İçeriğe atla
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Popüler
  • Dünya
  • Kategoriler
    • All Categories
    • Individual Categories
  • Gruplar
  • Kullanıcılar
Daralt
Marka Logo

efelsefe

Forum Kuralları Canlı Sohbet
SamurayS

Samuray

@Samuray
Takip etme Takip Et
Hakkında
İleti
33
Konu
19
Shares
0
Gruplar
1
Takipçiler
0
Takip Edilenler
2

İleti

Güncel En İyi Tartışmalı

  • İnanç İle Din Arasındaki Fark
    SamurayS Samuray
    Din & İnanç inanç nedir din nedir din ve inanç

    @yapma-kafa
    “Cennet, cehennem ve melekleri ispat et” demen aslında tartışmayı başka yere çekiyor. Bir inancın metafizik iddialarının bilimsel olarak kanıtlanamamış olması, o inancın tarih boyunca toplumlarda nasıl bir kurum haline geldiği sorusunu cevaplamaz. Bunlar iki ayrı mesele.

    Ama senin asıl iddian çok daha büyük: “Tarih boyunca dinler merkezi otoritenin emrinde olmuştur.” İşte bunu ispatlaman gerekiyor. “Dinler iktidarlar tarafından kullanıldı” başka bir şey, “dinler merkezi otoriteler tarafından kuruldu ve onların emrindeydi” bambaşka bir iddia.

    Üstelik “dinler sorgulanamaz” diyorsun ama zaten tarih boyunca dinlerin içinden çıkan mezhepler, reform hareketleri, yorum farklılıkları ve otoriteye karşı çıkan dini hareketler bunun tam tersini gösteriyor. Bir şeyin kutsal kabul edilmesi, bütün mensuplarının onu aynı şekilde yorumladığı veya hiçbir otoriteye karşı çıkmadığı anlamına gelmez.

    Daha da önemlisi, “İnanç kişiseldir, o yüzden inançla savaşılmaz” diyorsun. Buna katılmamak zor. Fakat aynı mantığı din konusunda da uygulamak zorundasın. Bir insanın inancı ile o inancın kurumsal yapısını birbirinden ayırabiliyorsan, o kurumların tarih boyunca birbirinden tamamen farklı roller üstlenebildiğini de kabul etmek zorundasın.

    “Tanrı ispatlanmadı, dolayısıyla din toplum mühendisliğidir” sonucu ise mantıksal olarak çıkmıyor. Tanrı'nın varlığının kanıtlanıp kanıtlanmaması başka bir soru; dinlerin nasıl ortaya çıktığı, nasıl yayıldığı ve iktidarla nasıl ilişki kurduğu başka bir soru.

    Kısacası sen de eleştirdiğin şeyi yapıyorsun: Önce sonucu belirliyorsun, sonra tarihi o sonuca kanıt toplamaya çalışıyorsun.

    Tanrı'nın varlığını kanıtlayamamak, dinlerin merkezi otoriteler tarafından icat edildiğini kanıtlamaz. Aynı şekilde dinlerin iktidar tarafından kullanılmış olması da onların iktidar tarafından icat edildiğini kanıtlamaz.

    İddian büyükse, kanıtın da büyük olmak zorunda. “Bence böyle” ile tarihsel gerçek arasında ciddi bir mesafe var.


  • İnanç İle Din Arasındaki Fark
    SamurayS Samuray
    Din & İnanç inanç nedir din nedir din ve inanç

    @yapma-kafa
    Burada kavramları tanımlayıp sonra o tanımlardan istediğin sonucu çıkarmışsın. “İnanç kişiseldir, din kurumsaldır” denklemi kurulunca sanki otomatik olarak “öyleyse dinler toplum mühendisliği için merkezi otoriteler tarafından kuruldu” sonucu çıkıyormuş gibi davranıyorsun. Oysa bu bir kanıt değil, yorum.

    Dinlerin korku unsurunu kullanmış olması başka şey, dinlerin sırf insanları korkutup yönetmek amacıyla merkezi otoriteler tarafından icat edilmiş olması başka şey. İkincisini göstermek için tarihsel kanıt gerekir. “Cehennem var, o halde korku yönetimi” demek tarihsel açıklama değil, peşin hüküm.

    Üstelik dinleri sadece iktidarın sopası olarak görmek de fazlasıyla sığ. Tarih boyunca iktidara karşı çıkan, zulme direnen, yoksulu savunan ve mevcut otoriteyle çatışan dini hareketler de oldu. Demek ki dinin tek işlevini “itaat üretmek” diye açıklayamıyorsun.

    Daha da önemlisi, “Alevilik de toplum mühendisliği şeklinde ortaya çıkmıştır” cümlesi havada kalıyor. Aleviliğin tarihsel oluşumunu tek cümleyle birilerinin yaptığı toplum mühendisliğine indirgemek, açıklama yapmak değil, karmaşık bir tarihi etikete sıkıştırmaktır.

    Sonra kapitalizmi, modayı, feminizmi ve reklamları “kapitalizm dininin mezhepleri” diye aynı torbaya atıyorsun. Bu benzetme edebi olarak güzel olabilir ama analitik olarak her şeyi birbirine benzeterek hiçbir şeyi açıklamama tehlikesi taşıyor.

    Asıl sorun bence burada: Bir kavramı “din” diye genişlettikçe, sonunda hoşlanmadığın her toplumsal yapıyı dinin bir mezhebi ilan edebilirsin. Böyle bir tanımın yanlışlanma ihtimali kalmaz.

