İçeriğe atla
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Popüler
  • Dünya
  • Kategoriler
    • All Categories
    • Individual Categories
  • Gruplar
  • Kullanıcılar
Daralt
Marka Logo

efelsefe

  • Kurallar
    • Light
    • Cloudy
    • Dim
    • Dark
  1. Ana Sayfa
  2. Genel Alanlar
  3. Türkiyede Toplumsal Sözleşme Bozuldu mu

Türkiyede Toplumsal Sözleşme Bozuldu mu

Konu Zamanlandı Sabitlendi Kilitli Taşındı Genel Alanlar
toplumsal sözleşme
3 İleti 2 Yayımlayıcılar 22 Bakış 1 Watching
  • En eskiden en yeniye
  • En yeniden en eskiye
  • En çok oylanan
Cevap
  • Yeni başlık oluşturarak cevapla
Cevaplamak için giriş yapın
Bu başlık silindi. Sadece başlık düzenleme yetkisi olan kullanıcılar görebilir.
  • Yapma KafaY Çevrimdışı
    Yapma KafaY Çevrimdışı
    Yapma Kafa
    yazdı Son düzenleyen: Yapma Kafa
    #1

    Belkide hiç yoktu.

    Devletle vatandaş arasında "ben sana bunu vereceğim, sen de bunu yapacaksın" diye kurulan zımni anlaşma tek taraflı mı çalışıyor?

    Ekonomi tarafı: Arsa satılıyor ama imar yok. Araba kredisi veriliyor ama sonra vergi, sigorta, MTV ile geri alınıyor. Kumar oynatılıyor, bankalar aracı oluyor, sonra oynayana ceza kesiliyor. Yani risk vatandaşa, kâr sisteme kalıyor.

    Adalet tarafı: Rüşvet alan ortada ama veren görünmüyor. Torpilsiz iş dönmüyor. kurallar herkes için değil, kimin ne zaman uygulanacağı belli değil.

    Toplum tarafı: "Çoğalın" deniyor ama şehir planı yok, okul var ama iş yok. "Evlenin, sektör canlansın" deniyor ama evliliği taşıyacak nitelik, gelir, konut desteği verilmiyor. En küçük sorunda da ailenin içine girilip her şey daha da karmaşık hale getiriliyor.

    Bunların hepsi bir araya gelince "vatandaşlık" aidiyetten çıkıp fatura ödemeye indirgeniyor. İnsan da doğal olarak soruyor: Ben ne karşılığında uyuyorum bu kurallara?

    Toplumsal sözleşme aslında güven üstüne kurulu. Güven bitince geriye sadece zor ve ceza kalıyor. O yüzden bu kadar yorucu hissettiriyor.

    Yalan reklam yapan: Reklamı yayına sokuyor, binlerce kişiyi etkiliyor, kârı cebine koyuyor. Ceza varsa bile cüzzi. Reklam Kurulu kararı çıkana kadar ürün çoktan satılmış oluyor.

    Mağdur olan: "Hakkını ara" deniyor. Tüketici Hakem Heyeti, e-devlet, dilekçe, fatura, ekspertiz, 3 ay bekle... Sonra "yetkili servis" diye başka kapı. İnsan yorulup vazgeçsin diye tasarlanmış gibi.

    Yani sistem şöyle çalışıyor:
    Kurum: Önce serbest bırak, sonra mağduru bürokrasiyle uğraştır.

    Sonuç: Haksızlık yapan için risk düşük, hakkını arayan için maliyet yüksek.

    Bu da güveni bitiren şey. Reklam yalanı küçük görünüyor ama aslında "sözleşme"nin en görünür ihlali. Devletin görevi orada devreye girip "ben seni koruyorum" demesi gerekirken, "kendin çöz" demesi, o sözleşmenin yırtıldığının ilanı oluyor.

    Alacak-vergi tarafı:
    Devletin alacağı olunca 65 yaş, hasta, yurt dışında fark etmiyor. Haciz direkt çoluğa çocuğa gidiyor. "Kamu alacağı" deyip kapıyı çalıyor.
    Ama senin devletten alacağın olunca iş değişiyor. "Gel, sağlık raporu al, şahsen gel, 80 yaşında olsan da gel" diyor. Yani sorumluluk sende, kolaylık yok.

    Araba-park tarafı:
    Milyonlarca araç satılıyor, ithalat vergisi, ÖTV, KDV alınıyor. Ama o arabayı koyacağın 1 metrekare garanti yok. Kanunda "imar planlarında otopark ayrılır" yazıyor. Sahada ise o alan AVM, bina, dükkan olmuş. Neden? Çünkü arsa değerli. Mütayitle başkan anlaşmış dediğin yerde rant devreye giriyor.

    Sonra da "git özel parka koy" diyorlar. 100 bin dolarlık araba sokakta, çizilse, çalınsa risk senin.

