• Kurucu

    O yaz bütün aile yaz tatilini Gelibolu'da geçirecektik. Ben o güne kadar Gelibolu'nun adını sadece dedemin bir kaç ortak girip aldığı arsadan mütevellit duymuştum.

    Çok heyecanlı bir yaz olacaktı.

    Dedemin beyaz renkli bir toros arabası vardı. Renault 12 Toros STW. Upuzun vitesi, yuvarlak farları ve kocaman bagajı ile burdayım derdi hep. Dedemin en sevdiği şey bu arabayı her yıl yenilemekti. Her yıl bayiye gidilir, sıfır Renault 12 Toros alınır ve eve gelinirdi. O yıl da öyle oldu ama bu sefer o ya da bu sebepten aracın plakası çok da tercih etmeyeceğimiz bir şekilde kucağımıza bırakılmıştı.

    34 DON 06

    Dedemin ne Ankara ile ne de donla bir ilgisi vardı. Yani her insan gibi o da giyiyordu tabi ama bunu ısrarla plakada belirtmeyi kendi tercih etmemiştir diye düşünüyorum. Her ne kadar plakasını onaylamasak da biz de sabahın erken saatlerinde arabaya bindik. Hatta bazen bagajında bazen arka koltuğunda yol aldık.

    Çanakkale yolu deyince günebakanlar olmazsa olmazdır. Ben o yazdan sonra her yaz tatile çıktığımı hep bu çiçekleri görünce anladım. O zaman tabi klima yok. Camları aç, püfür püfür essin. Oh işte yaz kokusu.

    Yaklaşık beş saatlik bir yolculuktan sonra Gelibolu'ya ulaştık. Dedem tabi hemen bizi arsasına götürmek için Eğritaş diye bir yere doğru devam etti arabayla. Sonra deniz kenarında bir yere geldik. Arsa ordaydı. Herkes rahatlamış ve kendisiyle gurur duymuştu. Neredeyse ıssız sayılabilecek bir sokakta yeni yapılmış fakat çok da dolmamış villaların olduğu bir yere geldik. Etrafta boş arsalar ve toprak bir yol vardı. İki katlı bir villanın önünde durduk. Anladığım kadarıyla yaklaşık on iki kişi burada kalacaktık. Her kata altı kişi düşüyordu. Çocukluğun en güzel yanı bu tip şeyleri umursamamak sanırım. Oturduğumuz ev denize çok yakında, benim mutlu olmama için bu yeter ve artardı bile. Artık resmi olarak tatil başlamıştı.

    Tüm aile eve bir şekilde yerleştikten sonra hep beraber denize indik. Sahil biraz inşaat kumu, biraz kleopatra plajıydı. Ben hemen denizin kenarına gelip nasıl hızlıca dalarız ve soğuğu hissetmeyiz çalışmaları yaparken yanıma benim yaşlarımda bir kız yaklaştı ve "buranın midyeleri ünlüdür" dedi. Bir cevap veremedim tabi ben. Yani ünlüyse de değilse de o an kaybedecek ya da kazanacak bir şeyim yoktu. "Gel bak çıkart sende" diye tuttu elimden. Ne oluyor ya falan derken elimi kumun altına doğru çekti, lan sırtıma su değdi derken baktım sert bir şeye dokunuyorum, tuttum çıkardım dışarı. Artık ne olacaksa olacaktı. Baktım kum midyesi. Kum midyesini ilk defa görüyordum ama sanki dört yıldır kum midyesi çıkarıyor gibi davranıyordum. Kumdan çıkan midye şeklinde bir şeydi sonuçta. "Aferin sana" dedi. Yaklaşık iki saat daha midye topladık biz, hatta tanımadığım üç çocuk daha geldi sonra. Gelsene bunları pişirelim dedi bir tanesi. Bir akıntıya kapılmış gidiyordum. Kim ne dese eğlenceli geliyor ve sıfır direnişle kendimi çağıranın kollarına atıyordum. Üstümüzde mayolarla bir sokak arkaya doğru yürüdük, sokağın ortasında bir ateş yakmışlardı ve üzerinde teneke vardı, midyeleri aldık ve o tenekenin üzerine koyduk, yani bana koy dediler ben de koydum. Bir süre sonra midyeler yavaş yavaş açılmaya başladı. Bir iki dakika sonra da adını bilmediğim o kız alıp bir tanesini bana verdi. Suyunu akıtmadan üfleyerek ye dedi. Önce suyunu sonra da midyenin kendisini yedim.

