• Editör

    1950’de ilk baskısı yapılmış, Varlık dergisinde “Bir Köy Öğretmeninin Notları” adıyla yayınlamış, sonradan bu adı almıştır. Mahmut Makal’ın eseri olan Bizim Köy kitabıyla o dönemdeki köylülerin yurt genelinde yaşadığı zorluklar anlatılmaya çalışılmış. Özetin başında da bahsettiğimiz gibi 25 yıl sonra yazar eskiden görev yaptığı köylere gelerek buradaki değişen ve gelişenleri gözlemleyip Bizim Köy 1975 kitabında tekrar ele almıştır.

    Genç bir öğretmenin bir köyde görevlendirilip oradaki yaşamındaki zorlukları, insanların durumu, köyün yetersiz imkanlarını konu almıştır.

    Romanda dikkat çeken bazı konular vardır. Öncelikle köyde meslek ayrımı vardır. Hafız’ı el üstünde tutuyorlardı. Ona gözleri kapalı güveniyorlardı. Ama öğretmeni tamamen yok saymış durumdalardı.

    “Akşam yakın olduğu için camiye gitmek üzere beraber dışarı çıktık. Koşarak geldi şık Celal, kolundan yakaladı hafızı: - Sen buradan gitmesen iyi olur. Senin uçün olduktan sonra her şeyin goleyini buluruk. Çocukları da teslim ederik saa. Köyümüzün şerefini yünsettiğin yeter. Çocukları sen alınca muallim de bildiği yere gitsin (Makal,1950:104)”.

    Eğitimin olduğu yerde medeniyet vardır. Öğretmen medeniyeti kurmamalı, öğretmen gelmeden medenyetin var olması gerekmektedir. Evlerde petrol lambası ile aydınlatma yapılması köylüler için bir lüks olduğunu da dile getirmiştir. Açlık ve hastalıklarla mücadele eden köylünün tek umut kaynağı inançları olmuştur. Bazen yazar köylü ve inancı arasında çok çatışma vermiştir.

    Zaman içerisinde köylü, öğretmeni kabul etmişlerdir. Dini konular haricinde akıl danışılan, değer verilen biri olmuştur.

    Köy durumuna genel olarak baktığımızda ahırdaki hayvanının yere pisliklerin içine döktüğü buğdayı toplayacak kadar muhtaç olan, yakacak tezeği yoldan gerektiğinde birbirleriyle kavga ederek toplayan kadınları, yaz kış yalın ayak dolaşan, soğuktan, hastalıktan ölen, okula aç gelen, fişlerde okudukları balın ne olduğunu bilmeyen çocuklardan oluşmaktadır.

    Köylülerin eğitime bakış açısı çocuklarının okumalarına pek taraftar değiller ancak erkeklerin askerde mektup yazacak kadar okuma öğrenmelerinin yeterli bulup daha fazlasını istemiyorlar. Çoğunlukla ahiret hayatını öne sürüp çocuklarını okul yerine Hoca, molla gibi insanların yanına gönderiyorlardı. Soğukta, yağmurda ders yapamadığı damı olmayan okulu onarmaya kimse yanaşmamakta ancak bu hoca denilen kişilere köylülerden cumalık adı altında para, tütün, sigara, yiyecek, eşya gibi elinde ne varsa bu kişilere vermektedirler. Bu konuda öğretmenin düşüncesi “öte dünya önemli” diyen kişiler neden bu dünyada bitmez tükenmez para, iktidar, şan, şöhret peşinde koşarlar. Bunlarla savaşmanın yolu okumak, düşünmek, sorgulamak, özgür düşünebilmek, kendimizi ifade edebilmektir.

    Köylülerin din algıları şeyhlerden ibarettir. Yukarıda anlatılanlarla beraber din kavramı eğitimden üstün görülüyordu. Her şeyi Allah’a bağlayan bir kesimdir. Mesela çocuklar salgın hastalık nedeniyle hayatını kaybediyorlar ama halk Allah’tan geldiği için bağrına taş basıyordu. Bu da halkın fatalist olduğu yani yazgıya inanıp boyun eğen kimseler anlamına gelmektedir. Köye gelen hafız ve öğretmen arasında yaşanan olaylar bu konuyu yansıtmaktadır.

    Yazarımız, köy enstitüsünden mezun olmuştur. Köy enstitüleri 1940 yılında köylerdeki çocuklarının eğitilerek Anadolu köylerinde öğretmen olarak görev yapmaları için kurulmuş okullardır. Elverişli geniş arazileri olan yerlerde açılan eğitim enstitülerinde arıcılık, modern tarım, inşaat, marangozluk, terzilik bilgileri veriliyordu. Ayrıca kültür ve sanat eğitimine de önem veriliyordu. Her öğrencinin yılda 25 klasik roman okuması ve en az bir müzik aleti çalması sağlanıyordu. Yine yıl içinde çeşitli tiyatro eserleri çalışılıp sergileniyordu. Köy enstitüsünü bitiren öğretmenler köyü tanıyan, kültürlü, görev aşkıyla dolu, aydın kişilerdi. Atandıkları köylerde eğer okul yoksa -büyük olasılıkla olmazdı ya da yıkılmış olurdu- önce okul inşa edip, köy çocuklarına okuma yazma, temel bilgileri öğretmelerinin yanında, ziraat, tarım alanlarında da bilgi birikimlerini köylülere aktarırlardı. Köyün kalkınması, köy insanının yaşamının iyileşmesi için çaba sarf ederlerdi.

