https://www.timeanddate.com/eclipse/globe/2026-august-12
Turkiye den izlenemedi.




https://epic.gsfc.nasa.gov/?date=2026-08-12
Ayın gölgesi var. Ama ay nerede? bu gölgeye göre ayın konumu nerede olmalı? 
Topics from outside of this forum. Views and opinions represented here may not reflect those of this forum and its members.
<p>
️ Admin Note: This is a personal blog community, only the blog author may post in this community.</p>
<p>Random thoughts related to programming</p>
<h1>Credits</h1>
<p>Icon created on <a href="https://www.craiyon.com/" rel="nofollow">Craiyon</a></p>
A world of content at your fingertips…
Think of this as your global discovery feed. It brings together interesting discussions from across the web and other communities, all in one place.
While you can browse what's trending now, the best way to use this feed is to make it your own. By creating an account, you can follow specific creators and topics to filter out the noise and see only what matters to you.
Ready to dive in? Create an account to start following others, get notified when people reply to you, and save your favorite finds.
Kayıt Ol Girişhttps://www.timeanddate.com/eclipse/globe/2026-august-12
Turkiye den izlenemedi.




https://epic.gsfc.nasa.gov/?date=2026-08-12
Ayın gölgesi var. Ama ay nerede? bu gölgeye göre ayın konumu nerede olmalı? 
Dünya’nın ve insanlığın başlangıcı, insanların binlerce yıldır merak ettiği en temel sorulardan biridir. Farklı toplumlar bu sorulara kendi kültürleri ve inançları doğrultusunda cevaplar vermiştir. Ancak dinî anlatılardan bağımsız olarak, modern bilim Dünya’nın geçmişini jeoloji, astronomi, biyoloji, antropoloji ve arkeoloji gibi farklı bilim dallarının elde ettiği kanıtlarla incelemektedir.
Bilimsel araştırmalara göre Dünya, yaklaşık 4,54 milyar yıl önce oluşmuştur. Modern insanın, yani Homo sapiens türünün ortaya çıkışı ise Dünya’nın oluşumundan çok daha sonra gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Dünya’nın oluşumu ile insanlığın ortaya çıkışı arasında milyarlarca yıllık bir zaman bulunmaktadır.
Dünya’nın oluşumu
Bilim insanlarının kabul ettiği modele göre Güneş Sistemi yaklaşık 4,6 milyar yıl önce, devasa bir gaz ve toz bulutunun kütleçekimin etkisiyle çökmeye başlaması sonucunda oluşmuştur. Merkezde Güneş meydana gelirken, çevresinde kalan maddeler zamanla birleşerek gezegenleri oluşturmuştur.
Dünya da bu süreç içerisinde oluşmuş ve ilk dönemlerinde bugünkü görünümünden tamamen farklı bir yapıya sahip olmuştur. Yüzey son derece sıcak, volkanik faaliyetler yoğun ve atmosfer günümüz atmosferinden oldukça farklıydı.
Zaman içerisinde Dünya soğumaya başlamış, kabuk oluşmuş ve suyun gezegen yüzeyinde kalıcı hâle gelmesiyle okyanuslar ortaya çıkmıştır.
Yaşamın ortaya çıkışı
Dünya’nın oluşmasından sonra yaşamın ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak bilinmemektedir. Bununla birlikte, bilimsel kanıtlar Dünya’da yaşamın en az 3,5 milyar yıl önce mevcut olduğunu göstermektedir.
İlk canlılar günümüzdeki bitki ve hayvanlardan oldukça farklıydı. Büyük olasılıkla tek hücreli ve basit organizmalardı. Milyarlarca yıl boyunca meydana gelen mutasyonlar, doğal seçilim ve diğer evrimsel süreçler sonucunda canlıların çeşitliliği giderek arttı.
Yaklaşık 2,4 milyar yıl önce gerçekleşen Büyük Oksidasyon Olayı, atmosferdeki oksijen miktarının önemli ölçüde artmasına neden oldu. Bu gelişme, daha sonra ortaya çıkacak karmaşık yaşam biçimlerinin evriminde önemli bir rol oynadı.
İlk karmaşık canlılar ve hayvanlar
Yaklaşık 600 milyon yıl önce çok hücreli yaşamın çeşitlenmesi hızlandı. Ardından denizlerde farklı hayvan grupları ortaya çıkmaya başladı.
Yaklaşık 541 milyon yıl önce başlayan Kambriyen Dönemi, canlı çeşitliliğinin büyük ölçüde arttığı önemli bir dönemdir. Bu dönemde bugün bildiğimiz birçok hayvan grubunun erken temsilcileri ortaya çıktı.
