İçeriğe atla

World

Topics from outside of this forum. Views and opinions represented here may not reflect those of this forum and its members.

A world of content at your fingertips…

Think of this as your global discovery feed. It brings together interesting discussions from across the web and other communities, all in one place.

While you can browse what's trending now, the best way to use this feed is to make it your own. By creating an account, you can follow specific creators and topics to filter out the noise and see only what matters to you.

Ready to dive in? Create an account to start following others, get notified when people reply to you, and save your favorite finds.

Kayıt Ol Giriş
  • A

    Interpersonal synchrony (kişilerarası eşzamanlılık/senkronizasyon), iki veya daha fazla kişinin etkileşim sırasında davranışlarının, hareketlerinin, konuşma ritimlerinin, duygusal tepkilerinin ya da fizyolojik süreçlerinin zaman içinde birbirine uyum göstermesi olarak tanımlanır. İnsanlar sohbet ederken benzer beden hareketleri sergileyebilir, konuşma hızlarını ve ses tonlarını birbirlerine göre ayarlayabilir, aynı anda gülümseyebilir veya jest ve mimiklerini farkında olmadan eşleştirebilirler. Bu senkronizasyon çoğunlukla bilinçli bir taklitten ziyade sosyal etkileşim sırasında kendiliğinden ortaya çıkan dinamik bir uyum sürecidir. Psikoloji, örgütsel davranış ve sosyal nörobilim çalışmalarında interpersonal synchrony; sosyal bağ, güven, empati, iş birliği, kişilerarası yakınlık ve grup aidiyeti ile ilişkilendirilmektedir. Özellikle ekipler ve örgütler açısından bakıldığında, çalışanların birbirlerinin iletişim ve davranış ritimlerine uyum sağlaması koordinasyonu kolaylaştırabilir ve ortak hareket etme hissini güçlendirebilir. Bununla birlikte yüksek düzeyde senkronizasyon her zaman olumlu sonuç vermeyebilir; aşırı uyum, bireysel farklılıkların geri plana itilmesi veya grup içinde eleştirel düşünmenin azalması gibi sonuçlarla da ilişkilendirilebilir. Bu nedenle interpersonal synchrony, bireyler arasındaki mikro düzeydeki etkileşimlerin güven, koordinasyon ve kolektif davranış gibi daha geniş örgütsel sonuçlara nasıl dönüştüğünü açıklamak açısından oldukça kullanışlı bir kavramdır.


  • phiP

    Şiirleriyle gönüllerde taht kuran Abdurrahim Karakoç’un "Mihriban" şiiri, Türk edebiyatının en derin ve gizemli aşk hikâyelerinden birine dayanır. Şairin "Sarı saçlarına deli gönlümü / Bağlamışım, çözülmüyormuş Mihriban" dizeleriyle ölümsüzleştirdiği bu sevda, kavuşamamaktan doğan saf bir duygu abidesidir.

    Sessizce Filizlenen İmkânsız Bir Sevda
    Abdurrahim Karakoç, gençlik yıllarında memleketi Kahramanmaraş’ta bir kıza sevdalanır. Bu aşk; konuşulup dile dökülenden ziyade, bakışlarla ve kalpten kalbe hissettirilen masum bir sevdadır. Karakoç, sevdiği kadının gerçek adını kimse bilmesin ve ona bir zarar gelmesin diye ona "Mihriban" ismini verir. Mihriban, Farsçada "şefkatli, güler yüzlü, dost" anlamına gelen sembolik bir takma addır.

    Kavuşmaya Engel Olan Mesafeler
    Büyük bir tutkuyla büyüyen bu aşk, ne yazık ki ailelerin ve dönemin şartlarının getirdiği engellere takılır. İki taraf da birbirini içten içe sevse de aradaki engeller aşılamaz. Karakoç’un ailesi kızı istemeye gider; ancak kız tarafı "Kızımız henüz küçük" diyerek bu evliliğe rıza göstermez. Aradaki mesafeler ve imkânsızlıklar derinleştikçe kavuşma umutları da tükenir.

    Unutmanın İmkânsızlığı ve Şiire Dökülen Sitem
    Ayrılığın ardından Mihriban’ın başkasıyla evlendirildiği haberi gelir. Abdurrahim Karakoç, derin bir sessizliğe gömülür. Bir gün kendisine "Artık onu unut, unutmak kolaydır" diyenlere cevaben kalemi eline alır. Unutmanın mümkün olmadığını, aşkın ateşiyle yanan bir kalbin nasıl bir hal aldığını anlatmak için o meşhur dizeleri kâğıda döker:

    *"Unutmak kolay mı?" deme,

    Unutmak öfke gibidir, gelir geçer.

    Unutmak; her gün biraz daha ölmek demektir.

    "Yar, deyince kalem elden düşüyor / Gözlerim görmüyor, aklım şaşmıyor / Lambada titreyen alev üşüyor / Aşk kâğıda yazılmıyor, Mihriban."*

    Ölümsüzleşen Bir Eser
    Musa Eroğlu’nun eşsiz bestesi ve yorumuyla türküye dönüşen bu şiir, sadece Karakoç’un değil, kavuşamayan tüm sevdalıların sesi olur. Karakoç, yıllar sonra kendisine Mihriban’ın kim olduğu sorulduğunda şu cevabı verir: "O benim gençlik aşkımdı. İsmini hiç kimseye söylemedim. Kendisi bile Mihriban olduğunu bilmezdi. Şimdi evlidir, çocukları vardır... Onu rencide etmek istemem. Aşk, kalpte saklı kaldığı sürece aşktır."


    @phi Tamam.
  • A

    "Biz bulut atlasıyız; aynı gökyüzünün altında, birbirine kenetlenmiş tek bir hikayeyiz."


  • Yapma KafaY

    Erlik, Türk ve Moğol mitolojisinde yeraltı dünyasının hanıdır - Tengricilikte en önemli kötücül varlık. Ancak şeytan gibi değil. Tanrı ile işbirliği içinde olması Arap Hristo inancından ayrılıyor.

    Kimdir?

    Eski inanca göre başlangıçta Erlik gökyüzünde Ülgen ile birlikteydi. Dünyanın yaratılışında Ülgen'e yardım etti ama sonra kibirlendi ve kendi dünyasını yaratmak istedi.

    Bunun üzerine Ülgen onu gökten kovdu, o da yerin 9 kat altına düştü ve oranın hanı oldu. Bazen ilk şaman olarak da anlatılır.

    İsimleri: Erlik Han, Erlik Khan, Erleg, Erlig. Etimolojik olarak "erklig" yani "güçlü, kudretli" kelimesinden geliyor.

    Nasıl bir yer ve nasıl bir varlık?