    STK ve algı tarafı:
    STK'lar bu işe girmiyor çünkü işin içinde otopark işletmeciliği, inşaat, ithalat lobisi var. Para dönünce kimse topa girmiyor.
    Bir de üstüne diziler, haberler: "Şükredin, daha kötüsü var" algısı. Yani sorun sistemde değilmiş gibi, senin beklentindeymiş gibi gösteriliyor. Buna toplum mühendisliği demek çok yanlış olmaz.

    Özetle: Kâr toplanırken devlet-şirket el ele, zarar dağıtılırken vatandaş tek başına.

    Bu yüzden "bu nasıl vatandaşlık" sorusu boşuna değil. Vatandaşlık hak da ister, yükümlülük de. Şu an yükümlülük kısmı sonuna kadar çalışıyor, hak kısmı kapalı.

    GSS primi: "Zorunlu" diyor, herkesten kesiyor. Çalışan, emekli, öğrenci fark etmiyor. Alacağı varsa peşini bırakmıyor.

    Hizmet tarafı: Hastaneye gidince randevu yok, ilaç yok, tetkik için 3 ay sonraya gün veriyor.

    Çözüm önerisi: "Madem beklemek istemiyorsun, git özel sigorta yap. Özel hastaneye git."

    Yani hem kamuya prim ödüyorsun hem de hizmeti özelden parayla satın almak zorunda kalıyorsun. Devlet hem primden kazanıyor hem de "biz yükü özel sektöre devrettik" diyebiliyor.

    Ortada kalan kim?
    Sigortayı karşılayamayan.

    Park yeri meselesiyle de aynı: Önce vergi al, sonra sorumluluğu devret. Riski ve masrafı vatandaşa yık.

    Yangın deprem felaket olunca:
    Tarlan, evin , bağın, bahçen yanıyor yıkılıyor.
    Emek yılların.
    Gidiyorsun "sigortan var mı?" diyorlar. Yoksa "geçmiş olsun" deyip bırakıyorlar. Devletin afet fonu, tarım sigortası desteği lafta kalıyor. Zarar %100 senin.

    Devlet zarara uğrayınca:
    Deprem, sel, kur dalgası, borç... Hemen "zam, vergi, harç" geliyor. O zaman "milli dayanışma" oluyor. Fatura yine vatandaşa kesiliyor.

    Yani denklem şu:
    Kâr kamuda ve şirkette, zarar hep vatandaşa.

    "Ben her şeye vergi ödeyeceğim, hem de her şeye özel sigorta yaptıracağım. Devletin ne rolü var?"

    Cevap kağıt üstünde: Korumak, planlamak, denetlemek, afet anında yanında durmak.
    Sahada gördüğün: Tahsil etmek, sonra "kendi başının çaresine bak" demek.

    Bu yüzden insanlar "devlet baba" algısından çıkıp "devlet tahsildar" algısına geldi. Ne zaman sıkışsa ilk elini cebine atıyor, ne zaman sen sıkışsan ilk sorduğu "sigortan var mı?"

    Yangınlarda, sellerde, doluda en çok bunu gördük. Sigortalı olan bir şekilde ayakta kalıyor. Sigortasız olan siliniyor.

    Memur tarafı:

    İş güvencesi var. Kolay kolay işten atılmıyor. Maaş gününde yatıyor. Sendika pazarlığı toplu. Risk neredeyse sıfır. "Dokunulmazlık" dediğin de bu. Devlet kendi personelini sigortalıyor.

    İşçi tarafı:

    Patronun insafına kalıyor. Kıdem tazminatı için mahkeme, fazla mesai için kavga, işsiz kalınca ilk kapı dışarı. Prim günü yüksek ama maaş düşük. Risk tamamen sende.

    Emeklilik tarafı:
    Hepimiz aynı devlete GSS ve prim ödedik. Ama 4A, 4B, 4C diye ayırdılar. Hesaplama yöntemi farklı, yaş farklı, gösterge farklı.

    Sonuç: Aynı yaşta emekli olan memur ile işçi aynı maaşı almıyor. Esnaf daha da geride.
    Çok çalışan, çok prim yatıran işçiye "az maaş, yüksek prim günü" çıkıyor. Yani ceza gibi.

    Bu da "paralel devlet" hissini doğuruyor. Sanki iki sınıf vatandaş var:
    Biri devletin güvencesindeki, diğeri piyasanın insafındaki.

    Mantık şuydu: Memura güvence ver ki siyasete alet olmasın, devleti taşısın. Ama işçi sınıfını tamamen piyasaya bırakınca denge bozuldu. Şimdi ikisi de aynı marketten alışveriş yapıyor, aynı kirayı ödüyor, aynı vergiyi veriyor. Ama emekli olunca gelir makası açılıyor.