    Alıntılardan örneklemek gerekirse sayfa 37’deki alıntıda:

    "Be herif! Ekmeğin sertliğini bahane ediyorsun, kendini ekmeğe vermiyorsun da... Şu kitaplarda ne var, bilmem. Adam olana bir kitap yeter de artar bile. Sen yığmışsın babam önüne!
    Kendini onlara verdiğinin yarısı kadar da ekmeğe versen, bak nasıl yersin."

    Burada kitaplara verilen paranın boş olduğunu öne sürüp kitaplara vereceğin parayı ekmeğe versen karnın doyar mesajı verilmiştir. Halbuki insan beyni aç kaldığında bu tür şeyler düşünür önce beyini doyurup sonra mideye inmek gerekmektir. Öğretmen bunu düşünür. Burada eğitim almış biri ile almamış birinin farkını görürüz. Sayfa 10’daki bir diğer alıntı ise şöyledir:

    Ümidin işe yaradığını anladım.
    Ümit ateşiyle içimi ısıtmasam
    Bir gün bile ayakta duramazdım o soğuklarda.

    Öğretmen, bu köylülerle yaşamı boyunca hep ümit etmiştir. Belki bir gün gerçekleri görürler diye. Umut, ümit bunlar insanda olması gereken hislerdir. Bir diğer alıntı ise:

    Öyle ki, çok akşamlar, işimi gücümü bırakıp, onlar için yazı bulup okuyorum. Çağırıp dört gözle bekliyorlar. Sesli okumaktan, az çok dil damak yorulsa da, onların beğendiklerini, bir şeyler öğrendiklerini gördükçe, yorgunluğumu unutuyorum.

    Burada öğretmenin umudunu yitirmediğini ve öğrencileri için sürekli bir şeyler araştırıp onlara fayda sağlayabilmeyi hedeflendiğini ve bu öğrencilerin bilgiye aç çocuklar olduğunu görmekteyiz. Sayfa 121’deki alıntı:

    Karlı dağlar, kara dağlar çevirmiş dört yanımı. Cahillik sarmış yöremi. Uçar kuş olsan kurtulamazsın, bir kaşık suda. boğarlar adamı.

    Ülkenin her bir ucundaki köylerin cahil kaldığını anlarız. Özgür, eğitimli, farkında bir birey olsan bile bu cahil toplum seni asar da keser de anlamı görülmektedir. Sayfa 36’daki alıntı:

    Ekin biçenlerden çoğunun oruçlu oluğuna bakılırsa;
    bu yıl ucuz kurtardık sayılır;
    topu topu 1 genç öldü susuzluktan.
    Ama küçük çocuklara gelince iş değişir. Anaları babaları tarlada orak sallarken ecel onları da kıyasıya biçti...
    İlk 15 gün içinde ölenlerin sayısı
    22 yi buldu.

    Köyde açlık ile savaş verildiğini, çoğunlukla çiftçi mesleğinin var olduğunu ve ailenin büyükleri tarlada çalışırken çocukların açlıkla mücadele ettiği anlaşılmaktadır. Köylüler o senede bir ölü verdiklerine sevinmiş haldelerdir. Ağlanacak hala gülmek ile benzetilebilir. Sayfa 76’daki alıntı:

    Evlenen kızın yaşı çok kere 15'ten aşağıdır.
    Kızcağız daha Hanya'yı Konya'yı anlamaya vakit bulamadan everivermişlerdir.
    2 yıl içinde çöküp gider.
    Gelin olur olma yakayı hastalığın pençesine kaptırır.
    1-2 yıl yatalak olduktan sonra ölenlere çok rastlanır. Böyleleri için,
    " Zaten hastaydı, kocaya varınca hastalığı açığa vurdu" deyip geçerler.

    Küçük kız çocuklarının erken evlendirildiği sadece imam nikahı kıyıldığı bir dönemdir. Evlenen kız çocukları evliliğin ne demek olduğunu bilmeden bu duruma maruz kalıyorlardı. Geçim sıkıntısının var olduğu bir yerde hastalıklar salgınlar mevcuttu. Ve hastalanan yeni evlenmiş kızlara bu denli laflar söylenirdi. Bu da yine bilgisiz insanların resmedilmiş halidir.

    Mahmut Makal’ın bu romanı cahilliğin, bilgisizliğin, medeniyetin var olmadığı bir köydeki yaşam şartlarını anlatmaktadır.

    #mahmutmakal
    #kitapincelemesi
    #bizimkoy


Benzer Konular