İçeriğe atla

World

Topics from outside of this forum. Views and opinions represented here may not reflect those of this forum and its members.

A world of content at your fingertips…

Think of this as your global discovery feed. It brings together interesting discussions from across the web and other communities, all in one place.

While you can browse what's trending now, the best way to use this feed is to make it your own. By creating an account, you can follow specific creators and topics to filter out the noise and see only what matters to you.

Ready to dive in? Create an account to start following others, get notified when people reply to you, and save your favorite finds.

Kayıt Ol Giriş
  • ?

    Özellikle Türkiye'de şiddetli bir şekilde ve biraz daha hafifçe diğer müslüman ülkelerde görülen bu karşı cinse açlık duygusu sapıklık mıdır?

    Yani iki karşı cins yolda bile karşılaşsa akla ilk gelen cinsellik midir keşke insanların aklını okuyup bunu bilebilseydim.

    Davranış şekilleri ve tepkilere bakarak çoğu davranış bozukluğunun aslında bu cinsel açlık duygusundan kaynaklandığını düşünüyorum.

    Bunun bir kısmı çoğrafyadan kaynaklı genetik etkilere bağlanabilir ama önemli bir kısmı da eğitim ve öğretim şeklinden kaynaklıdır.

    Tanımadığı her erkeğe tecevüzcü gözüyle bakan yada tanımadığı her kadına orospu gözüyle bakılan bir toplumun bilinç altı Londra kanalizasyonu gibi olmuştur.

    Ben toplumdaki iletişimsizlik , intikam alma isteği, birbirinin kuyusunu kazma , aşağılama , kıskanma gibi davranışların temelinde bu giderilmemiş cinsel açlığın yattığını düşünüyorum.

    Bu yüzden de evliliklerin sağlıklı yürümediği ve kısa süre sonra intikam , kavga ve entrikaya dönüştüğünü düşünmeye başladım.

    Aslında bu durum cinsel açlık da olmayabilir. Belki tanım yanıltıcı olmuştur. Karşı cinse olan duygusal açlık diyelim.


    Evet beyin tam bir dopamin endorfin bağımlısıdır. Önce küçük dozlarda bir gülüş ile başlar sonra yetmez daha fazlasını ister. Beynin olayları normalleştirme güdüsü yüzünden olur bu. Geri dönüşü yoktur. Sonra altın vuruşa kadar daha fazlasını ister. Milyarderlerin de durumu böyledir. 20 bin yıl yetecek parayı kazandıkları halde daha fazlasını isterler. Bu durum beynin dopamin salgısını üretme şekliyle ilgili. Kimi insan mesleğine aşıktır hiçbirşey kazanmasa da işini yaparak mutlu olur. Kimi çok para kazanarak kendini bu hormona bağımlı yapar. Kimi çok yemek yiyerek mutlu olur. İnsanların çoğu dopamin salgısını en kolay yol olan cinsel açlık ve ilgi arsızlığını tatmin ederek salgılatır. Bu öğrenilen bir yoldur. Pratikte bazı yöntemlerle değiştirilebilir. Madde bağımlılığının temelinde de bu yatar. Beyin dopamin salgısını ne ile eşleştirirse onu ister. Vazgeçmesi zordur. Bu konuda uzman destek ve güçlü irade gerekir. Aslında cinsellik en kolay öğrenilen dopamin salgılama yoludur. Ne tuhaftır ki islam ve ortadoğu dinleri bunu yasaklamayı seçmiştir.
  • Yapma KafaY

    Fikir belirtmek için her konuda uzman olmak gerekmez. Her konuda bir görüş ,gözlem ,düşünce yada farkındalığınız olabilir. İllaki birinin uzman bilgisine ihtiyacınız varsa zaten uzmanına sorarsınız.

    Forumlara yada X twitter gibi uygulamalara insanlar neden yazarlar. Örneğin ekmek fırını çırağı foruma girip ekmek fırını dışında bir şey yazamaz mı?

    Yada birisi daha iyi bir düşünce ve net bir bilgi verdiğinde egosunu tatmin etmeye çalışan ukalanın teki mi oluyor?

    Siz neden forumlara yazıyorsunuz?

    Mesajlaşırken böyle duygulara kapılıyormusunuz?


    @Yapma-Kafa said: Fikir belirtmek için her konuda uzman olmak gerekmez. Her konuda bir görüş ,gözlem ,düşünce yada farkındalığınız olabilir. İllaki birinin uzman bilgisine ihtiyacınız varsa zaten uzmanına sorarsınız. Forumlara yada X twitter gibi uygulamalara insanlar neden yazarlar. Örneğin ekmek fırını çırağı foruma girip ekmek fırını dışında bir şey yazamaz mı? Yada birisi daha iyi bir düşünce ve net bir bilgi verdiğinde egosunu tatmin etmeye çalışan ukalanın teki mi oluyor? Siz neden forumlara yazıyorsunuz? Mesajlaşırken böyle duygulara kapılıyormusunuz? Uzmanlara soru sormak ücrete tabi. Danışma ücreti diye birşey var. Saatlik ücretleri asgari ücretlinin günlüğünün çok üzerinde. Yapay zeka ise çok hata yapıyor. Bilgimiz yoksa yanlış yönlendiriyor. Forumlarda sorulan soruları biliyorsam cevap veriyorum. Bilmiyorsam bu sefer ben soru soruyorum. Hatalı cevaplarımızı zaten bilenler düzeltiyorlar.
  • K

    Bir araştırmaya göre, Elon Musk'un 2022´de Twitter'ı devralmasından bu yana Yahudi karşıtı tweetlerin iki kattan fazla arttığı ortaya çıktı.

    Ben x/twitteri çöplük olarak görüyorum, çünkü nerede ipini koparan, hastalıklı, ego delisi ve kara propaganda yapmak isteyen varsa, alayı orada. Her zibili orada bulmak mümkün. Adamakıllı, düzgün bilgiler yok değil ancak bunlar azınlıkta, çünkü oraya üye olanların çoğunun ego tatmini, çokbilmişlik ve kara propağanda yapmaktan başka gayeleri yok.

    Kaynak:

    https://www.faz.net/aktuell/feuilleton/medien/twitter-als-musk-kam-verdoppelten-sich-die-antisemitischen-tweets-18765722.html


    @kereste twittera zorla çağıran yok ki. Beğenmezsen yazma. 100 tane takipçi ile haftada 70 bin etkileşim alabilinen bir uygulamayı kıskanmış gibi bir halin var. Ayrıca kimse yahudileri onaylamak takdir etmek zorunda değil. Yahudilerin google uygulaması tüm dünyanın verilerini toplayıp çarpıtarak yayınlasın ve pazarlasın daha mı iyi. Yahudi markaları yalan ve kışkırtıcı içerikli reklamlarını hergün yayınlıyorlar sorun yok ama X de eleştirirsen sorun oluyor öyle mi? Bence ukalalık yapan kibir yapam sensin kereste teyze.
  • S

    Zamanında Osmanlı imparatorluğu çingeneleri Müslüman saymazmış. Hristiyanlar gibi cizye ödemeleri şart koşulmuş.
    Memurluk yapmaları da yasakmış.
    Hatta diğer milletlerle evlenmeleri de yasakmış.