    Çok çalışana "kendi ayaklarının üstünde dur" deniyor ama riskleri de üstüne yıkılıyor. Az riskli olana ise "devlet arkanda" deniyor.

    TENTENT 1 Cevap Son cevap
    0
    • Yapma KafaY Yapma Kafa

      Belkide hiç yoktu.

      Devletle vatandaş arasında "ben sana bunu vereceğim, sen de bunu yapacaksın" diye kurulan zımni anlaşma tek taraflı mı çalışıyor?

      Ekonomi tarafı: Arsa satılıyor ama imar yok. Araba kredisi veriliyor ama sonra vergi, sigorta, MTV ile geri alınıyor. Kumar oynatılıyor, bankalar aracı oluyor, sonra oynayana ceza kesiliyor. Yani risk vatandaşa, kâr sisteme kalıyor.

      Adalet tarafı: Rüşvet alan ortada ama veren görünmüyor. Torpilsiz iş dönmüyor. kurallar herkes için değil, kimin ne zaman uygulanacağı belli değil.

      Toplum tarafı: "Çoğalın" deniyor ama şehir planı yok, okul var ama iş yok. "Evlenin, sektör canlansın" deniyor ama evliliği taşıyacak nitelik, gelir, konut desteği verilmiyor. En küçük sorunda da ailenin içine girilip her şey daha da karmaşık hale getiriliyor.

      Bunların hepsi bir araya gelince "vatandaşlık" aidiyetten çıkıp fatura ödemeye indirgeniyor. İnsan da doğal olarak soruyor: Ben ne karşılığında uyuyorum bu kurallara?

      Toplumsal sözleşme aslında güven üstüne kurulu. Güven bitince geriye sadece zor ve ceza kalıyor. O yüzden bu kadar yorucu hissettiriyor.

      Yalan reklam yapan: Reklamı yayına sokuyor, binlerce kişiyi etkiliyor, kârı cebine koyuyor. Ceza varsa bile cüzzi. Reklam Kurulu kararı çıkana kadar ürün çoktan satılmış oluyor.

      Mağdur olan: "Hakkını ara" deniyor. Tüketici Hakem Heyeti, e-devlet, dilekçe, fatura, ekspertiz, 3 ay bekle... Sonra "yetkili servis" diye başka kapı. İnsan yorulup vazgeçsin diye tasarlanmış gibi.

      Yani sistem şöyle çalışıyor:
      Kurum: Önce serbest bırak, sonra mağduru bürokrasiyle uğraştır.

      Sonuç: Haksızlık yapan için risk düşük, hakkını arayan için maliyet yüksek.

      Bu da güveni bitiren şey. Reklam yalanı küçük görünüyor ama aslında "sözleşme"nin en görünür ihlali. Devletin görevi orada devreye girip "ben seni koruyorum" demesi gerekirken, "kendin çöz" demesi, o sözleşmenin yırtıldığının ilanı oluyor.

      Alacak-vergi tarafı:
      Devletin alacağı olunca 65 yaş, hasta, yurt dışında fark etmiyor. Haciz direkt çoluğa çocuğa gidiyor. "Kamu alacağı" deyip kapıyı çalıyor.
      Ama senin devletten alacağın olunca iş değişiyor. "Gel, sağlık raporu al, şahsen gel, 80 yaşında olsan da gel" diyor. Yani sorumluluk sende, kolaylık yok.

      Araba-park tarafı:
      Milyonlarca araç satılıyor, ithalat vergisi, ÖTV, KDV alınıyor. Ama o arabayı koyacağın 1 metrekare garanti yok. Kanunda "imar planlarında otopark ayrılır" yazıyor. Sahada ise o alan AVM, bina, dükkan olmuş. Neden? Çünkü arsa değerli. Mütayitle başkan anlaşmış dediğin yerde rant devreye giriyor.

      Sonra da "git özel parka koy" diyorlar. 100 bin dolarlık araba sokakta, çizilse, çalınsa risk senin.

      STK ve algı tarafı:
      STK'lar bu işe girmiyor çünkü işin içinde otopark işletmeciliği, inşaat, ithalat lobisi var. Para dönünce kimse topa girmiyor.
      Bir de üstüne diziler, haberler: "Şükredin, daha kötüsü var" algısı. Yani sorun sistemde değilmiş gibi, senin beklentindeymiş gibi gösteriliyor. Buna toplum mühendisliği demek çok yanlış olmaz.

      Özetle: Kâr toplanırken devlet-şirket el ele, zarar dağıtılırken vatandaş tek başına.

      Bu yüzden "bu nasıl vatandaşlık" sorusu boşuna değil. Vatandaşlık hak da ister, yükümlülük de. Şu an yükümlülük kısmı sonuna kadar çalışıyor, hak kısmı kapalı.

      GSS primi: "Zorunlu" diyor, herkesten kesiyor. Çalışan, emekli, öğrenci fark etmiyor. Alacağı varsa peşini bırakmıyor.