Daha sonraki milyonlarca yıl içerisinde yaşam denizlerden karalara yayıldı. Bitkiler karasal alanları kolonileştirdi; ardından eklembacaklılar, balıklar, amfibiler, sürüngenler ve çok daha sonra memeliler ortaya çıktı.
Dinozorlar yaklaşık 230 milyon yıl önce ortaya çıktı ve 66 milyon yıl önce gerçekleşen büyük kitlesel yok oluşun ardından kuşlar dışındaki dinozorların büyük bölümü ortadan kalktı. Bu olaydan sonra memelilerin çeşitlenmesi hızlandı.
İnsan soyunun ortaya çıkışı
İnsanlık tarihi, Dünya tarihinin yanında oldukça kısa bir zaman dilimidir.
İnsanların ve günümüzde yaşayan en yakın akrabalarımız olan şempanzelerin ortak atası milyonlarca yıl önce yaşamıştır. İnsan evrimi tek bir anda gerçekleşen bir olay değil, milyonlarca yıl süren dallanmış bir evrimsel süreçtir.
Australopithecus gibi erken homininlerin ardından Homo cinsi ortaya çıkmıştır. Homo erectus gibi türler Afrika dışına yayılarak farklı coğrafyalara ulaşmıştır.
Modern insan, Homo sapiens, Afrika’da yaklaşık 300.000 yıl önce ortaya çıkmıştır. Daha sonra farklı dönemlerde Afrika dışına yayılarak dünyanın çeşitli bölgelerine ulaşmıştır.
İnsanların bu dönemdeki yaşamları küçük avcı-toplayıcı gruplar şeklindeydi. Taş aletler kullanıyor, ateşten yararlanıyor, hayvanları avlıyor, bitkileri topluyor ve çevre koşullarına göre farklı yaşam stratejileri geliştiriyorlardı.
Dinlerden önce insan toplulukları
“Dinlerden önce” ifadesini kullanırken önemli bir bilimsel ayrım yapmak gerekir. Arkeolojik bulgular bize insanların ne zaman dinî inançlara sahip olduğunu kesin olarak söylemez. Çünkü inançlar doğrudan fosilleşmez veya arkeolojik bir nesne üzerinde her zaman kesin şekilde tanımlanamaz.
Bununla birlikte, bazı erken insan topluluklarında sembolik davranışlara işaret edebilecek buluntular vardır. Örneğin kişisel süs eşyaları, pigment kullanımı, mağara sanatı ve bazı gömü uygulamaları insanların sembolik düşünme kapasitesinin çok eski olduğunu göstermektedir.
Ancak bunların mutlaka belirli bir “din” veya tanrı inancı anlamına geldiğini söylemek bilimsel açıdan kesin değildir. Bu nedenle bilim insanları genellikle “sembolik davranış”, “ritüel davranış” veya “ritüel olasılığı” gibi daha temkinli ifadeler kullanır.
Tarımın başlaması ise insanlık tarihinde büyük bir dönüm noktası olmuştur. Yaklaşık 12.000 yıl önce bazı topluluklar bitki yetiştirmeye ve hayvanları evcilleştirmeye başlamıştır. Bunun sonucunda yerleşik yaşam, nüfus artışı ve daha karmaşık toplumsal örgütlenmeler gelişmiştir.
Daha sonra şehirler, devletler, yazı sistemleri ve kurumsallaşmış dinî yapılar ortaya çıkmıştır. Mezopotamya, Mısır, Anadolu ve diğer bölgelerde gelişen ilk uygarlıklar, insan toplumlarının küçük avcı-toplayıcı gruplardan karmaşık devlet yapılarına dönüşümünün sonucudur.
Bilimsel açıdan Dünya’nın ve insanlığın geçmişine baktığımızda, insanın ortaya çıkışının Dünya tarihinin çok küçük bir bölümünü oluşturduğu görülmektedir. Dünya yaklaşık 4,54 milyar yıl önce oluşmuş, yaşam milyarlarca yıl boyunca evrimleşmiş ve modern insan ancak yaklaşık 300.000 yıl önce ortaya çıkmıştır.
Dinlerin ortaya çıkışından önce insanların doğayı gözlemlediği, çevreleriyle mücadele ettiği, topluluklar oluşturduğu ve zaman içerisinde sembolik düşünme kapasitesini geliştirdiği anlaşılmaktadır. Ancak insanların ilk inançlarının tam olarak ne olduğunu kesin biçimde belirlemek mümkün değildir.
Bu nedenle bilim ile dinî anlatıları birbirinden ayırmak önemlidir. Bilim, geçmişi fosiller, jeolojik katmanlar, genetik veriler, radyometrik tarihlendirme, arkeolojik buluntular ve diğer gözlemlenebilir kanıtlar üzerinden açıklamaya çalışır. Dinler ise insanlığın varoluşu ve evrenin anlamı hakkında farklı inanç ve anlatılar sunar.