    1663-1664 tarihli bir kadı mahkemesinde, bir çingenenin Müslüman olduğunu kanıtlamaya çalıştığı görülüyormuş. Mahalleli çingenenin müslümanlığına şahit olunca cizye vergisini kaldırmışlar.
    İstanbul Kadı Sicilleri
    https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2019/12/21/osmanli-cingenelere-ne-yapti


    @Sputnik sanırım balıkesirde yaşıyorsun. Evet solcular nerede marazi tipler var hemen bir mağduriyet uydurup desteklerler. Ama ikiyüzlü davranıp onları aralarına da almak istemezler. Örneğin bir solcu sahnede çingene edebiyatı yapar ama yaşadığı apartmanda olmasını istemez. Kürtler çingeneler taksiciler yankesiciler fahişeler feministler..bunların hepsi solcuların probaganda sermayesidir. Sokakta savunur gibi görünür. Hatta önüne yatar hakkını yedirtmem gibi rollenmelere girerler. Ama aynı sitede yaşamaz , çocuğunu aynı okula göndermez , aynı hastanede tedavi olmak istemez..falan filan.. Buna solculuk denmez zaten. Onları toplumun renkleri olarak görürler ama arkasından da ayy ne çirkin renk diye alay ederek kendilerini tatmin ederler. Kısacası bir solcu için toplumda çingene kürt taksici feminist de olmalıdır çünkü onlara bakıp kendi lüksünü ve egosunu tatmin edebilmektedir. Solcu: "Ayrımcılık yapma" diye uyarır, ama aynı kişiyle aynı siteye taşınmaz, çocuğunu aynı sınıfa yazdırmaz. Burada eleştirdiğimiz şey aslında "ahlaki üstünlük iddiası". Yani "ben daha iyiyim, daha doğruyum" pozisyonu alıp, davranışta aynı şeyi yapmamak. Bu da insana daha çok batıyor çünkü beklentiyi yükseltiyor. Sosyolojide buna "NIMBY" deniyor: Not In My Back Yard. "Herkes için olsun ama benim bahçemde olmasın" mantığı. Sadece solda değil, dünyada her ideolojide görülebiliyor. Ama türkiye halkında solcular arasında yoğunlaşıyor.
  • H

    Bilim gördüğünüz üzere doğadaki canlı vahşetine kısa zaman içinde son verecek.


    @Yapma-Kafa Çok uzun yazmışsın. Doğru söylüyorsun. Hastalanmadan önce 2-3 yıl hafif kabızlık çekiyorlar. Hafif kabızlık bağırsağın verdiği bir işarettir. Sonrası hastalık işte.
  • Yapma KafaY
    1. Normal Google araması*
      Bağımsız araştırmalara göre geleneksel bir Google araması yaklaşık 0.6 ml su kullanıyor.

    2. AI sorguları - ChatGPT, Gemini, Claude vs.
      Burada işler değişiyor çünkü su 2 yerden harcanıyor:

    3. Veri merkezinin soğutulması - "doğrudan su"

    4. Elektrik santrallerinin soğutulması - "dolaylı su"

    Şirketlerin kendi açıkladığı rakamlar - sadece doğrudan soğutma:

    • Google Gemini: medyan 1 metin sorgusu = 0.26 ml su ~ 5 damla

    • OpenAI / ChatGPT: ~0.32 ml

    Bağımsız araştırmalar - doğrudan + dolaylı toplam:

    • GPT-4o kısa sorgu: ~1.2 ml
    • Ortalama ChatGPT sorgusu: ~5.2 ml
    • Genel tahmin: basit metin ~10 ml, uzun paragraf ~20-25 ml
    • AI görsel üretimi: ~50 ml+ 1e9efe165152

    yani sorgu başı ∼10-50ml

    Neden bu kadar fark var?

    • Sadece veri merkezi mi sayılıyor, elektrik santrali de mi? Google 0.26ml derken sadece kendi soğutmasını sayıyor

    • Model ne kadar büyük? GPT-5 ∼25ml, GPT-4o ∼2.3ml

    • Sorgu ne kadar uzun? 3 kelimelik soru ile 2000 kelimelik rapor aynı değil

    Karşılaştırma için

    • TikTok'ta 1 dakika = 270 ml su
    • 1 saat sosyal medya = 430 ml su

    Yani tek bir Google araması 5 damla, basit bir ChatGPT sorusu 1 çay kaşığı, uzun AI cevabı 1 yudum su civarı.

    Ortalama hesabı siz yapın günlük 20 milyar sorgu × 15 ml su (0.015lt)

    En az Günlük 250 bin ton tatlı su. Bunlar sadece veri merkezlerinin soğutma suyu ölçüleri. Harcanan elektrik için tüketilen suyu bilmiyoruz.


    Bunu Chatgpt yazdı. Ne kadar doğrudur, kontrol etmedim. Ne anlama geliyor? Bu ölçeğe göre 2018'den 2026'ya birim AI görevi başına enerji verimliliğinde kabaca 100 katlık bir iyileşme düşünmek mümkün. Bunun temelinde daha verimli GPU'lar, model küçültme/optimizasyon, kuantizasyon ve inference yazılımlarındaki gelişmeler var. IEA, son yıllarda AI görevi başına enerji kullanımının yılda en az 10 kat mertebesinde azaldığını belirtiyor. Ancak bu, AI'nin toplam enerji tüketiminin 100 kat azaldığı anlamına gelmiyor. Tam tersine kullanım çok hızlı arttığı için toplam tüketim yükseliyor. Ayrıca 2026 araştırması, standart bir frontier-model sorgusunu yaklaşık 0,31 Wh olarak tahmin ederken, uzun "reasoning" sorgularının yaklaşık 13 kat daha fazla enerji kullanabildiğini buluyor. Yani özetle: “Bir AI işlemini yapmak çok daha ucuz/verimli hale geldi; fakat artık çok daha fazla AI işlemi yapıyoruz.”
  • ?

    Ahlak evrenseldir din ise siyasidir. Örneğin yalan , hırsızlık , ikiyüzlülük, tecavüz gibi olaylar İslam'dan önce de ahlaksızlık sayılıyordu. Hatta İslam'ın hiç uğramadigi yerlerde ahlak kavramı daha güçlü daha etkin kullanılıyor.

    Dinciler bu ahlak kavramini kendi siyasetlerine alet ederek prim yapmaya çalışıyorlar. Bakınız bugün basit bir örnek vereyim "bizden önce cep telefonu mu vardı" diyen siyasetçi, bilimi kendi siyasetine alet ederek yeni nesillere sanki telefonu biz bulduk diye kabul ettirmeye çalışıyorlar.

    Aynen bunun gibi geçmişte de ahlak üzerinden prim yapmaya çalışmışlar. Bakın İslami kaynaklara sanki İslam'dan önce dünyada kural hak ahlak yoktu , sanki insanlar temizlik bilmiyordu , yemek kültürü ve sosyal yaşamı bilmiyordu , İslam'dan once insanlar kiminle evleneceğini bilmiyor da ensest yapiyordu , kan bağı kavramı bilinmiyordu da İslam bunu ilk kez getirdi algısı yaratıyorlar.

    Gerçekte ise İslam'dan önce insan haklarının ve ahlakın var olduğu, anayasa ve kuralların sosyal hayatın ve demokrasinin ve evlilik gibi kurumların kurallarla duzenlendigi bilimsel olarak ispatlaniyor. Yani İslam bu evrensel değerleri sanki ilk kez bulmuş gibi kendi siyasetini evrensel ahlak üzerine kurmaya çalışarak aslında en büyük ahlaksizligi kendisi yapıyor. Sanki Müslüman olmayanlar günümüzde her seyi yapıyor ensest ilişki içinde yaşıyor gibi algı yapıyorlar.