      Hizmet tarafı: Hastaneye gidince randevu yok, ilaç yok, tetkik için 3 ay sonraya gün veriyor.

      Çözüm önerisi: "Madem beklemek istemiyorsun, git özel sigorta yap. Özel hastaneye git."

      Yani hem kamuya prim ödüyorsun hem de hizmeti özelden parayla satın almak zorunda kalıyorsun. Devlet hem primden kazanıyor hem de "biz yükü özel sektöre devrettik" diyebiliyor.

      Ortada kalan kim?
      Sigortayı karşılayamayan.

      Park yeri meselesiyle de aynı: Önce vergi al, sonra sorumluluğu devret. Riski ve masrafı vatandaşa yık.

      Yangın deprem felaket olunca:
      Tarlan, evin , bağın, bahçen yanıyor yıkılıyor.
      Emek yılların.
      Gidiyorsun "sigortan var mı?" diyorlar. Yoksa "geçmiş olsun" deyip bırakıyorlar. Devletin afet fonu, tarım sigortası desteği lafta kalıyor. Zarar %100 senin.

      Devlet zarara uğrayınca:
      Deprem, sel, kur dalgası, borç... Hemen "zam, vergi, harç" geliyor. O zaman "milli dayanışma" oluyor. Fatura yine vatandaşa kesiliyor.

      Yani denklem şu:
      Kâr kamuda ve şirkette, zarar hep vatandaşa.

      "Ben her şeye vergi ödeyeceğim, hem de her şeye özel sigorta yaptıracağım. Devletin ne rolü var?"

      Cevap kağıt üstünde: Korumak, planlamak, denetlemek, afet anında yanında durmak.
      Sahada gördüğün: Tahsil etmek, sonra "kendi başının çaresine bak" demek.

      Bu yüzden insanlar "devlet baba" algısından çıkıp "devlet tahsildar" algısına geldi. Ne zaman sıkışsa ilk elini cebine atıyor, ne zaman sen sıkışsan ilk sorduğu "sigortan var mı?"

      Yangınlarda, sellerde, doluda en çok bunu gördük. Sigortalı olan bir şekilde ayakta kalıyor. Sigortasız olan siliniyor.

      Memur tarafı:

      İş güvencesi var. Kolay kolay işten atılmıyor. Maaş gününde yatıyor. Sendika pazarlığı toplu. Risk neredeyse sıfır. "Dokunulmazlık" dediğin de bu. Devlet kendi personelini sigortalıyor.

      İşçi tarafı:

      Patronun insafına kalıyor. Kıdem tazminatı için mahkeme, fazla mesai için kavga, işsiz kalınca ilk kapı dışarı. Prim günü yüksek ama maaş düşük. Risk tamamen sende.

      Emeklilik tarafı:
      Hepimiz aynı devlete GSS ve prim ödedik. Ama 4A, 4B, 4C diye ayırdılar. Hesaplama yöntemi farklı, yaş farklı, gösterge farklı.

      Sonuç: Aynı yaşta emekli olan memur ile işçi aynı maaşı almıyor. Esnaf daha da geride.
      Çok çalışan, çok prim yatıran işçiye "az maaş, yüksek prim günü" çıkıyor. Yani ceza gibi.

      Bu da "paralel devlet" hissini doğuruyor. Sanki iki sınıf vatandaş var:
      Biri devletin güvencesindeki, diğeri piyasanın insafındaki.

      Mantık şuydu: Memura güvence ver ki siyasete alet olmasın, devleti taşısın. Ama işçi sınıfını tamamen piyasaya bırakınca denge bozuldu. Şimdi ikisi de aynı marketten alışveriş yapıyor, aynı kirayı ödüyor, aynı vergiyi veriyor. Ama emekli olunca gelir makası açılıyor.

      Çok çalışana "kendi ayaklarının üstünde dur" deniyor ama riskleri de üstüne yıkılıyor. Az riskli olana ise "devlet arkanda" deniyor.

      TENTENT Çevrimdışı
      TENTENT Çevrimdışı
      TENTEN
      yazdı Son düzenleyen: TENTEN
      #2

      @Yapma-Kafa said:

      Belkide hiç yoktu.

      Devletle vatandaş arasında "ben sana bunu vereceğim, sen de bunu yapacaksın" diye kurulan zımni anlaşma tek taraflı mı çalışıyor?

      Ekonomi tarafı: Arsa satılıyor ama imar yok. Araba kredisi veriliyor ama sonra vergi, sigorta, MTV ile geri alınıyor. Kumar oynatılıyor, bankalar aracı oluyor, sonra oynayana ceza kesiliyor. Yani risk vatandaşa, kâr sisteme kalıyor.