Bugün elimizdeki bilimsel tablo, Dünya’nın milyarlarca yıllık doğal süreçler sonucunda bugünkü hâline geldiğini ve insanın da bu uzun biyolojik evrim tarihinin bir parçası olduğunu göstermektedir. İnsanların doğayı ve kendi varlıklarını açıklama çabaları ise çok daha sonraki dönemlerde kültürel, felsefi ve dinî sistemlerin gelişmesine zemin hazırlamıştır.
UYUZ OLDUM/...M.../Nejdet Evren
Çok öncelerde değil çağdaş bir zaman diliminde insan yarattığı teknoloji sayesinde bir ışık günü uzağa dokunmayı, görmeyi ve duymayı başarmıştı. Samanyolu Galaksisi adını verdiği uzay/zamanında sıkışıp kalmanın sancısını yaşıyordu; Galaksi ötesinde olup biteni merak ediyor, etrafında fır döndüğü Güneş adını verdiği yıldızın beyaz cüceye dönüşmesi durumunda bir kaçış arayışını sürdürmekten gerdi durmuyordu. Bu gün aslında önceki gündü ve döngü halkalaşarak ileri doğru akıyordu. Uzay zamanında, evrenin ucu bucağı ölçümlenmemiş genişliğinde madde günsüz, aysız ve yılsız olarak vardı ve bunların hiçbirine gereksinim duymazdı. Güneşin ışınlarıyla hayat bulmuş ve etrafında döndükçe farklı mevsimleri, geceyi gündüzü ayırt etmiş olan insan bunu gözlemlemiş, değerlendirmiş ve sonuçlar çıkararak ölçülebilir birimler yaratmıştı. Güneş etrafındaki döngü günlere, haftalara, aylar ve yıllara bölünerek yaratılan bütünlüklü zaman dilimlerinden yararlanmak yine insanın kavrayışlarından sadece biriydi. Bu durumu mistik bir iteatizm/teslimiyet olarak görmek te mümkün. Önce makro dünyaların keşfine başlamış ve bunda bir hayli yol almıştı. Ne ki, mikro dünyaların keşfine çok sonraları başlayabilmiş ancak çok fazla mesafe kat edememişti. Mikro dünyalar da aslında makro dünyalardan taşınarak gezegene ulaşmış canlının hayat kaynağı olmuştu. Basınç, nem,ısı gibi bir çok etkenle tepkimeye girerek moleküler yapıya evrilen mikro dünyalar canlının biyo-kimyasal yapı-taşları olarak işlev görmüş ve adeta mucizevi canlı yapılara dönüşmüşlerdir. Ancak mikro dünyalar kendilerine özel ayırdıkları yeri hep korumuş ve bir kısmı canlı için yararlı sonuçlar doğururken bir kısmı da yıkıcı, yok edici özelliğini korumuştur. Tifüs, veba, sarıhumma, kolera, hiv, deli dana, sars ( covid-19 ) gibi şekillere bürünerek insan yaşamını alt-üst etmeyi başarmışlardır. İnsan makro dünyada bir ışık günü uzaklığa ulaştığı için ne kadar başarılı ise mikro dünyalara yenik düştüğü kadar da başarısız sayılmalıdır. Belki de en büyük açmaz mikro dünyanın makro dünya ile örtüşmeyecek kararsızlık içermesi sayılabilir. Kuantum fiziği ile bu çelişki kısmen aşılmış olsa da aradaki fark kapanmamış, bilinen evrenin bilinen maddenin ölçeksel değeri yüzde onları geçememiştir. Bilinmeyenin oransal büyüklüğü araştırma arzusunu körüklemeyi sürdürmektedir.
“Uyuz oldum” diye bir tabir vardır halk arasında dillendirilen; bunu yaşamadan gerçekte ne olduğunu anlamak zor olan bir söylem...Sarcoptes scabiei olarak tanımlanan uyuz paraziti asırlar öncesinden var olan ve halen de varlığını sürdüren bir mikro-organizma...Doğrusu bu mikro-organizmanın varlığını sürdürmek için gösterdiği çaba alkışlamayı hak eder cinsten bir çaba sayılmalıdır; zira bilinçli bir türün kendisine karşı açtığı yok-etme savaşımına karşı hala varlığını sürdürüyor olması bu alkışı hak-ettiğini göstermektedir.
Merhaba arkadaslar,
Acildigi gunden beri emeklerinizi esirgemiyorsunuz ve zamaninizin bir bolumunu forumumuz icin harciyorsunuz. Sizinle mutlu bir haberi paylasmak istiyorum, emeklerimizin karsiliksiz kalmadigini gormeniz acisindan, motivasyon verecektir diye dusunuyorum.