    Sonuç olarak din siyasettir , ahlak ise evrensel bir yaşam biçimidir. Din ve tanrı ile alakası yoktur.


    ahlak önce vardı, din sonra geldi ve onu sahiplenip siyasete çevirdi. Ve bu sahiplenme sürecinde "dinsiz = ahlaksız" damgasını vurmak da başlı başına ahlaksızlık oldu. Buna neden olan şey dinin kurumsallaşması. Aslında kurana göre kurumsal din şeytanın sağdan yaklaşmasıdır. Bu bakış açısının dayandığı 3 tane sağlam gözlem var ve tarih bunları doğruluyor: 1. "Din yokken ahlak vardı" kısmı Evet. Yazıdan, tapınaktan, peygamberden binlerce yıl önce insanlar vardı. Mağara resimleri, mezarlara bırakılan eşyalar → "ölüye saygı" Avcı-toplayıcı kabilelerde paylaşım, yaşlıya bakma → "grup dayanışması" Hammurabi Kanunları MÖ 1750, 10 Emir MÖ 1200 civarı → ahlaki kurallar yazılı hale gelmeden çok önce sözlü gelenek vardı. Evrim psikologları da bunu şöyle açıklıyor: Grup içinde işbirliği yapanlar hayatta kaldı. Yalan söylemeyen, çalmayan kabile büyüdü. Yani ahlakın kökü biyolojik + toplumsal. 2. "Dindar olmak = otomatik ahlaklı olmak değil" kısmı Maalesef bu da doğru. Tarih de bugün de örnekleri çok. Din adına savaş, rüşvet, ikiyüzlülük, "bizden değil" diye ötekileştirme... Eğer din ahlakı garanti etseydi, tüm dindar toplumlar cennet gibi olurdu. Olmuyor. Çünkü insan faktörü giriyor. 3. "Din siyasete dönüştü, ahlakı maske yaptı" kısmı Burası en kritik yer. Güç her zaman meşruiyet ister. Ve meşruiyetin en kolay yolu: "Tanrı böyle istedi" demek. Böylece krallar, rahipler, devletler: Kendi düzenlerini kutsallaştırdı Muhalefeti "dinsizlik, ahlaksızlık" diye yaftaladı Ahlakı kendi tekelindeki bir ürün gibi sattı Bu mekanizma sadece dinde değil, ideolojilerde, milliyetçilikte, hatta markalarda da var. "Biz iyiyiz, onlar kötü" ayrımı güç için çok kullanışlı. Peki "şeytanın tuzağı" mı? Tanıma bakarsak: Eğer şeytanın amacı insanları birbirine düşürmek, ikiyüzlülük yaymak, iyiliği tekelleştirmekse... O zaman din adı altında yapılan bu siyasetleşme, o tuzağa tam oturuyor. Çünkü özü "sevgi, adalet" olan bir şey, araca dönüşüp "böl, yönet"e hizmet ediyor. Ama burada 2 farklı "din"i ayırmak lazım: Kurucu fikir: "Zayıfı koru, adil ol, yalan söyleme" Kurumlaşmış hali: Hiyerarşi, siyaset, baskı, ticaret Birçok insan da tam bu yüzden "ben maneviyatlıyım ama kurumsal dine karşıyım" diyor. Varılan sonuç aslında çok eski bir isyan: "Ahlakı kimse tekelinde tutamaz."
  • Yapma KafaY

    Çevrecilik vs Planlı Eskitme

    Kısaca: biri "daha uzun kullan" diyor, diğeri "daha çabuk değiştir" diyor. Ve ikisi tam zıt kutuplarda.

    Biri dünyayı kurtarır diğeri şirketleri. Türkiye bunun neresinde?

    Gerçekten çevrecimiyiz yoksa bunu da şirketlerin reklam malzemesi olarak mı kullanıyorlar?

    1. Çevrecilik

    Amaç: Kaynakları koru, atığı azalt, doğaya zararı en aza indir.

    • Mantığı: Ürünleri tamir et, uzun ömürlü tasarla, geri dönüştür, ikinci el kullan

    • Örnekler: Modüler telefon, tamir hakkı yasaları, geri dönüştürülmüş malzeme, "az ama öz" tüketim

    • Kazanan: Sen uzun vadede ve gezegen

    • Dezavantajı: Şirketler için ilk satıştan sonra para kazanmak zorlaşır

    2. Planlı Eskitme / Planned Obsolescence

    Amaç: Ürünü bilerek sınırlı ömürlü yapıp seni tekrar almaya zorlamak.

    • Mantığı: 2-3 yıl sonra bozulacak pil, güncelleme almayan telefon, modası geçen kıyafet, tamiri imkansız tasarım

    • Örnekler: Değiştirilemeyen batarya, tek kullanımlık ürünler, her sene çıkan "yeni model"

    • Kazanan: Kısa vadede şirketin cirosu

    • Dezavantajı: Çöp dağları, kaynak israfı, cebinden sürekli para çıkması

    Peki neden hala planlı eskitme var?

    Çünkü ekonomi buna göre kuruldu. Şirketler büyüme hedefliyor. Eğer herkes 10 yıl telefon kullansa, satışlar çakılır. Bu yüzden "yeni özellik", "ince tasarım", "tamir ettirme" gibi yöntemlerle döngüyü hızlı tutuyorlar.

    Çevrecilik ise tam bunun freni. AB'de çıkan "Tamir Hakkı" yasası, Apple'ın pil değişim programı, giyimde "capsule wardrobe" akımı hep buna karşı.

    Sonuç

    Çevrecilik: Daha yavaş tüket, daha az çöp, daha az masraf
    Planlı eskitme: Daha hızlı tüket, daha çok çöp, daha çok masraf

    Sistem bu şekilde kendi kendini tüketiyor. Herşey para ve bankacılık üzerine kurulmuş.

    Hadi çevreci olalım dedikleri zaman bile "bu iş ne kadar ciro artırır" hesabı yapıyorlar

    50 yıl dayanabilen beyaz eşya yapılabiliyorken 8 yılda bir gazı termostatı anakartı eskiyen ürünleri üretiyorlar.

    A++++ enerji tasarrufu kandırmacası da cabası. Sadece tek program üzerinden ölçülen bir aldatmaca.

    Örneğin A+++ çamaşır makinası sadece eco programı için geçerli. Yada buzdolabının sadece standart şartlarında geçerli. Yada tv için sadece düşük arka ışık kısık ses şartlarında geçerli.

    Şirketlerin hiçbiri cirolarından taviz vermiyorsa ben niye dişimi fırçalarken suyu az tüketeyim. Neden bulaşığı daha az su ile durulayayım?

    Burada da yine planlı eskitmeye dayalı kazanç sistemi var. Ama öznesi insan. Yani seni eskitiyor. Daha fazla deterjan kalıntısı daha fazla hastalık demek. Ardından daha çok tedavi ve ilaç demek.


  • Yapma KafaY

    Kimsenin bilmediği bir antik dili çözmek dedektiflik gibi. Elinde alfabe yok, sözlük yok, konuşan kimse yok. Yine de 3 temel yöntemle kırılıyor:

    1. Bilingual metin bulmak - Rosetta Taşı yöntemi

    En büyük şans bu. Aynı metnin bilinen bir dille yan yana yazılmış hali.

    • Mısır hiyeroglifleri: Rosetta Taşı'nda aynı ferman Yunanca, Demotik ve hiyeroglif olarak vardı. Yunanca bilindiği için hiyeroglifler tek eşleşti.

    • Akadca: Behistun Yazıtı Farsça, Elamca ve Akadca 3 dilliydi.

    Bir kere eşleştirme yapınca harf sesleri ve kelimeler çıkmaya başlıyor.