      Adalet tarafı: Rüşvet alan ortada ama veren görünmüyor. Torpilsiz iş dönmüyor. kurallar herkes için değil, kimin ne zaman uygulanacağı belli değil.

      Toplum tarafı: "Çoğalın" deniyor ama şehir planı yok, okul var ama iş yok. "Evlenin, sektör canlansın" deniyor ama evliliği taşıyacak nitelik, gelir, konut desteği verilmiyor. En küçük sorunda da ailenin içine girilip her şey daha da karmaşık hale getiriliyor.

      Bunların hepsi bir araya gelince "vatandaşlık" aidiyetten çıkıp fatura ödemeye indirgeniyor. İnsan da doğal olarak soruyor: Ben ne karşılığında uyuyorum bu kurallara?

      Toplumsal sözleşme aslında güven üstüne kurulu. Güven bitince geriye sadece zor ve ceza kalıyor. O yüzden bu kadar yorucu hissettiriyor.

      Yalan reklam yapan: Reklamı yayına sokuyor, binlerce kişiyi etkiliyor, kârı cebine koyuyor. Ceza varsa bile cüzzi. Reklam Kurulu kararı çıkana kadar ürün çoktan satılmış oluyor.

      Mağdur olan: "Hakkını ara" deniyor. Tüketici Hakem Heyeti, e-devlet, dilekçe, fatura, ekspertiz, 3 ay bekle... Sonra "yetkili servis" diye başka kapı. İnsan yorulup vazgeçsin diye tasarlanmış gibi.

      Yani sistem şöyle çalışıyor:
      Kurum: Önce serbest bırak, sonra mağduru bürokrasiyle uğraştır.

      Sonuç: Haksızlık yapan için risk düşük, hakkını arayan için maliyet yüksek.

      Bu da güveni bitiren şey. Reklam yalanı küçük görünüyor ama aslında "sözleşme"nin en görünür ihlali. Devletin görevi orada devreye girip "ben seni koruyorum" demesi gerekirken, "kendin çöz" demesi, o sözleşmenin yırtıldığının ilanı oluyor.

      Alacak-vergi tarafı:
      Devletin alacağı olunca 65 yaş, hasta, yurt dışında fark etmiyor. Haciz direkt çoluğa çocuğa gidiyor. "Kamu alacağı" deyip kapıyı çalıyor.
      Ama senin devletten alacağın olunca iş değişiyor. "Gel, sağlık raporu al, şahsen gel, 80 yaşında olsan da gel" diyor. Yani sorumluluk sende, kolaylık yok.

      Araba-park tarafı:
      Milyonlarca araç satılıyor, ithalat vergisi, ÖTV, KDV alınıyor. Ama o arabayı koyacağın 1 metrekare garanti yok. Kanunda "imar planlarında otopark ayrılır" yazıyor. Sahada ise o alan AVM, bina, dükkan olmuş. Neden? Çünkü arsa değerli. Mütayitle başkan anlaşmış dediğin yerde rant devreye giriyor.

      Sonra da "git özel parka koy" diyorlar. 100 bin dolarlık araba sokakta, çizilse, çalınsa risk senin.

      STK ve algı tarafı:
      STK'lar bu işe girmiyor çünkü işin içinde otopark işletmeciliği, inşaat, ithalat lobisi var. Para dönünce kimse topa girmiyor.
      Bir de üstüne diziler, haberler: "Şükredin, daha kötüsü var" algısı. Yani sorun sistemde değilmiş gibi, senin beklentindeymiş gibi gösteriliyor. Buna toplum mühendisliği demek çok yanlış olmaz.

      Özetle: Kâr toplanırken devlet-şirket el ele, zarar dağıtılırken vatandaş tek başına.

      Bu yüzden "bu nasıl vatandaşlık" sorusu boşuna değil. Vatandaşlık hak da ister, yükümlülük de. Şu an yükümlülük kısmı sonuna kadar çalışıyor, hak kısmı kapalı.

      GSS primi: "Zorunlu" diyor, herkesten kesiyor. Çalışan, emekli, öğrenci fark etmiyor. Alacağı varsa peşini bırakmıyor.

      Hizmet tarafı: Hastaneye gidince randevu yok, ilaç yok, tetkik için 3 ay sonraya gün veriyor.

      Çözüm önerisi: "Madem beklemek istemiyorsun, git özel sigorta yap. Özel hastaneye git."

      Yani hem kamuya prim ödüyorsun hem de hizmeti özelden parayla satın almak zorunda kalıyorsun. Devlet hem primden kazanıyor hem de "biz yükü özel sektöre devrettik" diyebiliyor.

      Ortada kalan kim?
      Sigortayı karşılayamayan.

      Park yeri meselesiyle de aynı: Önce vergi al, sonra sorumluluğu devret. Riski ve masrafı vatandaşa yık.