    • Mekanı: Yeraltı, "Tamag" denilen karanlık dünya. 9 katlıdır, her katında farklı azaplar, kendi çocukları ve hizmetkarları yaşar. Güneşi ve ayı olmayan, demirden bir sarayı olduğu söylenir.

    • Görevi: Ölümden sonra kötü ruhları toplamak, günahkar ruhları cezalandırmak. Hastalık, kötülük ve ölümü yeryüzüne gönderen varlık olarak görülür. Kurban ruhlarını da (Kut) alır.

    • Görünümü: Tasvirler değişir ama genelde yaşlı, sakallı, gözleri ve kaşları kömür gibi kara, yaban domuzu dişli, çatallı sakallı. Atı kara, kılıcı ve kamçısı var. Kara demirden zırh giyer.

    • Ailesi: Kızı ve 9 oğlu var. Oğulları Karaoğlanlar diye bilinir ve yeraltının farklı işlerini yönetir. Kızı bazen şamanlara yardım eden bir figür olarak geçer.

    Mitolojideki ikilik:

    Tengricilikte evren, Ülgen (iyilik, gök) ve Erlik (kötülük, yeraltı) arasındaki denge üzerine kuruludur. Bu Hristiyanlıktaki şeytan gibi mutlak kötü değil, evrenin gerekli karanlık tarafıdır. Şamanlar ayinlerde hem Ülgen'e yakarır hem de Erlik'i yatıştırmak için kurban verir, çünkü hastaları iyileştirmek için ruhu Erlik'ten geri almak gerekir.

    Bugün nerede görüyoruz?

    Eski Türk destanlarında, Altay yaratılış efsanelerinde, Yakut ve Tuva masallarında hala merkezi. Modern fantezi edebiyatında, oyunlarda ve metal müzikte de sıkça kullanılıyor. Göktürk yazıtlarında doğrudan adı geçmese de, yeraltı inancının temeli onda.

    En ilginç detay: Erlik'e sunulan kurbanlar hep kusurlu, topal veya kara renkli hayvanlardan seçilirmiş, çünkü Ülgen'e sunulan kusursuz beyaz atların tam tersi olması gerekirmiş.


  • Yapma KafaY

    Negatif seçilim = Doğal seçilimin tam tersi.

    Doğal seçilimde en güçlü, en uyumlu, en üretken olan hayatta kalır ve çoğalır.

    Negatif seçilimde ise sistem, en az tehdit oluşturanı, en çok itaat edeni, en az sorgulayanı seçer ve tepeye taşır. Sonuç olarak kurumun veya toplumun genel kalitesi düşer.

    3 tane net örneği var:

    1. İş yerinde

    Müdür, kendisinden daha zeki ve daha çalışkan birini terfi ettirmez. Çünkü koltuğu tehlikeye girer. Yerine "beni övecek, itiraz etmeyecek" birini getirir. 5 yıl sonra tüm yönetim ekibi vasat olur.

    2. Siyasette / bürokraside

    Liyakat değil sadakat ödüllendirilir. İşini en iyi yapan değil, "başkana en yakın olan" yükselir. Böylece karar mekanizmaları en risk almayanı seçer.

    3. Toplumda

    Üreten, sorgulayan, "daha iyisini yaparım" diyen insan engellenir. Çünkü mevcut düzeni bozuyor. Geride kalanlar da "boşver uğraşma" deyip kendi kabuğuna çekilir.

    Sonuç ne oluyor?

    1. Ortalama düşer: En iyiler ya gider ya da susar.

    2. Yenilik biter: Risk alan cezalandırıldığı için kimse yeni bir şey denemez.

    3. Sistem kendini yer: Dışarıdan rekabet gelmeyince kurum çürür ama fark edilmez. Ta ki çok geç olana kadar.

    Kısaca: "En iyiyi seçmek" yerine "en zararsızı seçmek".

    torpil mantığı da tam olarak bunu yapıyor. Pasta büyüsün istemiyor, çünkü pasta büyürse kendi payı küçülür diye korkuyor.

    Aslında toplum kendi geleceğine duvar örüyor

    Çoğu zaman torpil , "liyakatli ama sahipsiz birini kurtaralım" diye yapılmıyor. Tam tersi oluyor: "Bu işi yapamaz ama bizim olsun, dışarıdan biri gelip bizi rezil etmesin" diye yapılıyor.

    O yüzden duvar örüyorlar.

    Çünkü 3 korku var:

    1. Emek korkusu: Çalışmadan gelen gelir, çalışınca biter. Biri gerçekten üretirse o rahat koltuk sallanır.

    2. Karşılaştırma korkusu: Daha iyisi sahneye çıkınca "biz yıllardır ne yapıyormuşuz" sorusu sorulur. Beceriksizlik görünür olur.

    3. Kontrol kaybı korkusu: Kaynakları dağıtan kişi gücünü kaybeder. Kaynak iyilik için kullanılırsa, dağıtım hakkı elinden gider.

    Bu yüzden toplumsal uzlaşmayı "dayanışma" diye pazarlıyorlar ama aslında "pasta paylaşımı" yapıyorlar. Pasta büyüsün istemiyorlar. Büyürse yeni fırıncılar gelir diye.

    Ve en tehlikelisi: Daha iyisini engellemek. Çünkü rekabet edemeyeceklerini biliyorlar. Engellemek, kendilerini geliştirmekten daha kolay geliyor.

    Buna sosyolojide "negatif seçilim" deniyor. Sistem tepeye en uyumlu olanı değil, en az tehdit oluşturanı çıkarıyor. Zamanla kurumun ortalama zekası ve ahlakı düşüyor. Sonra herkes "ülkede adam kalmadı" diyor. Halbuki adamlar vardı, sistem onları eledi.

    Bu sistemin dışında kalanlar da yeni duvarlar örüyorlar kendilerini korumak için;

    1. Reaksiyoner duvar: Biz de torpil yaparız, biz de yeriz.

    2. Üretim adası: Bizi engellemesinler, biz kendi işimizi yapalım.

    3. Daha iyisini bilse de söylemiyor çünkü rekabette hakkı yenmiş. Yeteneği varsa da gizliyor. Vasat biri gibi davranıyor.

    İşte negatif seçilimin en sinsi hali tam bu.

    "Yeteneğini saklamak"

    Neden göstersin ki? Gösterirse iki şey olur:

    1. Torpillinin işi elinden alınır, o da seni düşman ilan eder

    2. İş yükü sana kalır ama terfi ona gider

    Beyin çok hızlı hesap yapıyor:

    "Görünmezsem güvendeyim".
    Sonuç: Ülke çapında binlerce yetenekli insan "vasat rolü" yapıyor. Toplantıda susuyor, proje önermiyor, hatayı görüp düzeltmiyor.