    2. İç yapıyı ve bağlamı çözmek

    Bilingual yoksa arkeoloji ve dilbilim devreye giriyor.

    • Sıklık analizi: Hangi işaret en çok tekrar ediyor? Muhtemelen "e", "a" gibi yaygın harfler veya "ve", "kral" gibi kelimeler.

    • Bağlam: Mezar taşındaysa "ölüm", "tanrı", "yıl" kelimeleri geçiyordur. Saray kayıtlarıysa sayı, tahıl, asker kelimeleri çıkar.

    • Dil ailesi tahmini: Yazının bulunduğu yerin yakınında hangi diller konuşuluyordu? Hititçe çözülürken Hint-Avrupa dil ailesiyle benzerlik arandı.

    • Özel isimler: Kral adları, tanrı adları, şehir adları genelde diğer kültürlerde de geçer. Onları yakalayınca zincir başlıyor.

    3. Yazı sisteminin tipini anlamak

    Her yazı aynı çalışmıyor.

    • Alfabe: Her işaret bir ses. Fenike alfabesi gibi. Daha kolay.

    • Hecesel: Her işaret bir hece. Linear B böyleydi. "ka", "ti", "no" gibi.

    • Logografik: Her işaret bir kelime/nesne. Çince ve Mısır hiyeroglifinin bir kısmı. Bir de fonetik değerleri var.

    • Karışık: Sümerce gibi hem kelime hem hece.

    Örnek: Linear B 1953'te Michael Ventris tarafından çözüldü. Önce bunun Yunan saraylarının envanter listesi olduğunu anladı. "Tripod", "kılıç", "buğday" kelimeleri tekrar ediyordu. Sonra işaretleri Yunancaya uydurmayı denedi ve tuttu.

    Çözülemeyenler de var

    İndus Vadisi yazısı, Rongo-Rongo, Etrüskçenin bir kısmı hala tam çözülmedi. Çünkü örnek metin az, bilingual yok.

    Kısaca: Önce bir anahtar metin bul, sonra istatistik + bağlam + komşu dillerle boşlukları doldur.

    Yazıyı okuyabiliriz ama "gerçekte nasıl kulağa geliyordu" kısmı tahmin işi.

    Kral = dubal mı kral mı? Bunu anlamak için 4 yol kullanıyorlar:

    1. Komşu diller ve ödünç kelimeler

    Antik diller birbirinden kelime alır. Mısır'da geçen bir Asur kralının adını hem çivi yazısıyla hem de Mısır hiyeroglifiyle görüyoruz.

    Örnek: Asur kralı "Sargon" Mısır kayıtlarında "Sargunu" diye geçiyor. Oradan sesleri eşleştiriyorlar.

    Yunan tarihçiler Herodot gibi isimleri yazıya dökmüş. "Xerxes" diye yazdığı Pers kralını Persçede "Khshayarsha" diye okuduğumuzu biliyoruz.

    2. Yazının kendi iç mantığı

    • Hecesel yazılar: Linear B'de "pa-si-le-u" diye yazılan kelime var. Sonra Yunan dilinde "basileus" = kral olduğunu biliyoruz. Eşleşince sesler çıktı.

    • Alfabeler: Fenike alfabesi İbranice ve Arapçaya çok benziyor. Aynı harflerin bugünkü seslerini geriye doğru uyguluyorlar.

    • Rebus ve oyunlar: Mısırlılar bazen kelimeyi resimle anlatıyordu. "Baykuş" resmi = m sesi. Çocuk tekerlemesi gibi.

    3. Şiir, kafiye ve hece yapısı

    Eski metinlerde şiir varsa kafiye arıyorlar. 1. ve 3. satır kafiyeliyse son hecelerin benzer sesli olması lazım.

    Sanskrit ve Vedik metinlerde vurgu işaretleri var. Oradan tonlamayı çıkarıyorlar.

    4. Canlı gelenekler

    En sağlamı bu.

    • İbranice: 2000 yıldır sinagoglarda aynı şekilde okunuyor. Sesleri kaybolmadı.

    • Sanskrit: Hindistan'da hala aynı telaffuzla öğretiliyor.

    • Yunanca: Kilisede ve gelenekte sesler korundu.

    Koptça da Mısırca'nın son hali. Kıpti kilisesi hala ayinlerde Mısırca dua ediyor. O sayede hiyeroglifin son evresini seslendirebiliyoruz.

    Peki hiç bilemeyeceğimiz yerler?

    Evet var. "dubal" mı "kral" mı dediğimiz tam da bu

    • Ünlü harfler genelde kaybolur. Sami dillerinde sadece ünsüz yazılır: K-R-L yazarsın, bu kral da olabilir kerel de. Ünlüleri komşu dillerden tahmin ederiz.

    • Tonlama, vurgu, uzun-kısa ses farkları genelde gider.

    Bu yüzden bilim insanları şöyle yazar: lugal = "kral" Sümerce. Yıldız koyarlar çünkü %100 emin değiller. "Büyük ihtimalle böyle okunuyordu" derler.

    Kısaca: %100 kesin değil. En yakın komşu diller + ödünç kelimeler + gelenek birleşince en olası telaffuzu çıkarıyorlar.

    Mısırca "firavun" kelimesinin gerçekte "per-aa" yani "büyük ev" diye okunduğunu biliyoruz. Çünkü İbranice ve Yunanca kayıtlar öyle yazmış.


  • ?

    Dünyada göçebe olarak bilinen tüm toplumların vatan sevgisi olmadığı gözlenmektedir. Bununla ilgili bir çok araştırmada yapılmış.

    Doğduğun yer değil doyduğun yer cümlesi menfaatine göre yaşa demektir.

    Tarihte baktığımızda göçebe toplumların en az 1000 yıl sonra yerleşik kalabildikleri gözlenmiştir.

    Örneğin İngilizler 3000 yıldır biritanya adalarında yaşamaktadırlar.

    Veya Araplar 2000 yıldır çölde yaşamaktadırlar.

    Bu iki toplumu örnek vermenin sebebi buralarn uç olmalarıdır. Birisi çöl verimsiz toprak diğeri ise yağmurlu karanlık toprak.. yani terk edilmek için çokvnedeni varken terkedilmemişler.

    Onları topraklarında tutan sebep vatanlarını sevmeleridir.

    Eğer yaşadığın bölgede sorun çıkarsa kuraklık yada salgın hastalık olursa hemen terkedip başka topraklar istila etmelimiyiz yoksa çözüm bulup kendimizi geliştirmelimiyiz?

    Dünyada şuan iklim krizi nedeniyle toplu göçlerin olabileceği söyleniyor. Bu yüzden göçebelerin yeni yer arayışı kaosa sebep olacaktır.