      Yangın deprem felaket olunca:
      Tarlan, evin , bağın, bahçen yanıyor yıkılıyor.
      Emek yılların.
      Gidiyorsun "sigortan var mı?" diyorlar. Yoksa "geçmiş olsun" deyip bırakıyorlar. Devletin afet fonu, tarım sigortası desteği lafta kalıyor. Zarar %100 senin.

      Devlet zarara uğrayınca:
      Deprem, sel, kur dalgası, borç... Hemen "zam, vergi, harç" geliyor. O zaman "milli dayanışma" oluyor. Fatura yine vatandaşa kesiliyor.

      Yani denklem şu:
      Kâr kamuda ve şirkette, zarar hep vatandaşa.

      "Ben her şeye vergi ödeyeceğim, hem de her şeye özel sigorta yaptıracağım. Devletin ne rolü var?"

      Cevap kağıt üstünde: Korumak, planlamak, denetlemek, afet anında yanında durmak.
      Sahada gördüğün: Tahsil etmek, sonra "kendi başının çaresine bak" demek.

      Bu yüzden insanlar "devlet baba" algısından çıkıp "devlet tahsildar" algısına geldi. Ne zaman sıkışsa ilk elini cebine atıyor, ne zaman sen sıkışsan ilk sorduğu "sigortan var mı?"

      Yangınlarda, sellerde, doluda en çok bunu gördük. Sigortalı olan bir şekilde ayakta kalıyor. Sigortasız olan siliniyor.

      Memur tarafı:

      İş güvencesi var. Kolay kolay işten atılmıyor. Maaş gününde yatıyor. Sendika pazarlığı toplu. Risk neredeyse sıfır. "Dokunulmazlık" dediğin de bu. Devlet kendi personelini sigortalıyor.

      İşçi tarafı:

      Patronun insafına kalıyor. Kıdem tazminatı için mahkeme, fazla mesai için kavga, işsiz kalınca ilk kapı dışarı. Prim günü yüksek ama maaş düşük. Risk tamamen sende.

      Emeklilik tarafı:
      Hepimiz aynı devlete GSS ve prim ödedik. Ama 4A, 4B, 4C diye ayırdılar. Hesaplama yöntemi farklı, yaş farklı, gösterge farklı.

      Sonuç: Aynı yaşta emekli olan memur ile işçi aynı maaşı almıyor. Esnaf daha da geride.
      Çok çalışan, çok prim yatıran işçiye "az maaş, yüksek prim günü" çıkıyor. Yani ceza gibi.

      Bu da "paralel devlet" hissini doğuruyor. Sanki iki sınıf vatandaş var:
      Biri devletin güvencesindeki, diğeri piyasanın insafındaki.

      Mantık şuydu: Memura güvence ver ki siyasete alet olmasın, devleti taşısın. Ama işçi sınıfını tamamen piyasaya bırakınca denge bozuldu. Şimdi ikisi de aynı marketten alışveriş yapıyor, aynı kirayı ödüyor, aynı vergiyi veriyor. Ama emekli olunca gelir makası açılıyor.

      Çok çalışana "kendi ayaklarının üstünde dur" deniyor ama riskleri de üstüne yıkılıyor. Az riskli olana ise "devlet arkanda" deniyor.

      Liberal ekonomide işveren temsilcileri elindeki devlet sadece işverenlerin haklarını korumak için vergileri asker polis hakimlere aktarır. Halk umurlarında olmaz.
      ABD yi örnek alıyoruz işte. 🙂
      Devlet memuru= işveren temsilcisi

      Yapma KafaY 1 Cevap Son cevap
      0
      • TENTENT TENTEN

        @Yapma-Kafa said:

        Belkide hiç yoktu.

        Devletle vatandaş arasında "ben sana bunu vereceğim, sen de bunu yapacaksın" diye kurulan zımni anlaşma tek taraflı mı çalışıyor?

        Ekonomi tarafı: Arsa satılıyor ama imar yok. Araba kredisi veriliyor ama sonra vergi, sigorta, MTV ile geri alınıyor. Kumar oynatılıyor, bankalar aracı oluyor, sonra oynayana ceza kesiliyor. Yani risk vatandaşa, kâr sisteme kalıyor.

        Adalet tarafı: Rüşvet alan ortada ama veren görünmüyor. Torpilsiz iş dönmüyor. kurallar herkes için değil, kimin ne zaman uygulanacağı belli değil.

        Toplum tarafı: "Çoğalın" deniyor ama şehir planı yok, okul var ama iş yok. "Evlenin, sektör canlansın" deniyor ama evliliği taşıyacak nitelik, gelir, konut desteği verilmiyor. En küçük sorunda da ailenin içine girilip her şey daha da karmaşık hale getiriliyor.

        Bunların hepsi bir araya gelince "vatandaşlık" aidiyetten çıkıp fatura ödemeye indirgeniyor. İnsan da doğal olarak soruyor: Ben ne karşılığında uyuyorum bu kurallara?