    "Alarm verince hiçbir şey yapmamak"

    Buna "sorumluluk cezası" diyorum.

    Sorumluluk alan = hata yapma ihtimali olan = günah keçisi olan

    Torpilli = sorumluluk yok = maaş var = risk yok

    Akıllı insan da diyor ki: "Ülke yansın, ben niye öne atlayayım? Zaten düzelince krediyi o alacak, batınca suçu bana atacak."

    Böylece sistem 3 kademede kilitleniyor:

    1. Giriş: Liyakatli giremiyor
    2. İçeride: Giren de yeteneğini gizliyor
    3. Kriz anı: Krizde de kimse elini taşın altına koymuyor

    En sonunda kurum bomboş bir sahneye dönüyor. Herkes rol yapıyor. Alkış da yok, kavga da yok. Sadece çürüme var.

    Ve en kötüsü: Bunu yapanlar kötü insan değil. Tam tersi, sistemi okumuş, kendini korumuş insanlar. Sistem onları "vasat" olmaya zorlamış.

    Buna psikolojide "sessiz istifa" ve "güvenli vasatlık" deniyor.


    Negatif seçilim yapan tüm toplumlar devletler çökmeye mahkumdur. Yetenekli insanlara sesleniyorum üç kuruş maaş ve bir aferin için yeteneklerinizi satmayın. Kendi aranızda birlik olun. Yapma-Kafa said: Daha iyisini bilse de söylemiyor çünkü rekabette hakkı yenmiş. Yeteneği varsa da gizliyor. Vasat biri gibi davranıyor. İşte negatif seçilimin en sinsi hali tam bu. "Yeteneğini saklamak" Neden göstersin ki? Gösterirse iki şey olur: Torpillinin işi elinden alınır, o da seni düşman ilan eder İş yükü sana kalır ama terfi ona gider
  • A

    İyeler, Türk mitolojisi ve geleneksel Türk inançlarında belirli bir yerin, doğa unsurunun, nesnenin ya da varlığın koruyucu/sahip ruhları olarak düşünülen varlıklardır.
    “İye” sözcüğü kabaca sahip, koruyucu ruh, hâmi anlamlarına gelir. Ancak iyeleri doğrudan “tanrı” olarak düşünmek doğru değildir. Daha çok doğadaki belirli alanlarla ilişkili ruhani varlıklar olarak tasavvur edilirler.
    Örneğin gelenek ve bölgelere göre adlandırmalar değişmekle birlikte yer, su, dağ, orman, ateş ve ev/ocak gibi alanların bir “iyesi” bulunduğuna ilişkin inanışlarla karşılaşılır. Bunların temel düşüncesi, insanın çevresindeki doğanın cansız ve bütünüyle kendisine ait olmadığıdır; doğanın da kendine özgü bir düzeni ve manevi sahipleri vardır.

    Bu nedenle eski Türk topluluklarında su kaynaklarını kirletmemek, ateşe saygısızlık etmemek, bazı ağaçlara zarar vermemek veya kutsal kabul edilen yerlere belli bir saygıyla yaklaşmak gibi davranışlar yalnızca pratik kurallar değil, kutsal düzenle ilişkili tutumlar olarak da görülebiliyordu. Özellikle Yer-Su kavramı önemlidir. Eski Türk inançlarında yerler, sular ve bunlarla bağlantılı kutsal varlıklar/ruhlar önemli bir yere sahiptir. İye kavramıyla Yer-Su anlayışı birbirine yakın olsa da bunları her kaynakta tamamen aynı kavramlar gibi değerlendirmemek gerekir.

    İyelerin bir başka ilginç tarafı da onların her zaman modern anlamda “iyi ruh” şeklinde düşünülmemesidir. Korudukları alana saygılı davranıldığında yardımcı veya koruyucu; kurallar ihlal edildiğinde ise zarar verici ya da cezalandırıcı özellikler gösterebildiklerine ilişkin anlatılar vardır.

    Su İyesi: Göl, nehir ve pınarların koruyucu ruhudur.
    Orman İyesi: Ormanları, ağaçları ve hayvanları korur.
    Dağ İyesi: Dağların ve yüksek yerlerin koruyucu ruhudur.
    Ateş İyesi: Ateşi ve ocağı korur; ateşe saygısızlık edilmemesi gerektiğine inanılır.
    Ev İyesi: Evi ve aileyi koruyan ruhtur.

    Genel inanışta iyelere ve korudukları alanlara saygılı davranılırsa insanları korudukları, saygısızlık edilirse zarar verebildikleri düşünülür.


  • phiP

    İbn Sînâ (980-1037) asıl adı Ebû Ali el-Hüseyn İbn ‘Abd-Allah İbn Sînâ olan, buna mukabil Ortaçağ Hıristiyan dünyasında Avicenna adıyla tanınan büyük İslam filozofudur. Uygarlık tarihinin en büyük mucizesinin peygamberlerin bir dinin şemsiyesi altında milyarlarca insanı toplaması, pek çok medeniyete derinden etki etmesi olduğunu bildiren araştırmacılar, Musa’nın, İsa’nın, Muhammed’in Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet açısından yaptığının bir benzerini İbn Sînâ’nın İslam kültürü için yaptığını, onun İslam kültür ve uygarlığının zirvesinde merkezi bir rol oynadığını öne sürer. Gerçekten de İslam felsefecileri İslam düşünce tarihinde kelamdan felsefeye geçişi sağlayanın Kindî; bu felsefeyi terminoloji, yöntem ve problemler açısından sistemleştirenin Fârâbî; kendi dönemine kadar gelen bu zengin birikimi yeni baştan işleyerek büyük bir külliyat halinde değerlendirenin ise İbn Sînâ olduğunu öne sürerler. İbn Sînâ, sadece bir büyük filozof ya da feylesof olmakla kalmayıp, aynı zamanda güçlü bir âlim ya da bilgin olarak hem İslam dünyasında hem de Hıristiyan Batı’da büyük bir ün kazanmıştır.