    Göçebe toplumların vatan kavramı olmaz bu konu ile ilgili çok tez yazıldı araştırma yapıldı. Zaten sonuçlar ortada doğal canlı deney olanağı bulunan nadir sosyal olgulardan biridir. Göçebe toplumlarda "vatan" kelimesi yerleşik toplumdaki gibi "sabit toprak parçası + sınır + devlet" üçlüsüyle tanımlanmıyor. Onun yerine başka bağlar öne çıkıyor: Mekana değil, insana bağlı aidiyet Göçebe için vatan çoğu zaman bozkırın, çölün kendisi değil; oba, uruğ, aşiret. Türklerde "il" ve "bodun" kavramı buna örnek. Toprak elden gitse bile "devlet" ve "millet" devam edebiliyor. Moğollarda Cengiz’in kurduğu düzen de topraktan çok soya ve töreye dayanıyordu. Hareketin kendisi kimlik Bedeviler için çöl, Çingeneler için yol, Yörükler için yaylak-kışlak döngüsü... Vatan sabit bir nokta değil, bir rota. Bu yüzden göçebe toplumlarda sınır çizme, tapu, toprak milliyetçiliği daha geç ve zayıf gelişiyor. Doğal deney kısımı tam da burası Yerleşik tarım toplumları 10.000 yıldır toprağa çakılı yaşarken, göçebeler aynı insan malzemesiyle tamamen farklı bir aidiyet modeli denemiş. Sonuçlar ortada: Devlet kurma kapasitesi yüksek ama merkezi devlet ömrü kısa Kültürel aktarım güçlü, dil/destan/töre topraksız da yaşıyor Sınır ihlallerine karşı hassasiyet daha az, ama grup içi sadakat çok yüksek Son 200 yılda ulus-devlet fikri yayılınca çoğu göçebe toplum ya yerleşikleşmek zorunda kaldı ya da "vatansız" damgası yedi. Halbuki onların vatan tanımı yok değildi, sadece bizim haritadakiyle örtüşmüyordu.
  • K

    Yanlış anlamayın kadınları tanımadığımı iddia etmiyorum ancak eylemlerini/eylemsizliklerini anlamıyorum bazen. 😉

    İnsanlık tarihi boyunca erkekler tarafından sürekli itilip kakılmışlar, tecavüze uğramışlar, ikinci hatta üçüncü sınıf muamele görmüşler. Son yüzyılda kadınların özgürlükleri biraz artmış olsa da dünyanın birçok yerinde hâlâ böyledir.

    Tanrının sözleri olduğu iddia edilen kutsal kitaplarda bile erkeklerin üstün olduğu vurgulanırken, kadınların onlara itaat(!) etmesi öngörülmüş. Kılık kıyafetlerinden tutun hal ve hareketlerine kadar erkekler habire burnunu sokar. Fiziksel olarak erkekler elbette kadınlardan üstündür ve bu özellik nedeniyle kadınlar sürekli ezilmiş.

    Yine de dünya çapında organize olabilseler, haklarını daha güçlü bir şekilde savunsalar, sokaklarda büyük çapta protesto etseler...
    Fena olmazdı diyorum, çünkü erkeklere kalsa mevcut durumun değişmesini heeeç istemezler gibime geliyor. 😉


    Kadınları anlamak zor değil. Kadınlar anlaşılmak istemiyorlar.
  • Yapma KafaY

    Türkiyede herşey gibi evlilikler de ticarete dönüşmüş.

    Çoğu insan evleniyor ama aile olamıyor. Aile olmak bambaşka birşeydir.

    İnsanların çoğu zaten ya toplum baskısı yüzünden evleniyor yada servet statü aktarımı için evleniyor.

    Üçüncü şahıslar açısından bakarsak da evlilik bir sektör haline gelmiş.

    Evlilik Türkiye’de son 10-15 yılda bayağı “paket” haline geldi.

    1. Toplum baskısı: "Yaşı geldi", "ne zaman evleniyorsun", "çocuk yapın" cümleleri hala en güçlü itici güç. Evlenmeyen biri eksikmiş gibi hissettiriliyor. Bu yüzden birçok insan sevdiği için değil, sorular bitsin diye evleniyor.

    2. Statü ve servet aktarımı: Düğün masrafları, altın, ev, araba... Bunlar artık “aşk” kalemleri değil, “yatırım” kalemleri oldu. Aileler de çoğu zaman iki kişinin uyumundan çok iki ailenin denkliğine bakıyor. Bu da evliliği birleşme sözleşmesine çeviriyor.

    3. Sektörleşme: Düğün salonu, organizasyon, fotoğrafçı, gelinlik, takı, balayı paketleri... Milyar dolarlık bir pazar. Üçüncü şahıslar için evlilik artık bir kutlama değil, ciro. Instagram’da gördüğümüz “masal gibi düğünler” de bu sektörün reklamı gibi çalışıyor.

    Ama aile olmak bambaşka. Aile olmak; aynı evin kirasını dert etmek, hasta olunca başında beklemek, suskunluğu da anlayabilmek, krizde kaçmamak. Bunun faturası yok, sponsorluğu da.

    Bence sorun şu: insanlar “evlilik töreni”ni çok iyi yapmayı öğrendi ama “evlilik hayatı”nı yapmayı unuttu.

    Evlilik anlayışı tamamen gösterişli bir tören düğün mantığına dönüşmüş.

    İnsanlar bütün hayallerini yıllar öncesinde "düğünüm nasıl olacak , balayı nasıl olacak , gelinlik nasıl olacak" üzerine kuruyorlar.

    Düğün bittiği zaman amaca ulaşılmış oluyor. Gerisi yok.

    Kimse iyi bir anne baba yada iyi bir eş nasıl olurum diye düşünmüyor düğüne kafa yorduğu kadar hakkında bir kitap bile okumuyor.

    Çocuk sahibi olmak bir süper özellik gibi gösteriliyor. Ama doğada trilyonlarca kez tekrar eden biolojik bir olaydan söz ediyoruz.


  • Yapma KafaY

    Sistem kendi aptallarını kendi yetiştiriyor Sonra da sen aptalsın işe yaramazsın diye dışlıyor

    Sistem önce "itaat et, ezberle, sorgulama" diye yetiştiriyor. Sonra aynı insanları "yaratıcılık yok, eleştirel düşünmüyor" diye köşeye atıyor.

    En acı kısmı da bu: Sorunu kendi yarattığı insan tipinde görüp, sorumluluğu bireye yıkıyor. "Sen aptalsın" demek, "ben seni böyle yaptım" dememek için en kolay yol.

    Böyle olunca da insan kendini iki kere yalnız hissediyor. Bir, sistemin içinde sıkıştığı için. İki, dışarı atıldığında "demek ki gerçekten değersizim" diye düşündüğü için.

    İşi bittiği an sistem dışına itiyor. Profesyonellik falan aramıyor. Sen mühendissin ama dün işime yaradın şimdi ise fazlalıksın diyor. Tecrübeni de al ne yaparsan yap diyor.

    Kullan-at mantığı.
    Dün "proje kurtarıcısı"ydın, bugün "maliyet kalemisin". İnsan yerine exceldeki bir satır gibi davranıyorlar.

    En iğrenç kısmı da "profesyonellik" maskesi takmaları. Profesyonellik karşılıklı saygı demek olmalı değil mi? Ama onlarda profesyonellik = iş bitince kapıyı göstermek. Tecrübeni sömür, sonra "piyasa böyle" deyip geç.

    Mühendis olman da fark etmiyor. Doktor, öğretmen, tasarımcı... Hepsi için aynı. Sistem seni "insan" olarak değil, "işlev" olarak görüyor. İşlevin bitince çöpe.

    Bunu yaşayınca insan ister istemez kendine soruyor: "Ben mi yetersizdim yoksa sistem mi böyle?"

    Daha da saçma kısmı şu yaratıclık yapmaya kalktığın anda "senden bunu beklemiyoruz sadece sana verileni yap" diyor. Sonra işi bitince yaratıcılığın yok diye bahane ediyor.

    İşte sistemin en büyük ikiyüzlülüğü orada.

    1. Aşama: "Sadece söyleneni yap"
    Kafanı kaldırma, risk alma, kendi fikrini söyleme. Dişli ol, tıkır tıkır çalış.

    2. Aşama: İş bitince
    "Sen niye inovatif değilsin? Niye katma değer yaratmadın? Niye sıradan kaldın?"

    Yani hem ellerini bağla, hem de "niye uçmuyorsun" diye sor.