Reklam almadan ve vermeden acildigimiz gunden bu gune kadar herkesin vermis oldugu emegin karsiligi asagidaki gibidir
Hepinize cok tesekkur ederim, giderek buyuyup gelisecegimizden endiseniz olmasin.

Kendi kaydımı yükleyemedim buraya.
7910khzden yayın yapıyor.
Sürekli farsça sayı sayıyor .
https://www.indyturk.com/node/774142/dünya/farsça-sayılarla-yapılan-gizemli-yayın-bu-sayılar-casuslara-verilen-talimatlar-mı
http://okno.ddns.net:8073/?f=7910.00usbz8 buradan dinleyebilirsiniz.
Çalışmazsa http://rx.linkfanel.net bu haritadan istediğiniz radyoyu seçip girin.
Amatör radyo kimliğinizi sorarsa rastgele harf girin.
26 mart ile 27 mart yayınlarını duymadım. Cuma günü diye mola verdiler galiba. 
Toplumu anlamaya çalışırken yalnızca günlük gözlemlerimize dayanmak çoğu zaman yeterli değildir. İnsanların neden belirli davranışlar sergilediğini, toplumdaki ilişkilerin nasıl şekillendiğini veya ekonomik, kültürel ve siyasi değişimlerin bireyleri nasıl etkilediğini anlamak için daha sistemli bir bakış açısına ihtiyaç duyarız. Sosyolojik kuramlar tam da bu noktada önem kazanır.
Sosyolojik kuramı, toplumsal olayların arkasındaki ilişkileri ve nedenleri anlamamıza yardımcı olan bir düşünme çerçevesi olarak değerlendirebiliriz. Örneğin toplumda gelir eşitsizliğinin ortaya çıkması yalnızca ekonomik verilerle açıklanamayabilir. Eğitim, aile yapısı, kültürel değerler, çalışma hayatı ve siyasal kurumlar da bu eşitsizliğin oluşumunda etkili olabilir. Kuramlar, bu farklı unsurlar arasındaki bağlantıları görmemizi sağlar.
Bunun yanında sosyolojik kuramlar, toplumda yaşanan değişimleri anlamlandırmamıza da yardımcı olur. Teknolojinin günlük yaşamı değiştirmesi, sosyal medyanın insan ilişkileri üzerindeki etkisi, aile yapısındaki dönüşümler veya çalışma biçimlerinin değişmesi gibi konular yalnızca bireysel tercihler üzerinden değerlendirildiğinde eksik kalabilir. Daha geniş bir toplumsal çerçeveye bakmak, kişisel görünen birçok durumun aslında toplumsal koşullarla bağlantılı olduğunu ortaya koyabilir.
Ancak kuramların toplumu açıklamak için kullanılan kesin ve değişmez formüller olmadığını da unutmamak gerekir. Her kuram toplumsal gerçekliğin belirli bir yönünü öne çıkarır. Bu nedenle farklı kuramları karşılaştırmak ve olaylara farklı açılardan bakabilmek sosyolojik düşüncenin önemli bir parçasıdır.
Sonuç olarak sosyolojik kurama duyulan ihtiyaç, toplumu sadece gözlemlemekten öte onu anlamlandırma ihtiyacından kaynaklanır. Kuramlar bize hazır cevaplar vermekten çok, doğru soruları sormayı ve toplumsal olayların görünmeyen bağlantılarını fark etmeyi öğretir. Bence sosyolojinin en önemli katkılarından biri de tam olarak budur: Günlük hayatın sıradan görünen olaylarının arkasındaki toplumsal yapıyı sorgulayabilmek.
Marks'ın teorisi etki-tepki olayına dayanıyordu. Sanayileşen sistemde ezilen sınıf işçi sınıfına dönüşür ve bu da ezen karşısında karşı konulmaz bir güce dönüşür. Bu da doğal olarak proletarya diktatörlüğünü getirir.
Elbette teorik olarak doğru bir tespit ama Türkiye ve Sovyetler de dahil bütün devrimler Marks teorisinin aksine işgal nedeniyle oldu.
Hepsinin yıkımını getiren salt ezilen sınıfa dayanan devrim olsa da reel anlamda sömürüye dayanmamasıydı.
Ancak devrimleri getirenin ezilen sınıf oluşundan dolayı herkesin bunun bir proletarya devrimi yanılgısına düşmesine neden oldu.
Gerçekte ise işgallerin dayatmasıyla yapılan devrimlerin yıkılması kaçınılmazdı.