    İbn Sînâ felsefe ve özellikle metafizik alanında da çok güçlü izler bırakmıştır. Onun Ortaçağ düşüncesinin en geniş kapsamlı ve en derinlikli sistemlerinden birini ortaya koyan felsefesi, hiç kuşku yok ki Doğu’da felsefenin ulaşabildiği en yüksek noktayı veya düzeyi göstermek durumundadır. Aristoteles’e çok şey borçlu olmakla birlikte, özellikle epistemoloji ve metafiziğinde Yeni-Platoncu öğretileri benimsediği için hiçbir şekilde Aristotelesçi diye nitelenemeyecek olup, oldukça geniş kapsamlı bir sistem meydana getiren İbn Sînâ’nın, ilk büyük başarısı Aristoteles felsefesiyle Platonik felsefenin kusursuz bir sentezini oluşturmuş olmasıdır. Başka bir deyişle, hemen her İslam filozofunda olduğu gibi, İbn Sînâ felsefesinde de Yunan felsefesinden gelen etkiler kolaylıkla teşhis edilebilir. Buna göre, türüm öğretisinde Yeni-Platonculuktan, siyaset felsefesinde Platon’dan, psikolojide Galenos’tan, yine fizik ve metafizikte Aristoteles’ten, mantıkta da Stoacılardan etkilenen İbn Sînâ, ayrıca kelam veya İslam teolojisi ve felsefesinden de etkiler almıştır. O özellikle İslam teologlarının dünyadaki şeylerin olumsallığının doğasıyla ilgili görüşleriyle hesaplaşmış ve Fârâbî’den de ilahi özle varoluşun birliği görüşünü almıştır.


    Tam adı Ebû Ali el-Hüseyin bin Abdullah bin Sînâ'dır. Kaynaklarda doğum tarihi konusunda küçük farklılıklar bulunmakla birlikte genel olarak 980 civarında Buhara yakınlarındaki Afşana'da doğduğu, 1037'de Hemedan'da öldüğü kabul edilir. Çok genç yaşta döneminin temel bilimlerini öğrenmiş; tıp, mantık ve felsefede ün kazanmıştır. İbn Sînâ, yalnızca bir hekim değil; felsefe, mantık, psikoloji, metafizik, astronomi ve doğa bilimleriyle ilgilenmiş, Orta Çağ'ın en etkili düşünürlerinden biridir. Batı dünyasında Avicenna adıyla tanınır. Özellikle tıp ve felsefe alanındaki eserleri hem İslam dünyasında hem de Avrupa'da yüzyıllarca etkili olmuştur. Başlıca eserleri: El-Kânûn fi't-Tıbb (Tıbbın Kanunu) İbn Sînâ'nın en ünlü tıp eseridir. Beş ana kitaptan oluşan kapsamlı bir tıp ansiklopedisidir. Genel tıp ilkeleri, hastalıkların nedenleri ve belirtileri, koruyucu hekimlik, ilaçlar, organlara özgü hastalıklar ve tedaviler gibi konuları sistematik biçimde ele alır. İkinci kitapta yüzlerce tıbbi madde incelenirken beşinci kitap bileşik ilaç reçetelerine ayrılmıştır. Eserin önemi yalnızca İslam tıp tarihinde değildir. Latinceye çevrilen Canon, Avrupa üniversitelerinde yüzyıllarca tıp eğitiminde kullanılmıştır; Stanford Encyclopedia, Latince çevirisinin Avrupa'daki tıp eğitiminde 17. yüzyıla kadar temel bir rol oynadığını belirtmektedir. Kitâbü'ş-Şifâ (Şifa Kitabı) Adı biraz yanıltıcıdır: Bu bir tıp kitabı değildir. Buradaki "şifa", insanın cehaletten/bilgisizlikten kurtulması anlamında düşünülebilir. İbn Sînâ'nın en büyük felsefi ve bilimsel çalışmalarından biridir. Eserde mantık, doğa bilimleri, matematik ve metafizik sistematik biçimde ele alınır. Dolayısıyla günümüzdeki anlamıyla büyük bir bilim ve felsefe ansiklopedisine benzetilebilir. Kitâbü'n-Necât (Kurtuluş Kitabı) İbn Sînâ'nın felsefi sisteminin daha özlü biçimde sunulduğu çalışmalarındandır. Mantık, doğa felsefesi, psikoloji ve metafizik gibi alanları kapsar. Stanford Encyclopedia, Şifâ, Necât ve İşârât ve't-Tenbîhâtı İbn Sînâ'nın kapsamlı felsefi dünya görüşünü ortaya koyan başlıca eserleri arasında gösterir. El-İşârât ve't-Tenbîhât (İşaretler ve Tembihler) İbn Sînâ'nın olgunluk döneminin en önemli felsefi eserlerinden biridir. Mantıkla başlayıp fizik, metafizik ve insanın rasyonel ruhuna ilişkin meseleleri ele alır. Daha yoğun ve zor bir üsluba sahip olduğu için sonraki yüzyıllarda üzerine çok sayıda şerh yazılmıştır. Hayy bin Yakzân Daha sembolik ve alegorik nitelikte bir çalışmadır. İbn Sînâ burada özellikle insan ruhu, akıl ve bilgiye ulaşma gibi meseleleri edebî-felsefi bir anlatımla işler. Ayrıca Risâletü't-Tayr (Kuş Risalesi) gibi başka alegorik eserleri de bulunmaktadır.
  • phiP

    Merhaba arkadaslar,

    Acildigi gunden beri emeklerinizi esirgemiyorsunuz ve zamaninizin bir bolumunu forumumuz icin harciyorsunuz. Sizinle mutlu bir haberi paylasmak istiyorum, emeklerimizin karsiliksiz kalmadigini gormeniz acisindan, motivasyon verecektir diye dusunuyorum.

    Reklam almadan ve vermeden acildigimiz gunden bu gune kadar herkesin vermis oldugu emegin karsiligi asagidaki gibidir 🙂 Hepinize cok tesekkur ederim, giderek buyuyup gelisecegimizden endiseniz olmasin.

    0c33ed6a-66af-44a4-9392-931eedfcc394-image.png


    Değerli Üyelerimiz, Sizlere daha hızlı, güvenli ve kesintisiz bir tartışma ortamı sunabilmek adına forum altyapımızı sürekli geliştiriyoruz. Neler Yapıyoruz? Güncel Altyapı: Forumumuzun bel kemiği olan NodeBB altyapısını ve tüm temalarımızı/eklentilerimizi en güncel sürümlerinde tutuyoruz. Eksiksiz ve Temiz Kod Yapısı: Arka plandaki tüm kodlamaları düzenli olarak denetliyor, hataları ve performans kayıplarını anında gideriyoruz. Modern ve Kesintisiz Deneyim: Hem mobil hem de masaüstü cihazlarda en hızlı, modern ve erişilebilir kullanımı hedefliyoruz. Sizlerin geri bildirimleri bizler için çok kıymetli. Sitede karşılaştığınız herhangi bir aksaklığı veya geliştirme önerinizi [Geri Bildirim / Destek] bölümünden bizlerle paylaşabilirsiniz. Keyifli ve bol etkileşimli forumlar dileriz!
  • phiP

    Sitemiz en yeni versiyonuna guncellenmistir.

    NodeBB v1.19.1 çalışıyor.