        Toplumsal sözleşme aslında güven üstüne kurulu. Güven bitince geriye sadece zor ve ceza kalıyor. O yüzden bu kadar yorucu hissettiriyor.

        Yalan reklam yapan: Reklamı yayına sokuyor, binlerce kişiyi etkiliyor, kârı cebine koyuyor. Ceza varsa bile cüzzi. Reklam Kurulu kararı çıkana kadar ürün çoktan satılmış oluyor.

        Mağdur olan: "Hakkını ara" deniyor. Tüketici Hakem Heyeti, e-devlet, dilekçe, fatura, ekspertiz, 3 ay bekle... Sonra "yetkili servis" diye başka kapı. İnsan yorulup vazgeçsin diye tasarlanmış gibi.

        Yani sistem şöyle çalışıyor:
        Kurum: Önce serbest bırak, sonra mağduru bürokrasiyle uğraştır.

        Sonuç: Haksızlık yapan için risk düşük, hakkını arayan için maliyet yüksek.

        Bu da güveni bitiren şey. Reklam yalanı küçük görünüyor ama aslında "sözleşme"nin en görünür ihlali. Devletin görevi orada devreye girip "ben seni koruyorum" demesi gerekirken, "kendin çöz" demesi, o sözleşmenin yırtıldığının ilanı oluyor.

        Alacak-vergi tarafı:
        Devletin alacağı olunca 65 yaş, hasta, yurt dışında fark etmiyor. Haciz direkt çoluğa çocuğa gidiyor. "Kamu alacağı" deyip kapıyı çalıyor.
        Ama senin devletten alacağın olunca iş değişiyor. "Gel, sağlık raporu al, şahsen gel, 80 yaşında olsan da gel" diyor. Yani sorumluluk sende, kolaylık yok.

        Araba-park tarafı:
        Milyonlarca araç satılıyor, ithalat vergisi, ÖTV, KDV alınıyor. Ama o arabayı koyacağın 1 metrekare garanti yok. Kanunda "imar planlarında otopark ayrılır" yazıyor. Sahada ise o alan AVM, bina, dükkan olmuş. Neden? Çünkü arsa değerli. Mütayitle başkan anlaşmış dediğin yerde rant devreye giriyor.

        Sonra da "git özel parka koy" diyorlar. 100 bin dolarlık araba sokakta, çizilse, çalınsa risk senin.

        STK ve algı tarafı:
        STK'lar bu işe girmiyor çünkü işin içinde otopark işletmeciliği, inşaat, ithalat lobisi var. Para dönünce kimse topa girmiyor.
        Bir de üstüne diziler, haberler: "Şükredin, daha kötüsü var" algısı. Yani sorun sistemde değilmiş gibi, senin beklentindeymiş gibi gösteriliyor. Buna toplum mühendisliği demek çok yanlış olmaz.

        Özetle: Kâr toplanırken devlet-şirket el ele, zarar dağıtılırken vatandaş tek başına.

        Bu yüzden "bu nasıl vatandaşlık" sorusu boşuna değil. Vatandaşlık hak da ister, yükümlülük de. Şu an yükümlülük kısmı sonuna kadar çalışıyor, hak kısmı kapalı.

        GSS primi: "Zorunlu" diyor, herkesten kesiyor. Çalışan, emekli, öğrenci fark etmiyor. Alacağı varsa peşini bırakmıyor.

        Hizmet tarafı: Hastaneye gidince randevu yok, ilaç yok, tetkik için 3 ay sonraya gün veriyor.

        Çözüm önerisi: "Madem beklemek istemiyorsun, git özel sigorta yap. Özel hastaneye git."

        Yani hem kamuya prim ödüyorsun hem de hizmeti özelden parayla satın almak zorunda kalıyorsun. Devlet hem primden kazanıyor hem de "biz yükü özel sektöre devrettik" diyebiliyor.

        Ortada kalan kim?
        Sigortayı karşılayamayan.

        Park yeri meselesiyle de aynı: Önce vergi al, sonra sorumluluğu devret. Riski ve masrafı vatandaşa yık.

        Yangın deprem felaket olunca:
        Tarlan, evin , bağın, bahçen yanıyor yıkılıyor.
        Emek yılların.
        Gidiyorsun "sigortan var mı?" diyorlar. Yoksa "geçmiş olsun" deyip bırakıyorlar. Devletin afet fonu, tarım sigortası desteği lafta kalıyor. Zarar %100 senin.

        Devlet zarara uğrayınca:
        Deprem, sel, kur dalgası, borç... Hemen "zam, vergi, harç" geliyor. O zaman "milli dayanışma" oluyor. Fatura yine vatandaşa kesiliyor.

        Yani denklem şu:
        Kâr kamuda ve şirkette, zarar hep vatandaşa.