Çünkü devrim olan ülkelerde ya kapitalizm ömrünü tamamlamamış ya da kapitalizm hiç oturmamıştı.
İlginçtir ki, bu yıkımlar Marks ile çelişmemesine ragmen kendi yanılgılarını görmeyenler Marks'ın teorisinin tutmadığını düşündüler.
Oysa Marks'ın, devrim engebelidir, inişli-çıkışlıdır sözü tam da bunun için söylenmiştir.
Hatta grevleri pasif eylemler olarak görse de grevleri desteklemiş ve hatta kendisi de Fransa'da yapılan bir greve bizzat katılmıştır.
Olayı daha net ifade edecek olursak, 20. yüzyıl devrimleri Marks ile çelişmiyor. Çelişki, bu devrimlerin işgale değil de sadece sömürüye dayandırılması yanılgısında yatıyor.
Bir başka yanılgı da işgal denince sadece dış işgal akla gelir.
Oysa iç işgal dış işgalden katbekat daha büyüktür.
Sovyetler iç işgale karşı kurulmuştu.
Türkiye Cumhuriyeti de iç işgalle yıkıldı.
Anlaşılacağı gibi ne 20. yüzyıldaki devrimler proleter devrimleriydi ne de sömürü tek başına devrim getirmeyebiliyor.
Tabi bu hiç devrim olmaz şeklinde anlaşılmamalı. Zira bahsettiğim gibi her iki sınıfın duruşuna ve sürece bağlı.
Örneğin kapitalizm kendi etkisine karşı gösterilecek tepkiyi çeşitli yollarla veya toleransla pasifize edemezse devrim her an kapıda demektir.
Yapay zeka insanın anlayamayacağı bir keşif yaptığında ne olacak?
Mesela matematikte insanların anlayamadığı çığır açıcı bir şeyler buldu veya insan tarafından anlaşılması imkansız bir örüntü buldu.
Dünya da yapay zekanın kendisi dışında kimsenin bu bilimsel keşfi anlayamadığını varsayalım.
Böyle bir durumda yapay zekaya güvenebilir miyiz? 
Müzik, sinema ve sanat dünyasında “underrated” dediğimiz insanlar vardır ya; çok yeteneklidirler ama hak ettikleri kadar görünmezler. Büyük kitlelere ulaşamaz, doğru zamanda doğru çevrede bulunamaz ya da kendilerini yeterince anlatamazlar. Yıllar sonra keşfedildiklerinde hep aynı şeyi söyleriz: “Bu insan nasıl fark edilmemiş?”
Peki neden beyaz yaka dünyasında da underrated çalışanlar, uzmanlar ve yöneticiler olmasın? Neden bazı insanlar yıllarca işini son derece iyi yaptığı hâlde görünmez kalırken, bazıları sürekli aynı listelerde, aynı ödüllerde ve aynı sahnelerde yer almaya devam ediyor?
Her yıl yayımlanan ama hiç değişmeyen listeler
İş dünyasında her yıl yeni listeler açıklanıyor: En iyi yöneticiler, en etkili liderler, en başarılı insan kaynakları profesyonelleri, en güçlü kadınlar, en yenilikçi isimler… Fakat yıllar geçiyor, listelerdeki isimler pek değişmiyor. Bla bla…
Elbette listedeki insanların başarılarını küçümsemiyorum. Büyük işler yapmış, önemli sorumluluklar üstlenmiş ve haklı bir görünürlük kazanmış olabilirler. Ama insan ister istemez soruyor: Bu kadar mı mükemmelsiniz?
Koca bir iş dünyasında beş yıldır, on yıldır sizden başka hiç kimse yetişmedi mi? Hiç yeni bir lider ortaya çıkmadı mı? Hiç sessizce dönüşüm gerçekleştiren, ekip büyüten, kriz çözen ve insan yetiştiren başka biri olmadı mı?
Belki de bazı listelerin en büyük sorunu, başarıyı göstermekten çok mevcut görünürlüğü yeniden üretmesidir. Aynı insanlar birbirlerini davet ediyor, birbirlerinin etkinliklerine katılıyor, birbirlerini ödüllendiriyor ve ardından aynı çevre yeniden “sektörün en iyileri” olarak karşımıza çıkıyor. Bir noktadan sonra bu durum, yetenek görünürlüğünden çok kendi içinde dönen bir dolaşım sistemine dönüşüyor.
Belki de bu listelerde yıllardır bulunanların zaman zaman şöyle demesi gerekir: “Ben yeterince görünür oldum. Bu yıl yerimi yeni bir isme bırakıyorum.”
Çünkü liderlik yalnızca sahnede kalmak değil, gerektiğinde sahneden çekilmeyi de bilmektir. Zamanında yer açmak da liderliğe dâhil değil midir?