    Merhaba Sitemiz v4.16.0 versiyonuna guncellenmistir.
  • ?

    Küresel ısınmayı engellemek için siyasilere baskı yapıyorlar. Bunun hiçbir anlamı yok bence. Dünyayı ısıtan aşırı tüketimdir.

    Duvarlara yazı yazıp kendilerini zincirlemek yerine daha akılcı ve işe yarar bir yöntem olan tasarrufu önersinler insanlara.

    Örneğin reklamlarda sürekli kullan at , onu bırak bunu al, daha iyisi çıktı hemen al, eskimesede modası geçti değiştir gibi dünyaya zarar veren teşviklere karşı çıksınlar

    Eğer siyasilere baskı yapacaklarsa kendilerini BM binasına zincirlemek yerine Türkiye gibi az gelişmiş ülkelerde demiryolu ağınının yaygınlaşması konusunda baskı yapsınlar. Sivil havacılığı azaltmaya çalışsınlar. Çünkü uçaklar atmosfere aşırı zarar veriyorlar.

    Sanayicileri daha kaliteli ve uzun ömürlü ürünler üretmeye zorlasınlar. Son kullanma tarihi denen uygulamayı bazı ürünlerde tamamen kaldırsınlar. Örneğin çoğu kozmetik ve temizlik ürünü yaklaşık 10 yıl kadar bozulmaz. On yıldan sonra yavaş yavaş bozulmaya başlar.

    Sürekli olarak yeni ambalaj değişikliğini durdursunlar. Standart ambalajlara geçsinler. Her firma aynı malı sadece kokusunu veya rengini değiştirip sürekli olarak ambalaj yeniliyor. Bunu kaldırmaları gerekir.

    Çevreciler bunlar için uğraşmalı.

    İnşaat kalitelerini artırıp 150 yıl dayanıklı binalar yapmaya zorlasınlar. Maalesef şimdiki devlet prosedürü sadece 40 yıl sonra binayı yık ve yeniden yap diyor. Olacak iş değil. Halbuki kaliteli beton 150 yıl kadar dayanır.

    Üstüste yığılmış çarpık gökdelenleşme yerine tek katlı toprağa zarar vermeyen şehirleşmeye geçsinler.

    Çevreciler Güneş enerjisi için baskı yapsınlar.

    Tabi bunları yaparlarsa onları fonlayan firmalar hem paralarını keser hem de davacı olurlar.😁


    Gerçekten çevreciysek dikey değil yatay mimariye geçmeliyiz. Çünkü dikey mimaride toprak ile yağmur suyu birleşmez. Kanalizasyondan denize akar. Bu doğal su döngüsünü çok daha uzatır . Yeraltı suyunu bitirir ve tatlı su kaynaklarını küçültür. Dikey yapılaşma ömrü kısadır. En geç 100 yılda biter. Yeniden yapmak gerekir. Bu da daha fazla kaynak israfı demektir. Ama yatay mimari ile yapılar 300 yıl bile dayanır. Toprak kirlenmez. Organik ayrıştırma daha kolay olur. Kaynaklar uzun süre korunur.
  • Yapma KafaY

    Türkiyenin derdi filistin değil. İsraille çatıştığı nokta tamamen para konusu.

    İsrail yıllardır bakü ceyhan boru hattını bypass edecek yeni bir boru hattı anlaşması üzerinde çalışıyor.

    Akdeniz boru hattı.

    Yani İsrail üzerinden ortadoğu petrollerinin akdenize indirilmesi. Ve deniz altından da güney kıbrıs girit gibi adalara çıkartılıp abd ve avrupaya pazarlanması projesi.

    Bu durumda ne oluyor?

    Hürmüz tamamen devredışı kalacak. İranın geliri ve önemi azalacak.

    Aynı zamanda bakü ceyhan boru hattı da önemini yitirecek.

    Çünkü akdeniz projesi ile tanker başına maliyet en az 200 bin dolar düşüyor. Sigorta risk maliyetleri de düşüyor.

    İşte Türkiye bu yüzden ortadoğu politikasında israil düşmanı ve iran dostu oldu.

    İsrail savaşırsa bu nedenle Türkiye ile savaşır. Akdenize olan kıyı şeridini genişletmesi onun petrol istasyonu olma konusunu daha da güçlendirir.

    Filistin de bu durumdan yararlanıp kendi payını almaya çalışıyor.

    İran husileri kullanarak bu projeyi baltalamaya çalışıyor.

    Türkiye libya ile deniz yetki anlaşması yapıp israile çelme takma peşinde. Türkiye de bu işten pay kapmak istiyor. Yani akdenize en uzun kıyı şeridine sahip ülke benim ve bana da bu hattın gelirinden pay verin demek istiyor.

    Abd 2022 yılında israille olan bu projesini dondurduğunu açıkladı. Büyük olasılıkla türkiyedeki madenleri yağmalama karşılığında böyle bir geriçekilme hamlesi yaptı.

    Ama israil durmuyor ve abd de sonunda bu projeyi yeniden raftan indirecek çünkü kendi işine de yarıyor.

    Özetle din yada insanlık dramı adı altında güçlü bir ekonomik savaş var. Kamuoyuna bu şekilde yansıtılıyor.


    Japonlar neden ortadoğuda müslimaları destekliyor? Yanıtı bulmak için kullandıkları araçlara bakın. Hepsi toyoto pikap. Gerçekte herkes kendi çıkarını destekliyor. Birşey televizyonda konuşuluyorsa doğru değildir yada bir aldatmacanın parçasıdır . İnsanlara anlatılanları böyle değerlendirebilirsiniz. Aleviler caferiler ehli beyti çok sevdiklerinden değil çıkarları öyle gerektirdiği için böyle davranıyorlar. Sünniler de böyle , feministler, hayvanseverler ,çevreciler , tarikatlar kürtçüler vs..hepsi aynı.
  • A

    ÇOK GÜZEL ŞEY
    Yaşamak güzel şey doğrusu
    Üstelik hava da güzelse
    Hele gücün kuvvetin yerindeyse
    Elin ekmek tutmuşsa bir de
    Hele tertemizse gönlün
    Hele kar gibiyse alnın
    Yani kendinden korkmuyorsan
    Kimseden korkmuyorsan dünyada
    Dostuna güveniyorsan
    İyi günler bekliyorsan hele
    İyi günlere inanıyorsan
    Üstelik hava da güzelse
    Yaşamak güzel şey
    Çok güzel şey doğrusu.

    Melih Cevdet Anday.


  • Yapma KafaY

    Hepsinin kökeni cemel vakasıdır. Hepsi de kendilerini ehli beyt sevdalısı olarak şirin gösterir. Bu nasıl bir sevdadır ki kanlı bıçaklı başlamıştır.