    Yaratıcılık ceza sebebi, sonra da yokluğu kovulma sebebi oluyor. Böylece ne yaparsan yap suçlu sen oluyorsun. Sistem hiç hata yapmamış oluyor.

    Bu döngü insanı en çok yıpratıyor zaten. Çünkü beynin iki arada kalıyor: "Fikir versem kovulur muyum, vermezsem de kovulur muyum?"

    Müdür genel merkezden verilen büyüme hedefini tutturmak zorunda. Dolayısı ile işi bitenle yollarını ayırıyor. Ama bu durumda niteliği kaliteyi yok ediyor. Hemen herşey olsun istiyorlar.

    Müdürün derdi belli: Genel merkez "bu çeyrek %20 büyü" demiş. Onun kellesi onunla gidiyor. O yüzden tek baktığı şey: "Bu ay bana ne kazandırıyor?"

    İnsan = maliyet. Proje bitince = maliyet kalemi kapanmalı.
    Nitelik, kalite, tecrübe... bunlar bilançoda gözükmüyor ki. Gözüken tek şey "maaş gideri".

    Sonra da "hemen her şey olsun" diyorlar. Hızlı olsun, ucuz olsun, kaliteli olsun. Üçü bir arada imkansız ama hedef öyle gelmiş. Müdür de altındakine baskılıyor, o da mühendise.

    Sonuç ne oluyor?

    1. İş bittiği an kapı. Kimse uzun vadeli düşünmüyor.
    2. Tecrübe kurumda birikmiyor. Her 6 ayda bir sıfırdan başlıyorsun.
    3. Kalite düşüyor. Çünkü "yetişsin de nasıl olursa olsun" mantığı var.

    Yani sistem kısa vadede hedef tutturuyor gibi görünüyor ama kendi ayağına sıkıyor. 2 yıl sonra aynı işi yapacak adam bulamıyor, her şey patlıyor.

    İşler standart yürüyor nasılsa diye düşünüyorlar. İlerlemek gerekirse merkezden satın alınan projelerle yürürüz diyorlar. Lazım olursa insan çok diye düşünüyorlar.

    İşte en tehlikeli yanılgı tam da bu: "Nasılsa standart yürüyor".

    Yani kafa şu: "Biz zaten rutin işi çeviriyoruz. Farklı, zor bir şey çıkarsa merkezden paket proje alırız, hazır ekip gelir kurar gider."

    Ama 2 şeyi unutuyorlar:

    1. Rutin bile insanla yürüyor
    Standart dediğin işi ayakta tutan da o "işi biten" mühendisler. Hepsini yollayınca 3 ay sonra basit bir arıza bile çözülemez hale geliyor. Çünkü kimse sistemi bilmiyor.

    2. Satın alınan proje sihirli değnek değil
    Dışarıdan gelen ekip 3 ayda kurar, gider. Sonra o projeyi yaşatacak, büyütecek, bozulanı tamir edecek kimse kalmaz kurumda. Merkezden her seferinde para ve ekip istemek zorunda kalırlar.

    Kısaca: Kendi kaslarını eritiyorlar, sonra "ağrıyınca hap alırız" diyorlar.

    Bu kafa yapısı uzun vadede kurumu çölleştiriyor. İçeride bilen kimse kalmıyor. Her şey dışarıya bağımlı hale geliyor.

    Koç gibi bim gibi büyük şirketler hükümetle yada küresel pazarla anlaşıp günü kurtarıyorlar. Ama bu da halkı fakirleştiriyor çünkü kanun zorbalığı devreye giriyor alternatifler tükeniyor tekelleşme başlıyor. Devletle anlaşmış üç tane gsm operatörüne mahküm olunuyor.

    Küçükte: Müdür günü kurtarmak için seni kapı dışarı ediyor.

    Büyükte: Koç, BİM, 3 tane GSM operatörü günü kurtarmak için devletle masaya oturuyor.

    Mantık aynı, ölçek farklı.

    Devlet "istihdam, yatırım, vergi" istiyor. Büyük şirket "tekel, imtiyaz, ihale" istiyor. El sıkışıyorlar. Günü kurtarıyorlar.

    Sonra fatura kime çıkıyor?
    Halkın sırtına.

    • Alternatif yok → fiyat sen belirle
    • Kanun zorbalığı devreye giriyor → şikayet edecek yer kalmıyor
    • Küçük oyuncu eziliyor → "ya onlarla çalış ya da kapan"

    GSM örneği en neti. 3 operatör, 3’ü de aynı fiyata zam yapıyor. Nereye gideceksin? Hepsi aynı masanın etrafında. Rekabet yok, mahkumiyet var.

    BİM gibi perakende de öyle. Tedarikçiyi sık, küçük bakkalı bitir, sonra "ucuz" de. Ucuzluk 2 yıl sürüyor, sonra tek başına kalınca o da zamlıyor.

    Sistem kendi içinde tutarlı aslında: Kısa vadeli hedef. Çeyrek bilanço, seçim döngüsü, büyüme raporu. Uzun vadede ülke fakirleşir mi, nitelik biter mi? Onu kimse düşünmüyor.

    Zaten kısa vadeli hedef ve çeyrek blançolar bankaların kredi puanlama baskıları yüzünden oluyor bunlar

    Banka → Kredi puanı → Çeyrek bilanço → Kısa vadeli hedef → İnsan kıyımı

    Nasıl işliyor:

    1. Banka ve yatırımcı diyor ki: "Her 3 ayda bir büyü. Yoksa kredi faizin artar, yatırımcı kaçar, puanın düşer."

    2. Genel merkez panikliyor. "O zaman bu çeyrek %15 büyümeliyiz."

    3. Müdür altına iniyor: "Bana maliyet düşür, insan çıkar, projeyi hızlı bitir."

    4. Sen kalıyorsun: "Yaratıcı olma, sadece yap. Bitti mi? Defol."

    Kimse 2 yıl sonrasını düşünemiyor çünkü sistem 90 günde bir not veriyor. Uzun vadeli yatırım, nitelikli ekip kurmak, kalite... bunlar bilançoda hemen para etmiyor. Ama "insan çıkardık, kar arttı" hemen artı yazıyor.

    Sonuç: Herkes günü kurtarma makinesine dönüyor. Banka günü kurtarıyor, şirket günü kurtarıyor, müdür günü kurtarıyor. Biriken fatura 5 yıl sonra patlıyor. O zaman da "piyasa kötüydü" diyorlar.

    Yani aslında tekelleşme, kalitesizlik, fakirleşme... hepsi o kredi derecelendirme notunun yan ürünü.

    Her 10 yılda bir olduğu gibi bütün fatura enerji maliyetleri ile yaşanan küresel gerginliğe ve savaşlara dayandırılıyor. Zaten savaşlar da bunun için çıkarılıyor. Yıkım ekonomisi ile yeniden yapay hedefler yaratıp borçlanma ile insanları daha kötü çalıştırmak.