    Şu an otuz altı yaşındayım hala yediğim en lezzetli midye o üç kuruş etmez tenekenin içerisinde pişen kum midyesidir. Tatilin eğlenceli olacağı her halinden belliydi.

    Midyeleri yedikten sonra tekrar sahile indik.

    Babamın sarı botumuzu şişirdiğini görünce hemen yanaştım. Gezmeye çıkacaktık. Erhan, ben, babam ve annem bota bindik. Çok da açılmadan kürekle yavaş yavaş gidiyorduk. Etrafımızda teyzem ve dayım dolaşıyor. Teyzem kafasını suya sokup sudan saçma sesler çıkartmaya çalışıyor. Bu sırada deniz birden dalgalanmaya başladı. Sanırım bir gemi ya da benzer bir şey geçmişti. Biz kendi içimizde bu dalgaya şaşıra dururken bot bir anda alabora oldu. Çok derin olmadığı için bu alabora herkese çok eğlenceli gelmişti. Gülerek ve şaşırarak sudan çıktık. Sonra bir anda annem Erhan nerde diye bağırdı. Dokuz yaşındaki ben için derin olmayan su dört yaşındaki Erhan için oldukça derindi. Bir anda ortamı panik havası sardı. Her tarafımızda alarmlar çalıyordu. Babam, teyzem, ben suya dalıp Erhan'ı arıyorduk. Annemin çığlıkları sahildeki ananemin ve dedemin de dikkatini çekti. Herkes panik halinde suyun içinde Erhan'ı arıyor, ben de suya dalıp çıkıyor ve saniyeler geçmeye devam ettikçe korkmaya devam ediyordum. Bu sırada saniyeler saatler gibi geliyormuş insana onu anladım. Sanırım gerçekte geçen otuz saniye içerisinde babam üç yüz bin kez suya daldı, annem de aralıksız ağladı ve çığlık attı.

    Bot yanımızda ve alaboradan ters dönmüştü. Babam hızla hareket ediyordu ve önüne gelen botu kenara ittirmek için hamle yaptığında bir ağırlık farkedip botu ters çevirmeye çalışınca Erhan'ı buldu. Erhan bot ters dönünce botun kenarındaki tutamaçları kedi gibi yakalamış ve botun içinde suyun girmediği yerde kafasını muhafaza ederek kalmıştı. Herhalde botu çeviremesek daha on beş dakikada dururdu orada. Annem rahatladı, herkes derin bir oh çekti, Hep beraber rahatlayıp bu olayı hızlıca unuttuk. İnsan hafızasının en büyük sorunu unutmasıdır zaten. Biz istemediğimiz, sevmediğimiz şeyleri unuturuz. Unutamadıklarımız bizi rahatsız eder.

    Biz de unuttuk.

    Akşam eve geçince yer sofrasında karpuz, peynir ıvır zıvır atıştırdık ama her şey çok lezzetliydi. Ananem darbukayı eline aldı. Sanki sulukule müzik grubu gibi bir anda şarkılar türküler söylenmeye başladı. Herkes de buna dünden razıydı. Evreşe yolları dar, bana bakma benim yarim var, hani ya da benim elli gram pırasam, üç mum yaksam konyalıyı arasam dedik, söyledik, oynadık, eğlendik.

    Sonraki her gün daha eğlenceli geçti. Sabah erkenden uyanıp dedem ve ananemin peşine takılıyor fırından ekmek almaya gidiyorduk. Ben aldığımız sıcacık ekmeğin çoğu kısmını yolda gelirken bitiriyordum. Her gün denize gidiyor, kum midyesi çıkarıyor akşamları da bütün saçma şarkıları söyleyip eğleniyorduk.

    Ananemin darbuka çalabildiğini öğrendiğim bir tatil olmuştu benim için, Erhan'ın hayata kedi gibi tutunabildiğini gördüğüm, tenekedeki kum midyesinin oldukça lezzetli olduğunu anladığım ve sabahları dedem ve ananemle aldığımız ekmeğin kokusuyla uyanmayı çok sevdiğim harika bir tatil.

    Bir hafta sonra 34 DON 06 'ya binerek geri döndük Gelibolu'dan. Gelirken neşe saçılan yollar hüzünlenmişti, dedem mutlu olalım diye peynir helvası alsa da, Tekirdağ'da köfte de yedirse bir şeylerin bitmesi hep kötü hissettirir insana. Kötü hissetmiştik ama çok güzel bir hafta geçirmiştik. Gelibolu o yüzden hep çok önemlidir, hep beraber olunan, güzel şeylerin olduğu yerdir.
    İ-G


Benzer Konular

  • 1
  • 3
  • 4
  • 1
  • 5