Görünmeyen çalışanların dünyası
Bir yanda yıllardır aynı listelerde yer alan insanlar varken, diğer yanda sesi hiç çıkmayan çalışanlar var. İşlerini yaparlar, sonuç üretirler, sözlerini tutarlar, kriz çıktığında ortadan kaybolmazlar, ekiplerine güven verir ve kurumsal hafızayı taşırlar. Ama yaptıkları her işi duyurmazlar.
Başarılarını anlatmakta zorlanırlar. Kendi haklarını talep etmek yerine “Tamam” deyip devam edebilirler. Terfi istemez, ücret pazarlığında ısrar etmez, toplantılarda herkesten önce konuşmazlar. Bazen yıllarca aynı pozisyonda kalırlar.
Sonra başka bir yönetici gelir, bu kişiyi fark eder, sorumluluk verir ve bir anda bambaşka bir profesyonel ortaya çıkar. Aslında kişi değişmemiştir. Onu gören göz değişmiştir.
İnsanları iki boyutlu izlemek
Çalışanları çoğu zaman iki boyutlu bir sinema sahnesinden izler gibi değerlendiriyoruz. Toplantıda ne kadar konuştuğuna, kendisini nasıl sunduğuna, kıyafetine, unvanına ve kimlerle yakın olduğuna bakıyoruz.
Oysa insan üç boyutludur. Geçmişi vardır, değerleri vardır, korkuları vardır, öğrenme kapasitesi vardır, henüz kullanılmamış yetenekleri vardır. Varoğlu var…
Bir çalışan bugün çok görünür olmayabilir. Ancak doğru liderin elinde bir cevhere dönüşebilir. Çünkü iyi liderlik yalnızca parlayan insanları seçmek değildir; henüz parlamayan kişideki ışığı görebilmektir.
Vitrine değil, iklime bakmak
Ajda Pekkan’ın yorumladığı bir şarkıda geçen “vitrin” ve “iklim” ayrımı tam da bunu anlatıyor. Vitrin, insanın dışarıya gösterebildiğidir. İklim ise onunla çalışırken yarattığı histir.
Bir çalışan kendisini çok iyi tanıtabilir ama ekipte güvensizlik yaratabilir. Başarılarını etkileyici biçimde anlatabilir ama zor zamanlarda sorumluluktan kaçabilir. Başka biri ise kendisini yeterince anlatamaz; ancak bulunduğu yere güven, disiplin ve istikrar getirir.
Bugünün dünyasında vitrin çok güçlü. LinkedIn paylaşımları, ödüller, sahneler, listeler, etkinlikler ve unvanlar insanların çerçevesini büyütüyor. Fakat çerçevenin büyük olması, resmin iyi olduğu anlamına gelmiyor. Bir başka şarkıda söylendiği gibi mesele, çerçeveyi değil resmi arayabilmekte…
Sessiz insanları da romantikleştirmeyelim!
Burada her sessiz çalışanın çok yetenekli olduğunu söylemiyorum. Sessizlik her zaman derinlik değildir. Hakkını aramamak her zaman erdem değildir. Yıllarca aynı yerde kalmak da mutlaka sadakat anlamına gelmez.
Aynı şekilde görünür olan herkes de yüzeysel değildir. Kendisini anlatabilmek, iletişim kurmak ve yaptığı işi görünür hâle getirmek önemli bir yetkinliktir. Ben de dâhil olmak üzere çoğumuz görülmeyi, duyulmayı ve takdir edilmeyi seviyoruz. Bugünün iş hayatında görünürlük neredeyse ayrı bir yetkinlik hâline geldi.
Sorun görünürlükte değil. Sorun, görünürlüğün tek başarı ölçütü hâline gelmesinde ve zaman zaman yeteneğin önüne geçmesinde.
Sürekli konuşanı bilgili, hızlı cevap vereni zeki, kendinden emin görüneni lider, sessiz kalanı ise yetersiz sanabiliyoruz. Böylece gerçek performansı değil, performansın sunumunu ödüllendirmeye başlıyoruz.
Susan Cain, Quiet kitabında modern çalışma kültürünün dışa dönüklüğü ideal hâline getirerek daha sessiz insanların katkılarını sıklıkla gözden kaçırdığını anlatır. Cain’in dikkat çektiği mesele, sessiz insanların daha üstün olması değil; kurumların yeteneği yalnızca en yüksek çıkan ses üzerinden tanımlamasıdır.
Basiretli lider neyi görür?
Basiretsiz yönetici, kendisine benzeyeni yetenekli bulur. Basiretli yönetici ise farklı kişiliklerin hangi koşullarda güçlenebileceğini anlamaya çalışır.