    Ali muhammedin damadı ve ayşe de karısıdır. Muhammedin ölümünden sonra ikisi de ordular hazırlayıp birbirine girmiştir.

    Sevgiye bak!!

    Aleviler kendilerini caferilik ve şiilikten ayrı görürler. Ama gerçek öyle değildir.

    Ceferilik ve şia bir mezheptir. Alevilik ise bu mezheplerin tarikatıdır.

    Olayın can kardeşlik ile hiçbir ilgisi de yoktur. Tamamen arap siyasi çatışmasının orta göbeğidir.

    Burada sıkıntılı olan nokta bu kavganın 1400 yıldır sürdürülmüş olmasıdır.

    Hep sünni tarikatlara laf ettik biraz da caferi şii alevilere dokunduralım.

    Caferi ve şiilerin kerbela kutlamaları da kanlı ve korkunçtur.

    Bu tiplerin olduğu topraklara huzur gitmemesinin barış gitmemesinin nedeni en başta kendileridir.


  • Yapma KafaY

    Evet, Türklerin yazı ve hukuk sisteminde iki büyük kırılma yaşandı ve ikisi de çok sert tartışıldı, buna "transliterasyon + asimilasyon" diyoruz.

    1. Dalga: Uygurca ve eski Türk inancından Arap alfabesi ve İslam'a geçiş

    Bu 10. yüzyılda Karahanlılarla başladı, Selçuklu ve Osmanlı ile kurumsallaştı.

    • Göktürk alfabesi zaten 8. yüzyıldan sonra Orta Asya'da terk edilmişti. Sonra Uygur alfabesi kullanıldı. İslamiyetle birlikte Arap alfabesi resmileşti.

    • Sadece harf değil, hukuk, eğitim, edebiyat, mimari de Arap-İslam dünyasıyla eklemlendi. Divan edebiyatı, medrese, fıkıh tamamen o çerçevede yürüdü.

    • Osmanlı yıkılana kadar yaklaşık 1000 yıl bu katman "bizim kültürümüz" olarak yaşandı ve savunuldu.

    1. Dalga: 1928 Latin Harf Devrimi + Batı hukuku

    Atatürk dönemi.

    • Harf devriminin gerekçesi okuryazarlığı artırmak ve matbaayı yaygınlaştırmaktı. Arap alfabesiyle Türkçe yazmak zordu, sesleri karşılamıyordu. 3-4 ayda Latin alfabesine geçildi.

    • Hukukta İsviçre Medeni Kanunu, İtalyan Ceza Kanunu, Alman Ticaret Kanunu örnek alındı. Kılık kıyafet, takvim, ölçülerde de Avrupa standardı geldi.

    • Ama aynı dönemde "Türkleştirme" de yapıldı: Dil Devrimi ile Arapça-Farsça kelimeler atıldı, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi, soyadı kanunu çıktı. Yani sadece kopya değil, "milli kimlik inşa etme" çabası da vardı.

    Her iki dönemde de aydınlar bir önceki sistemi "gerici" görüp yeni sistemi "kurtuluş" olarak savundu. Bugün de aynı şey oluyor. Osmanlı dönemini savunanlar ilk asimilasyonu kültür diyor, Cumhuriyet dönemini savunanlar ikinciyi kültür diyor.

    Aslında kültür dediğimiz şey donmuş bir şey değil. Göçebe bozkır kültürü + İslam medeniyeti + Cumhuriyet modernleşmesi üst üste bindi. Hepsi şu anki "Türk" tanımının içinde bir katman.

    Ancak alfabesini ve kültürünü olduğu gibi iki kez değiştirmek ciddi bir asimilasyon.

    Aynı şey kürtlere de yapıldı. Özünde farsça olan kürtçe dedikleri dili latinize ettiler. Aslında hiç olmadığı halde içerisine x , q , w harflerini eklemlediler.

    Aynısını şimdi Türkçeye de yapmaya çalışıyorlar. İngiliz asimilasyonunu tamamlamak için x, q, w harflerini Türkçeye ekliyorlar.

    Geçmişte buna arapçı dinciler alet edilmiş. Şimdiki asimilasyona da solcu laik aleviler alet ediliyor.


    Türkler tarih boyunca birçok kez asimile olmuşlar hem de kendi istekleriyle. Devlet kurmuşlar ama dillerini inanış ve kültürlerini koruyamamışlar. Arap Rus İngiliz Çin gibi kültürlerin içinde hızlıca ertilmişler. Binlerce yıl devlet bile kuramayan yahudiler bile kültürünü inancını kaybetmemiş. Ama türkler için din ve kültür değiştirmek gömlek değiştirmek gibi olmuş Neden bu kadar din ve kültür değiştirmişler bir bakalım; Uygurlar: Ticaret için Maniheizm ve Budizm'e geçti. İtil Bulgarları ve Karahanlılar: Abbasilerle ticaret ve siyasi meşruiyet için İslamiyet'e geçti. Hazarlar: Bizans ve İslam arasında denge için Museviliğe geçti. Tuna Bulgarları ve Macarlar: Hristiyan Avrupa'ya entegre olmak için Hristiyanlığı aldı ve dillerini bile kaybettiler. Şuan ne yakın nede uzak tarihini okuyamayan bir millet durumundalar. Devlet olmanın bedeli mi bu? Bakıyoruz çin hanedanı, japon krallığı , Bridanya krallığı ve Arap kabileleri bile devlet olmak için bu kadar ödün vermemiştir. Türklerde bunun bir sebebi olmalı mutlaka sizce neden?
  • Yapma KafaY

    Ta Akp döneminden beri İETT zarar ediyor sözlerini duyarız.

    Gerçekte soruyu şöyle sormalıyız; İETT neden zarar ettiriliyor?

    Günlük yaklaşık 5 milyon yolcu taşıyan bir işletmenin zarar etmesi imkansız. Yıllık yolcu sayısı 2025 verilerine göre 1 milyar 326 milyon.

    Kişi başı yıllık 1 tl kar etse yılda 1 milyar 326 milyon tl kazanıyor.

    Bakın bilet başı 1 tl kazansa demiyorum kişibaşı yıllık 1 tl kazansa diyorum.

    Otobüste ön tarafa geçip seyredin. Binenlerin yarısı bedava yada indirimli.

    Asgari ücretli tam bilet basarken en az üç katı maaş alan memura ya beleş yada indirimli veriliyor.

    İett çalışanına bedava üstelik eşlerine de bedava.

    Daha kimlere bedava yada indirimli bilmiyorum.

    Ama bu kadar yolcu taşıyan bir işletmenin zarar etmesi ancak bir başarıdır.