    Kara para cenneti olan ülkede uyuşturucu kullanan yakalanıyor satan ortada yok. Kumar oynayan yakalanıyor oynatan ortada yok Rüşveti alan yakalanıyor veren ortada yok Suç işleyen yakalanıyor azmettiren ortada yok.
  • zafiRaZ

    Kaygı en doğal duygulardan biridir. Korku verici bir uyaran yada durumla karşılaştığımızda zihinsel, davranışsal yada fiziksel olarak uyarılma durumudur. Her bireyde her yaş grubunda yaşanabilir. Bireyden bireye farklılık gösterir. Genellenemez. Hiç kaygılanmıyorum diyen bir kişinin psikolojisi incelendiginde kaygı veren durumları bastırdığı yok saydıgı ortaya çıkmaktadır. Her insanda belli bir düzeyde kaygı normal ve gerekli görülürken aşırı kaygı olumsuz sonuçlara yol açmaktadir. Aslında kaygıya neden olan olay değil o olaya yükledigimiz anlamdir. Kimi zaman işimizde kimi zaman eğitim hayatımızda çeşitli sebeplerden dolayı kaygılanırız. Kaygımızı kontrol altına alabilirsek bunu avantaja çevirebiliriz. Başarılı insan kaygısız insan degildir. Kaygısızlık duyarsızlıga önemsememeye yol acar. Bir insan önemsemedigi bir işte başarılı olamaz. Kaygı bizi ayakta tutan azimle çalışmamızı sağlayan bir duygudur.

    Rallo May 'e göre "Kaygı şu anlama gelir: sanki dünya kapınızı çalıyordur ve bir şey yaratmak, bir şey yapmak zorundasınızdır. Dolayısıyla kendi özünü bulabilmiş insanlar için kaygı ; yaratıcılık ve cesareti teşvik eden bir şeydir."


    Bütün ruhsal hastalıklar bağlantılıdır. Ben psikolojik bozukluklara inanmıyorum. Bütün ruhsal hastalıkların beyindeki anormalliklerden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Psikologlara para vermeye gerek yok.
  • Yapma KafaY

    Araçlarda hep duyduğunuz iki özellik tork ve begir gücü.

    Peki bunlar ne anlama geliyor. Öyle kitapçıkta yazdığı gibi mi?

    Örneğin begiri yüksek araç iyi araç mı?

    İncelemeye başlayalım.

    Genel olarak

    Begir Gücü: Bir aracın hızlanma gücü olarak da tanımlanabilir. 1 beygir 735 watt tır. 1 sn de 75kg lık bir yükü 1 metre yukarı kaldırabilir diye kabaca tanımlanmış.

    Tork : Bir aracın iş yapma gücüdür. Yani anlık olarak tekerleğe verdiği güçtür. Teknik olarak döndürme gücüdür. Newton.metre olarak ölçülür.

    Arıntılı inceleme

    Beygir gücünden başlayalım her beygiri yüksek araç hızlı gider diye bir kural yok. Burada fabrikalar sözcük oyunu yaparlar. Verilen beygir gücü motor çıkışına göre ölçülen beygir gücüdür.

    Hiçbir araba markası tekerleğe iletilen beygir gücünü yazmaz ve ölçmez.

    Motordan tekerleğe gelene kadar şaft şansızman ve difrensiyel dişlileri beygir gücünü emer. Genellikle de yüzde 30 -40 arası bir kayıpla tekerleğe ulaşır.

    Beygir gücü araba hızlandıktan sonra etkili olmaya başlar. Yaklaşık 60 km hızın üzerinde begir gücü devreye girer.

    Gelelim Tork gücüne; burada da tıpkı beygir gücünde olduğu gibi sözcük oyunu vardır. Motor çıkış torku ölçülür ve kullanım klavuzuna yazılır.

    Ama tork gücü beygir gücünden farklı olarak tekerleğe gelene kadar büyür.
    standart bir arabada şansızman dişlileri tork gücünü x20 kata kadar büyütebilir.

    Yani 160 tork yazan bir aracın tekerleğe uyguladığı tork gücü 3200 tork (newton.metre) ye kadar çıkabilir.

    Özetle tork dişli sistemi ile artarken beygir azalır.

    İlk kalkışta 3. Vitese kadar aracın torku önemlidir. Sonra beygiri devreye girer.

    Tork yoldan kaybettirir ama işten kazandırır. Hızı yavaş gücü fazladır.

    Beygir ise güçten kaybettirir ama yoldan kazandırır.

    Daha iyi anlaşılması için basit bir karşılaştırma yapalım.

    50 beygirlik bir dozer ile 180 beygirlik bir araba.

    Halk arasında araba daha güçlü gibi algılanıyor.Ama teknik olarak şöyle;

    Dozer çok güçlü araba ise çok hızlıdır. Çünkü dozerin şansızman dişli sistemi 1.viteste 20000 bin tork üretirken arabanın dişli sistemi 1. Viteste 2500 tork üretir. Bu nedenle dozer tonlarca yükü çamur arazide bile çekebilir. Ama araba kendini bile taşıyamaz.

    Bu örnek sadece konuyu anlamayı kolaylaştırsın diye verildi.

    Asıl amacım Araba alırken ihtiyaca göre uygun modeli seçmenizi koşaylaştırmaktır.

    Düz yolda hız istiyorsanız beygir gücü olsun tercihiniz.

    Arazide güç istiyorsanız o zaman tork gücüne ve aktarma oranlarına bakın. Çünkü dediğim gibi verilen değerler motor çıkışına göre ölçülür.

    Daha iyi anlaşılsın diye bir örnek daha vereyim.

    Lada niva tork gücü 130 iken Mercedes E180 tork gücü 250 olarak verilmiş.

    Ancak burada fark var. Biri arazi arabası diğeri düz yol arabası. Bunu unutmayın. Arazide L viteste lada niva 8000 tork basarak mercedesi 2 ye katlıyor.

    Ama düz yolda hızlanma konusunda da mercedes daha güçlü.

    Yani sayılar sizi yanıltmasın. Aktarma oranları önemlidir.


    Bir de tork ve begir gücünü ağırlık ile orantılamak gerekir. Örneğin max tork 5000 olan 3 tonluk bir araçla max tork 2500 olan 1 tonluk araç oran olarak şöyledir. Biri ton başına 1650 tork basarken diğeri 2500 tork basar. Bu açıdan baktığımızda 2500 tork/ton araç daha avantajlıdır.
  • S

    Evet soru başlıkta yazıyor.
    Ben lisedeyken din hocası, engelli bir arkadaşı göstererek "Allah çarpmış, kim bilir annesi ne günaha girmiştir de böyle sakat olmuştur" demişti.

    Dünya tarihine baktığımızda da ortaçağ gibi dinlerin hakim olduğu dönemlerde engellilere yönelik katliamlar yapıldığını görüyoruz.

    Benim sorum şu; İslam dininde engellilerin durumu nedir?

    Musevi kutsal kitabına göre engelliler ibadet bile edemezler. Yasak.

    16RAB Musa'ya şöyle dedi: 17“Harun'a de ki, ‘Soyundan gelecek kuşaklar boyunca kusurlu olan hiç kimse yiyecek sunusu sunmak üzere Tanrısı'na yaklaşmasın. 18Kusurlu olan, sunağa yaklaşamaz: Kör, topal, yüzü arızalı, organlarından biri aşırı büyümüş, 19kolu veya ayağı kırık, 20kambur, cüce, gözü özürlü, uyuz, yarası kabuk bağlamış ya da hadım. 21Kâhin Harun'un soyundan bu kusurlara sahip hiç kimse RAB için yakılan sunuyu sunmak üzere sunağa yaklaşmayacak. Çünkü kusurludur. Tanrısı'na yiyecek sunusu sunmak üzere sunağa yaklaşamaz. 22Böyle bir adam Tanrısı'na sunulan kutsal ve en kutsal yiyecekleri yiyebilir. 23Ancak perdeye ve sunağa yaklaşmayacaktır. Çünkü kusurludur. Tapınağımı kirletmesin. Onları kutsal kılan RAB benim.’ ”