Şunu sorgular: Bu kişi gerçekten katkı sunmuyor mu, yoksa katkısını anlatamıyor mu? Toplantıda konuşmuyor ama en doğru çözümü sonrasında o mu üretiyor? Yıllardır aynı görevde kalmasının nedeni yetersizlik mi, yoksa ona hiç fırsat verilmemesi mi? Bu çalışan başka bir yöneticinin elinde nasıl birine dönüşürdü?
İyi lider, hazır yıldızları toplamaktan fazlasını yapar. Yeteneği keşfeder, geliştirir ve gerektiğinde kendi ışığını biraz azaltarak başkasına alan açar.
Peki yeteneği nasıl seçiyoruz?
İyi kitapları, güçlü kalemleri ve gerçekten nitelikli yazarları nasıl seçiyoruz? Kitabevindeki “çok satanlar” rafına bakarak mı, yoksa görünür olmayan ama iyi yazan isimleri de arayarak mı?
İş dünyasında da aynı soruyu sormamız gerekmiyor mu?
Eskiden “headhunt” diye güçlü bir alan vardı. Biz o insanları çoğu zaman göremez, onlara doğrudan ulaşamazdık. Bir proje yapılacağı zaman, “Bu işin üstadı kimdir, nerede çalışır, aklınıza gelen bir isim var mı?” diye sorardık. Headhunter’lar da piyasada görünürlüğü çok yüksek olmayan; ama gerçekten işi bilen kişileri bulup getirirdi.
Şimdi ise görünürlük, uzmanlığın önüne geçebiliyor. Bir kişinin sosyal medyada görünür olması, çok takip edilmesi ya da sürekli aynı çevrelerde karşımıza çıkması onu daha cazip hâle getirebiliyor. Oysa büyük bir markanın içinde görünür olmakla, gerçekten o alanın en iyi uzmanlarından biri olmak her zaman aynı şey değil.
Hâlâ LinkedIn’i ya da Instagram’ı olmayan, olsa bile aktif kullanmayan pek çok yetenekli insan bulunduğunu biliyoruz, değil mi?
Üstelik bu kişilere çoğu zaman “CV’ni gönder” de denmez. Onlara daha çok, “Gel, seninle bir konuşalım” denir. Çünkü bazı insanların bir özgeçmişten ya da sosyal medya profilinden çok daha fazlası olduğunu zaten bilirsiniz. 
Kendimize de bakalım!
Bu yazıyı yazarken kendimi konunun dışında tutmuyorum. Ben de görünmeyi seviyorum. Ürettiğim şeylerin fark edilmesini, emeğimin karşılığını almayı ve sesimin duyulmasını önemsiyorum.
Hatta zaman zaman çok hareketli olmayı üretkenlik, çok görünmeyi de değer sanabiliyoruz. Sürekli bir öne çıkma, anlatma ve yetişme hâli içindeyiz.
Peki asıl yetenek nerede?
Belki de en yetenekli kişi odanın en sessiz köşesinde oturuyor. Belki yıllardır terfi ettirmediğimiz kişi, başka bir kurumda çok iyi bir yönetici olacak. Belki “inisiyatif almıyor” dediğimiz çalışan, her girişiminde durdurulduğu için artık geri çekiliyor.
Şimdi eski yöneticilerinizi ve ekip arkadaşlarınızı düşünün. Sesi çok çıkmayan, yalnızca işini yapan, kendisini pazarlamayan ama güven veren biri var mıydı? Bugün nerede?
Bir de her yıl aynı isimlerin yer aldığı o büyük listeleri düşünün. Belki bu yıl yeni isimler eklemenin zamanı gelmiştir. Hatta belki listelerde yıllardır bulunanların da şunu söyleme zamanı gelmiştir: “Ben yeterince görünür oldum. Şimdi yerimi başkasına bırakıyorum.”
Çünkü bazen asıl liderlik sahneye çıkmak değil, sahnenin kenarına çekilip başka birinin görünmesini sağlamaktır.
Underrated ünlüler var da beyaz yaka dünyasında neden olmasın? Belki de soru, onların neden kendilerini gösteremediği değildir. Asıl soru şudur: Biz neden onları göremiyoruz?
Günümüzde yetenek avcılığı sizce nasıl yapılıyor? ATS’ler ve yapay zekâ destekli özgeçmiş okumaları yeterli mi? Bu eski kafalılık değil elbette; ama bana kalırsa yetenek hâlâ biraz arkeolojik kazılarda…
Çünkü bazı cevherler algoritmayla değil, kazıyla bulunuyor..
SELDA KUTAY
İnsanlık katili sömürgeci Rus canileri neden Donbas'ı haksız ve vahşice kan dökerek ilhak etmek istiyor?