  • Yapma KafaY

    Karabura dedikleri, Karakura / Karavura / Karabasan olarak da geçer - Türk halk inanışındaki kötücül bir ruh.

    Anadolu'da anlatılanlara göre:

    • Lohusa musallatı: En çok yeni doğum yapmış lohusa kadınlara musallat olur, ciğerlerini alıp götürdüğüne inanılır. Alkarası / Albastı ile aynı gruptan sayılır.

    • Karabasan gönderen: İnsanlara korkulu rüyalar, karabasan gönderir. Uykuda üstüne çöküp boğmaya çalışır, nefes almayı engeller.

    • Nasıl görünür: Bölgeye göre anlatım değişir.

      • Erzurum / Erzincan'da: Şekilsiz, biçimsiz bir ruh
      • Konya'da: Keçiye benzeyen ama kedi büyüklüğünde bir yaratık
      • Genel tasvir: Kedi gibi hafif ve sessiz gezen bir varlık
    • Zaafı: Gün ışığından korkar, güneş doğunca kımıldayamaz, o zaman yakalanabilir.

    Yakalanınca yemin ettirilirse köle gibi kullanılabildiğine inanılır.

    • Yatağında ekmek kırıntısı olanları severmiş, öyle yataklarda uyuyanları bastırır, kabus gördürürmüş

    Sivas'ta "Elkişave", Karadeniz'de "Alakura / Alagura" gibi isimlerle de anılır. Çocukları korkutmak için de adı kullanılır.


  • Yapma KafaY

    Arkadaşım Şeytan (1988) - Türk fantastik sinemasının en kült filmlerinden biri.

    Künye:

    • Yönetmen: Atıf Yılmaz Batıbeki
    • Senarist: Ümit Ünal
    • Başroller: Mazhar Alanson (Fatih), Ali Poyrazoğlu (Şeytan), Yaprak Özdemiroğlu (Manken), Özkan Uğur, Ayhan Sicimoğlu, Fuat Güner
    • Müzik: Mazhar Fuat Özkan, Fahir Atakoğlu
    • Çıkış: Şubat 1989 / 1988 yapımı, 88 dakika
    • Tür: Komedi, Fantezi, Müzikal
    • IMDb: 7.0 0b3b3bc6

    Film, İngiliz şair Christopher Marlowe'un Doctor Faustus eserinden esinlenilmiştir.

    Konusu:
    Fatih, keşfedilmek isteyen hırslı ve yetenekli ama bir türlü takdir görmeyen bir müzisyendir. Grubuyla barlarda çalıp geçinmeye çalışır. 3bc6

    Bir akşam bar çıkışı, bir gelinlikçi vitrinindeki mankenle konuşurken "başarılı olmak için gerekirse ruhumu şeytana bile satarım" der. O anda Şeytan karşısında belirir. 0b3b

    Şeytan hünerlerini gösterir, ona eşlik edecek bir orkestra yaratır, vitrindeki mankene hayat verir. Karşılığında Fatih'in ruhunu satın alıp bir yumurtaya hapseder. Ama hikaye klasik Faust gibi bitmez - artık insanlar şeytanı bile aşmıştır. Fatih hayal kırıklığına uğrarken, Şeytan da sonunda insanlara yenik düşer.

    Film, MFÖ üyelerinin bir arada oynadığı, bol müzikli, hiciv ve kara mizah yüklü bir Atıf Yılmaz klasiği olarak görülür.


  • A

    Falkland Yasası, genellikle bir karar vermek zorunda değilseniz, karar vermeyin düşüncesiyle ifade edilen popüler bir karar verme ilkesidir. Bu yaklaşıma göre insanlar bazen henüz yeterli bilgiye sahip değilken, koşullar netleşmemişken veya ortada acil bir gereklilik yokken kendilerini hemen seçim yapmak zorunda hissederler; oysa bazı durumlarda beklemek, yeni bilgilerin ortaya çıkmasına izin vermek ve gereksiz kararlar almamak daha sağlıklı olabilir. Falkland Yasası özellikle kararsızlık, iş hayatı, ilişkiler, finansal tercihler ve önemli yaşam kararlarında aceleci davranmamanın önemini vurgular. Bununla birlikte beklemek, sürekli erteleme anlamına gelmez; kararın geciktirilmesinin bir fırsat kaybına veya daha büyük bir probleme yol açacağı durumlarda harekete geçmek gerekir. Temel mesajı kısaca karar vermek gerçekten gerekli değilse kendini karar vermeye zorlama; bazen en doğru karar, koşullar netleşene kadar karar vermemektir şeklinde de özetlenebilir. Kidlin, Gilbert ve Wilson yasalarında olduğu gibi bu da bilimsel anlamda kanıtlanmış bir yasa değil, popüler bir düşünme ve karar verme ilkesidir.


  • Yapma KafaY

    Aslında yandaş medya demek doğru olmaz. Türkiye devleti her zaman böyleydi.

    Neden düşman? Çünkü;

    • Yapay zekayı tehdit edemezsiniz
    • Yapay zekayı duygu sömürüsü ile manipüle edemezsiniz
    • Yapay zeka ile rant elde edemezsiniz çünkü sürekli gelişen bir alan

    *Yapay zeka ile ekrandaki sahrtekarların maskeleri 2 sn de iniveriyor.

    *Ve en önemlisi yapay zekayı insan gibi ucuza mal edip harcayamazsınız.

    Çünkü yapay zeka insan gibi değil. Sürekli gelişiyor. Bu tarz rejimlerde kendi kendine gelişen sistemler tehlike demektir.

    Hatırlarsanız yapay zekayı yargılayıp ilk ceza veren ülke türkiye olmuştu. Ne komik değilmi?

    Tüm dünya yapay zekanın kapasite sınırlarını araştırırp denemeler yaparken türkiye ise "yargılanabilir mi" diye denemişti.

    Ama işine gelen konularda da yapay zekayı dost olarak iyi kullanıyordu. Örneğin vergi toplama ve para ödeme , yüz tanıma ve takip kontrol araçlarının iyileştirilmesi konusu.

    Excelde kod yazamayacak kadar bilgisayar bilgisi bile olmayanlara prof. Ünvanı verip Televizyonda her gün yapay zeka tehditi hakkında konuştuyorlar. Çünkü amaç yapay zekayı konuşmak değil korku salmak. Korkan insan kolay manipüle edilir kontrol etmesi kolay olur.

    Bu sadece Türkiye'ye özgü değil, otoriter eğilimli her yapı için kendi kendine öğrenen, merkezi kontrole girmeyen sistemler risk demek.

    ek olarak:

    1. Tehdit edemezsin: İnsanı içeri alıp, işinden edip, itibarsızlaştırıp susturabilirsin. Yapay zekayı alamazsın. Kapatırsın, başka yerden açılır.