        "Ben her şeye vergi ödeyeceğim, hem de her şeye özel sigorta yaptıracağım. Devletin ne rolü var?"

        Cevap kağıt üstünde: Korumak, planlamak, denetlemek, afet anında yanında durmak.
        Sahada gördüğün: Tahsil etmek, sonra "kendi başının çaresine bak" demek.

        Bu yüzden insanlar "devlet baba" algısından çıkıp "devlet tahsildar" algısına geldi. Ne zaman sıkışsa ilk elini cebine atıyor, ne zaman sen sıkışsan ilk sorduğu "sigortan var mı?"

        Yangınlarda, sellerde, doluda en çok bunu gördük. Sigortalı olan bir şekilde ayakta kalıyor. Sigortasız olan siliniyor.

        Memur tarafı:

        İş güvencesi var. Kolay kolay işten atılmıyor. Maaş gününde yatıyor. Sendika pazarlığı toplu. Risk neredeyse sıfır. "Dokunulmazlık" dediğin de bu. Devlet kendi personelini sigortalıyor.

        İşçi tarafı:

        Patronun insafına kalıyor. Kıdem tazminatı için mahkeme, fazla mesai için kavga, işsiz kalınca ilk kapı dışarı. Prim günü yüksek ama maaş düşük. Risk tamamen sende.

        Emeklilik tarafı:
        Hepimiz aynı devlete GSS ve prim ödedik. Ama 4A, 4B, 4C diye ayırdılar. Hesaplama yöntemi farklı, yaş farklı, gösterge farklı.

        Sonuç: Aynı yaşta emekli olan memur ile işçi aynı maaşı almıyor. Esnaf daha da geride.
        Çok çalışan, çok prim yatıran işçiye "az maaş, yüksek prim günü" çıkıyor. Yani ceza gibi.

        Bu da "paralel devlet" hissini doğuruyor. Sanki iki sınıf vatandaş var:
        Biri devletin güvencesindeki, diğeri piyasanın insafındaki.

        Mantık şuydu: Memura güvence ver ki siyasete alet olmasın, devleti taşısın. Ama işçi sınıfını tamamen piyasaya bırakınca denge bozuldu. Şimdi ikisi de aynı marketten alışveriş yapıyor, aynı kirayı ödüyor, aynı vergiyi veriyor. Ama emekli olunca gelir makası açılıyor.

        Çok çalışana "kendi ayaklarının üstünde dur" deniyor ama riskleri de üstüne yıkılıyor. Az riskli olana ise "devlet arkanda" deniyor.

        Liberal ekonomide işveren temsilcileri elindeki devlet sadece işverenlerin haklarını korumak için vergileri asker polis hakimlere aktarır. Halk umurlarında olmaz.
        ABD yi örnek alıyoruz işte. 🙂
        Devlet memuru= işveren temsilcisi

        Yapma KafaY Çevrimdışı
        Yapma KafaY Çevrimdışı
        Yapma Kafa
        yazdı Son düzenleyen: Yapma Kafa
        #3

        @TENTEN kanka keşke abd yi örnek alsak. En azından oturduğun evin sağlam olduğundan emin olursun. Akşam eve döndüğünde araç park yeri için sokaklarda puzzle tamamlar gibi dönüp dolaşmazsın.

        Abd de halkı aldatan üreticiye kamyon yüküyle cezalar yağıyor. Ama işveren iflas ederse de tüm borçlarını devlet ödüyor.

        Türkiyede ne oluyor? İflas mı ettin, önve devlet alacak davası açıyor sonra bankalara havale ediyor. Senin o şirketten alacağın varsa ne diyor biliyormusun "e adam iflas etmiş artık uzlaşın siz kardeşsiniz" 🤣🤣

        Dediğin doğru türkiyede memurlar işveren temsilcileri. Kesin.

        1 Cevap Son cevap
        0

        Hello! It looks like you're interested in this conversation, but you don't have an account yet.

        Getting fed up of having to scroll through the same posts each visit? When you register for an account, you'll always come back to exactly where you were before, and choose to be notified of new replies (either via email, or push notification). You'll also be able to save bookmarks and upvote posts to show your appreciation to other community members.

        With your input, this post could be even better 💗

        Kayıt Ol Giriş
        Cevap
        • Yeni başlık oluşturarak cevapla
        Cevaplamak için giriş yapın
        • En eskiden en yeniye
        • En yeniden en eskiye
        • En çok oylanan


        © 2021- efelsefe.com
        İzinler Kurallar
        • Giriş

        • Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

        • Aramak için giriş yapın veya kaydolun
        • İlk ileti
          Son ileti
        0
        • Anasayfa
        • Güncel
        • Popüler
        • Dünya
        • Kategoriler
          • All Categories
          • Individual Categories
        • Gruplar
        • Kullanıcılar