Çünkü Donbas ekonomik olarak stratejik bir bölge ve sömürgen Rus katillerinin ağzının suyunu akıtıyor. Bölgede zengin kömür rezervleri bulunuyor. Deniz çıkışına da sahip. Rus canilerin gözlerinin dönmesi ve alçak cinayetleri bu nedenle.
Sözde yalan bahaneler uydursalar da katil sömürgeci Ruslar bu bölgeyi ilhak edip pis çıkarları için sömürmek amacındalar.
https://www.familytreedna.com/groups/south-asian-syed-y-dna-study/about
Çoğu üyelik istiyor. 
Yapay zekanın yorumu bu şekilde.
**Evet — peygamber soyundan (ör. Hazreti Muhammed’in, Alevi/Şii kaynaklarda İmam Ali ve Hz. Hüseyin’in soyundan gelenler gibi) olduğunu iddia eden kişilerin veya soy hatlarının genetik incelemesi üzerine çalışmalar ve genetik araştırmalar yapıldı; sonuçlar ve kapsamlar karışıktır.
Kısa özet:
Çalışma türleri: Soy ağacı doğrulaması için mitokondriyal DNA (mtDNA), Y-kromozom (Y-DNA) ve autosomal analizler kullanıldı.
Y-DNA özellikle erkeklerden erkeklere geçen soy hatlarını incelemek için kullanıldı; Hz. Ali/Hüseyin soyunu iddia eden bazı gruplarda Y-DNA çeşitliliği gösterildi — yani tek bir ortak erkek atadan geldiğini kesinleştiren güçlü kanıt genelde bulunmadı.
Tarihsel ve demografik karışma: Binlerce yıl içinde göç, evlilik ve yerel karışma genetik izleri bulanıklaştırır; bu nedenle "pey gamber soyundan gelme" iddialarını genetikle kesinlemek çoğunlukla zordur.
Etik ve dinî boyut: Bu tür testlerin kabulü toplumlarca farklıdır; bazı topluluklar genetik doğrulamayı kabul etmez veya bunu önemli görmez.
Sonuçların yorumu: Genetik bulgular belli bir soy hattı lehine/aleyhine göstergeler verebilir ama tek başına keskin, herkesçe kabul gören bir kanıt sağlamaz.**
yaş 35 hala bekarım, evlenmek isteyip istememek konusunda tereddütlerim var, evet garip gelecek ama gözlerimde felce benzer bir rahatsızlığım var, başkasına zararım yok ama beni üzüyor, gözlerimden rahatsızlandığımda hayattan soğumak bir yana işlerimi bile yapmakta zorlanıyorum tek yapmam gereken bu sırada yatmak ve dinlenmek oluyor, ben böyle evlilik konusunda kendime hastalandığımda ulan sakın bir daha evlenmeyi aklında geçirmeyeceksin annene babana söyle vazgeçtiğini diye yeminler versem de iyi fırsat görünce de lanet olası benliğim /nefsime kapılıyorum ve değerlendirmek istiyorum Yine böyle geçen markette bir kız gördüm tattırımda, iyi güzel beğendim, ulan kendimle savaşmaya başladım, yine mi nefsine yenik düşüyorsun oğlum ya... neyse annemi de götürdüm sunumunu yaptığı ürünü tattık ve aldık ama konuşamadım, sonra annemi gönderdim anne git konuş peki dedi o da , gitti ulan yaşı 21 yaş çıkmasın mı dünyam başıma yıkıldı ama bir yandan da sevindim hani o hastalığımda verdiğim söz vardı ya dedim kendime... neyse o kız aklıma gelince hala üzülüyorum çok beğenmiştim, kader ya nasip kısmet diyorum...
Evde dolaşırken bazen annemin babamın olması beni sevindiriyor ve bir gün tek başıma öleceğim aklıma geliyor, geçenlerde babama tek başıma ölecem dedim, o da deden de tek başına öldü dedi yahu dedim o babannem varken tek başına değildi babannem den sonra da siz çocukları gelip gittiniz dedim, gerçi benim de 4 tane yeğenim var ama yine de sonuçta yeğen nolcakki, ama yine de dedeme durumumu babamın benzetmesi hoşuma gitti ne yalan söylüyüm.
https://turkiye.gov.tr/tuik-istatistiksel-bilgi-talebi-uygulamas-3401
https://www.turkiye.gov.tr/kazanc-bilgi-sorgulama-5883
E-devlet ekranında bu sayfaya girince mesleğinizi seçip kazancınızı sorgulayabiliyorsunuz.
Ama nedense hangi işi yaparsak yapalım asgari ücret alıyoruz. 
Tuik yöneticileri sanal dünyada yaşıyor. Gerçek dünya ile bağlantıları yok.