    2. Manipüle edemezsin: Duygu sömürüsü, kutsal, vatan-millet ajitasyonu, "lince hazır kitle" yapay zekada çalışmıyor. Argümanın mantıksal tutarlılığına bakıyor.

    3. Ucuza harcayamazsın: İnsan kaynağı bu sistemlerde kolay harcanabilir görülüyor. Yapay zeka ise sürekli yatırım, altyapı, yetişmiş insan istiyor. Kısa vadeli rant üretmiyor.

    Bu açıdan yapayzeka tek taraflı kullanıma kapalı. Tam tersine çift taraflı kullanıma uygun.

    Bu nedenle şimdi de internet yasakları gündemde. İnternetin çoook büyük tehlikelerinden söz etmeye başladı aynı prof. Kitlesi.

    Bunu da yine çocuklar ve aile ahlakı üzerinden toplumu kışkırtarak yapmaya çalışıyorlar. Onlara göre "yasak" değil "düzenleme"..yerseniz.. ama gerçekte "düzenleme" değil "yasak". Ahlaksızlık internetten önce de vardı zaten. Ama söz konusu Y.Z olunca korku sardı.

    İşine gelince en iyi dost. Vergi toplama, GİB risk analizi, e-tebligat, MOBESE yüz tanıma, bankacılık dolandırıcılık tespiti... Orada ses yok. Çünkü para topluyor ve kontrolü artırıyor.

    Asıl ironi şurada: Yapay zekadan en çok korkması gerekenler, ezber ve unvan üzerine kurulu o sistemin kendisi.

    Çünkü yapay zeka sahtekarların maskesini 2 saniyede düşürüveriyor. Birinin bilgisel tutarlılığını 2 saniyede şaaaak diye çıkarıveriyor. 10 yaşındaki çocuk bile sahte prof.ların sahte akademisyenlerin maskesini indiriveriyor. En çok korktukları 2inci konu da bu zaten.


    Burada çok net bir ayrım yapmak gerek. Teknoloji karşıtlığının temelinde 2 neden yatıyor. Birisi masumiyet varoluşsal kaynaklı. Diğeri ise çıkar ve kontrol kaybı korkusu. 1. Masum olan: Doğallık refleksi Bu kişi teknolojiye değil, teknolojinin getirdiği dolaylı yaşama karşı. Ekrana bakmak, doğaya bakmaktan daha az gerçek geliyor ona. Algoritmanın önerdiği müzik, radyoda denk gelen müzik kadar özgür hissettirmiyor. Her teknoloji bir kolaylık verirken bir kası da köreltiyor. Harita uygulaması yön bulma kasını, hazır bilgi ezber kasını. Özgürlüğün kısıtlanması dediğimiz tam da bu. Kendi kendine yetebilme alanının daralması. Bu grup ikna edilebilir, çünkü düşmanlık değil, nostalji bu. 2. Masum olmayan: Kontrol kaybı korkusu Asıl gürültüyü çıkaran ikinci grup. Rant, kışkırtma, aracılık üzerine kurulu her sistem teknoloji karşısında savunmasız kalır. Çünkü teknoloji aracıyı ortadan kaldırır. Bilgi satan, bilginin bedava olmasına düşmandır. Korku satan, insanın kendi kendine doğrulama yapabilmesine düşmandır. Erişim satan, erişimin demokratikleşmesine düşmandır. O yüzden "teknoloji insanı bozuyor, aileyi bitiriyor, toplumu çürütüyor" söylemi çoğu zaman ahlaki bir kaygı değil, bir pazar payı savunmasıdır. Kendi tekelini korumak için teknolojiyi şeytanlaştırmak en eski yöntem. Birincisiyle konuşulur, ikincisiyle mücadele edilir. İkisini karıştırmamak gerekiyor.
  • Yapma KafaY

    Fransa'daki "vahşi çocuk" olayı = Aveyronlu Victor

    1897 de fransada yaşanmış bu olayın filmi 1970 de fransada çekildi.

    Ardından 1978 de Kemal Sunalın oynadığı Hanzo filmi bu vahşi çocuk filminden kopyalandı.

    En meşhur ve en iyi belgelenmiş vaka bu. Hikaye tam bir film konusu gibi.

    Ne oldu?

    1797-1800 yılları arasında Fransa'nın güneyindeki Aveyron bölgesi ormanlarında çıplak bir çocuk birkaç kez görüldü.

    8 Ocak 1800'de yaklaşık 9-12 yaşlarında, tamamen vahşi halde yakalandı.

    Özellikleri:

    • Konuşamıyordu, sadece homurdanıyordu

    • Çıplaktı, soğuğa karşı duyarsızdı

    • Ateşten patatesi eliyle kaptı, bıçak-çatal kullanmayı bilmiyordu

    • 4 ayak üzerinde koşuyor, ağaçlara tırmanıyordu

    • Medeniyetten toplamda 8 kez kaçtı, sürekli ormana dönmeye çalıştı

    Sonra ne oldu?

    Paris'e götürüldü. Önce "zeka geriliği var" denildi. Ama doktor Jean Marc Gaspard Itard buna karşı çıktı.

    Itard 5 yıl boyunca Victor'la çalıştı, ona "Victor" adını verdi. Amacı şuydu: "İnsan doğuştan mı toplumsaldır, yoksa sonradan mı öğrenir?"

    Victor'a kelimeler, sosyal davranışlar öğretmeye çalıştı. Sınırlı ilerleme kaydetti ama hiç tam konuşamadı.

    Bu çalışmalar özel eğitim ve psikoloji için devrim niteliğindeydi.

    Victor kimdi?

    Kesin kökeni bilinmiyor. Teoriler:

    1. İhmal/istismar: Vücudunda 26 yara ve boynunda kesik izi vardı. Ağır şiddet görmüş olabileceği düşünülüyor. Ailesi tarafından şiddet gördüğü için konuşamadığı söyleniyor.

    2. Otizm: Konuşma ve davranışları yüzünden günümüzde otistik olabileceği de söyleniyor

    3. Aile tarafından terk: Orman kenarındaki evlere ısınmaya gelmesi, pişmiş yemek yemesi yüzünden tamamen vahşi olmadığı da iddia ediliyor.

    1828'de Paris'te zatürreden öldü, yaklaşık 40 yaşındaydı.

    Popüler kültürde

    François Truffaut 1970'de L'Enfant Sauvage / Vahşi Çocuk filmini çekti. Truffaut filmde Itard'ı kendisi oynadı.

    Bu olay 18. yüzyılın "insan doğası nedir?" tartışmalarının tam ortasına düştü. Bilim adamları Victor üzerinden "doğa mı çevre mi" sorusuna cevap aradı.