç gün çiğniyor sonra başka bir gündem oluyor. Hiçbirşey bulamazlarsa kediyi kurtaran çocuk kurgu haberleri konuşulup yorumlanıyor. 2 gün boş kalsa insanlar düşünüp sorgulamaya zaman bulacak. Bu nedenle onlar bizim düşinmememiz için gündem üretmek zorundalar.
  • phiP

    Merhaba arkadaslar,

    Acildigi gunden beri emeklerinizi esirgemiyorsunuz ve zamaninizin bir bolumunu forumumuz icin harciyorsunuz. Sizinle mutlu bir haberi paylasmak istiyorum, emeklerimizin karsiliksiz kalmadigini gormeniz acisindan, motivasyon verecektir diye dusunuyorum.

    Reklam almadan ve vermeden acildigimiz gunden bu gune kadar herkesin vermis oldugu emegin karsiligi asagidaki gibidir 🙂 Hepinize cok tesekkur ederim, giderek buyuyup gelisecegimizden endiseniz olmasin.

    0c33ed6a-66af-44a4-9392-931eedfcc394-image.png


    Merhaba Sitemizde goruntu ayarlari yenilenmistir.