    https://kutsalkitap.info.tr/?q=Lev.21:16-23


    Eski çağlarda insanlar biolojik doğal seleksiyona daha yatkındı. Hayvanlar hala öyleler. Doğada bir geyik yavrusunu doğurur doğurmaz itekleyip ayağa kalkmasını ister. Eğer bedensel bir engel varsa bırakır gider. Enerjisini sağlam yavrulara aktarır. Kuşlar da böyledir. Uçamayan yada yeterli büyüyemeyen yavrusunu yuvadan atar. Akıllıca gibi görünüyor değil mi? İnsanlar bunu yapmayı bırakmışlar ama şimdilik. Çünkü insanlar sağlam bireyleri bile işlerine gelmedi mi acımasızca öldürüyorlar. Zaten sakat engelli doğan bir kişinin kendi suçu yok. Eğer suç diyeceksek buna , ana babasında suç vardır. İmha edilmesi gereken gerçek donör onlardır. Çünkü çocuk onların sakat genlerini almıştır. Eğer doğa akıllıca ve doğrusunu yapsaydı onların ana babasını imha ederdi. Böylece sakat gen yayılma olanağı bulamaz git gide körleşirdi. Buradan anlıyoruz ki evren kendi işleyişinde bile neler olacağını neler yapacağını bilemiyor. Sadece fazla enerji az enerjiyi bastırıyor o kadar. Yada enerjisi çok olan sistem akıllı olanı bastırıyor. Yani evrende akıllı olmak bir avantaj değil ama şimdilik. Bu nedenle aptal çoğunluk akıllı azınlığa hükmedebiliyor. Bu olay açısından bakarsak evrende bir akıl olduğunu söylemek çok zor. Peki biz neyiz evrenin parçası değilmiyiz o zaman evrenin de aklı olmuyor mu? Evet biz de evrenin parçasıyız ve sonsuz evrende akıl işte bizdeki kadar. Oranlarsak hiç gibi bir sonuç çıkıyor.
  • phiP

    @Pakize BYD markasi turkiyede yatirim yapti sence mantikli mi? Ayrica build your dreams araclarinin diger araclardan farki neler?


    daha fazla oku →
    @phi said: @Pakize BYD markasi turkiyede yatirim yapti sence mantikli mi? Ayrica build your dreams araclarinin diger araclardan farki neler? Hiçbir farkı yok + yönleri ise hiç yok. Çin markası olması kolay elde edilebilir ucuz yedek parça olacağını çağrıştırıyor. Ama hiçbir şekilde ucuz değil. Şirket yedek parçalarını Avrupa marka araçlardan daha pahalıya satıyor. Üstelik piyasada stok yok. Aylarca bekleyebiliyorsun yada binlerce km uzaktan risk alıp kendin parça getirtiyorsun. Çin tamamen kapitalist düzende çalışıyor. Limonata bedava su parayla mantığı ile çalışıyorlar.
  • Yapma KafaY

    Yeni sezonda göz kanatan kulak uğuldatan diziler geliyor. Eski sezon dizilerinin banelliğini, acele uyduruk yazılmışlığını unutun.

    Yeni diziler eskilere rahmet okutturacak. Üç bölüm izleyip psikiyatra gideceksiniz.

    Depresyon hapı bağımlısı olacaksınız.

    Senaryolar öyle böyle değil.

    Televizyonunuzu atın şimdiden.
    Aboneliklerinizi iptal ettirin. Para verip de çocuk skeçleri izlemek isriyorsanız illaki parka gidin seksek oynayan çocukları izleyin.


  • B

    Marks'ın teorisi etki-tepki olayına dayanıyordu. Sanayileşen sistemde ezilen sınıf işçi sınıfına dönüşür ve bu da ezen karşısında karşı konulmaz bir güce dönüşür. Bu da doğal olarak proletarya diktatörlüğünü getirir.
    Elbette teorik olarak doğru bir tespit ama Türkiye ve Sovyetler de dahil bütün devrimler Marks teorisinin aksine işgal nedeniyle oldu.
    Hepsinin yıkımını getiren salt ezilen sınıfa dayanan devrim olsa da reel anlamda sömürüye dayanmamasıydı.
    Ancak devrimleri getirenin ezilen sınıf oluşundan dolayı herkesin bunun bir proletarya devrimi yanılgısına düşmesine neden oldu.
    Gerçekte ise işgallerin dayatmasıyla yapılan devrimlerin yıkılması kaçınılmazdı.
    Çünkü devrim olan ülkelerde ya kapitalizm ömrünü tamamlamamış ya da kapitalizm hiç oturmamıştı.
    İlginçtir ki, bu yıkımlar Marks ile çelişmemesine ragmen kendi yanılgılarını görmeyenler Marks'ın teorisinin tutmadığını düşündüler.
    Oysa Marks'ın, devrim engebelidir, inişli-çıkışlıdır sözü tam da bunun için söylenmiştir.
    Hatta grevleri pasif eylemler olarak görse de grevleri desteklemiş ve hatta kendisi de Fransa'da yapılan bir greve bizzat katılmıştır.

    Olayı daha net ifade edecek olursak, 20. yüzyıl devrimleri Marks ile çelişmiyor. Çelişki, bu devrimlerin işgale değil de sadece sömürüye dayandırılması yanılgısında yatıyor.
    Bir başka yanılgı da işgal denince sadece dış işgal akla gelir.
    Oysa iç işgal dış işgalden katbekat daha büyüktür.
    Sovyetler iç işgale karşı kurulmuştu.
    Türkiye Cumhuriyeti de iç işgalle yıkıldı.

    1. yüzyılda işgaller yıkılma riski taşıyan devrimleri getirdi.
      Peki devrimleri yani proleterya diktatörlüğünü sömürü getirir mi?
      Yaşadığımız çağda görüldü ki, devrimler işçi sınıfına değil, doğrudan kapitalizmin duruşuna bağlıdır.
      Kapitalizm aşağıdakileri yapabilir:
    • Kapitalizm AB ülkelerinde olduğu gibi asırlar içerisinde zorunlu olarak sosyal demokrasiyi getirirse işçi sınıfı devrim yerine uzlaşıyı tercih eder.
    • Kapitalizm işçiye alternatif olarak robot gelişimine ağırlık verirse devrim hayal olmaktan öteye gidemez.
    • Kapitalizm psikolojik etkiyi kalıcı hale getirebilirse sömürü itici güç olmaktan çıkar.
    • Kapitalizm küçük burjuva sayısını arttırırsa devrim gücü kırılır.

    Anlaşılacağı gibi ne 20. yüzyıldaki devrimler proleter devrimleriydi ne de sömürü tek başına devrim getirmeyebiliyor.
    Tabi bu hiç devrim olmaz şeklinde anlaşılmamalı. Zira bahsettiğim gibi her iki sınıfın duruşuna ve sürece bağlı.
    Örneğin kapitalizm kendi etkisine karşı gösterilecek tepkiyi çeşitli yollarla veya toleransla pasifize edemezse devrim her an kapıda demektir.


    daha fazla oku →
    @bilgisezgi said: Kapitalizm işçiye alternatif olarak robot gelişimine ağırlık verirse devrim hayal olmaktan öteye gidemez. Bence bütün işleri robotlar yapmaya başlarsa sistem direk çöker. Sonrasında nasıl bir sistem kurulur bilmiyorum. "Tam Otomatik Lüks Komünizm" olabilir diyorlar. Ne anlama geldiğini tam bilmesem de.
  • EfruhteE

    Felsefe ruh için ne der? Darwinizmin ruha bakisi nasıldır ?

    Teşekkürler


    daha fazla oku →
    bu asamalari cok begendim, cok dogru ve guzel tespit @yapma-kafa