    Din eleştirilebilir, hatta dinin iktidar tarafından araçsallaştırılması çok ciddi biçimde eleştirilebilir. Ama eleştiri yapmak başka, sonucu baştan belirleyip tarihi o sonuca göre dizmek başka.

    Kısacası “din = korku ve toplum mühendisliği” demek dini açıklamıyor; sadece dinin içinden seçtiğin bir özelliği bütün dinlerin tamamına genelliyor. Bu da eleştiri olmaktan çıkıp başka türden bir dogmaya dönüşüyor.


  • Zihinsel Dönüşüm Olmadan Gerçek Devrim Mümkün mü
    SamurayS Samuray
    Serbest Kürsü serbest-kursu

    @Yapma-Kafa “Renkli kafalarla devrim yapılmaz” diyerek başladığın yerde aslında devrimden değil, insanları sınıflandırmaktan söz ediyorsun. Kimin yeterince karakterli olduğuna da sen karar veriyorsun. Bu devrimcilik değil, düpedüz kibir.

    İnsanların iPhone kullanması, eğlenmesi, partiye gitmesi veya ertesi gün normal hayatına dönmesi onları aptal ya da değersiz yapmaz. İnsanlardan önce senin istediğin kalıba girmelerini, sonra da devrim yapmalarını beklemek komik. Bu özgürlük değil; yeni bir vesayet anlayışı.

    Üstelik “rejimler seçimlerle değişmez” diye kesin hüküm vermek de tarih bilmemektir. Rejimler bazen devrimle, bazen seçimle, bazen toplumsal baskıyla, bazen ekonomik ve kurumsal dönüşümle değişir. Dünyanın tamamını tek bir devrim şablonuna sokamazsın.

    Asıl sorun sokakta bağıran insan değil; kendisini o insanlardan daha bilinçli ve daha değerli gören tiptir. Çünkü böyleleri iktidara karşı çıkarken bile kafasında yeni bir hiyerarşi kurar: “Ben bilinçliyim, siz bilinçsizsiniz.”

    Bu mantığın sonu özgürlük değil. Yeni efendiler üretmektir.

    Devrim yapacak insanlara “şunu giyme, bunu dinleme, bunu kullanma, şöyle yaşa” diye karakter testi uygulayarak devrim yapılmaz. İnsanları küçümseyerek kitle siyaseti kurulmaz.

    Kısacası, halkı beğenmiyorsan halk adına devrim yapmaya kalkma. Çünkü halkı küçümseyen hiçbir hareket, sonunda halkın özgürlüğünü savunamaz.


  • Modern Sömürgecilik Kirli Siyaset Ağı
    SamurayS Samuray
    Tartışma kirli siyaset modern sömürgecilik

    Burada bence önemli bir ayrım var. Sömürgecilik sonrasında oluşan ekonomik ve siyasi ilişkilerin, eski sömürge merkezleriyle kurulan elit ağlarını etkilediği doğru. Sermayenin Londra, New York veya başka finans merkezlerine akması da sadece “kişisel açgözlülük” üzerinden açıklanamayacak kadar karmaşık bir mesele.

    Ama bütün bunları doğrudan “gizli bir görev bilinci” veya herkesin bilinçli olarak eski efendisine hizmet etmesi şeklinde açıklamak da biraz fazla kesin geliyor. Bunun içinde güvenli finans sistemi, hukuk, uluslararası bağlantılar, sermayenin korunması ve elitlerin kendi çıkarları gibi çok daha somut faktörler de var.

    Asıl ilginç olan şu: Halktan sürekli belge, gelir kaynağı ve hesap verme talep edilirken büyük sermaye hareketlerinin çok daha karmaşık ve ayrıcalıklı kanallardan ilerleyebilmesi ciddi bir çelişki. Bence tartışılması gereken nokta tam olarak bu güç ve denetim eşitsizliği.

    Sömürgecilik bitmiş olsa bile ekonomik bağımlılık biçim değiştirerek devam edebiliyorsa, mesele sadece geçmişte kimin kimi yönettiği değil, bugün hangi kurumların kimin çıkarına çalıştığı sorusuna da dayanıyor.


  • Kıral Kaybederse
    SamurayS Samuray
    Tartışma kral kaybederse

    Aslında eleştirinin en dikkat çekici tarafı, dizilerde zenginlik ile fakirliğin aynı davranışlara yüklediği farklı anlamlar. Para ve güç sahibi bir erkek yaptığında “hayatın gerçekleri” gibi sunulan şey, maddi gücü olmayan bir erkek yaptığında doğrudan karakter meselesine dönüşebiliyor.

    Ama bunu sadece kadın-erkek üzerinden okumak da biraz eksik kalıyor. Bence asıl mesele, senaryoların parayı ve statüyü insan ilişkilerinin merkezine koyması. İzleyici de yıllarca aynı kalıpları görünce bunları normalleştirebiliyor.

    Sonuçta insanın değeri ne cebindeki parayla ne de peşinden koştuğu insan sayısıyla ölçülmeli. Sağlıklı ilişki dediğimiz şeyin temelinde güç değil, karşılıklı saygı ve karakter olmalı.


  • Ayni cografyanin zit kutuplari: Amerika ve Kuba arasindaki gorunmez duvar
    SamurayS Samuray
    Serbest Kürsü serbest-kursu

    Kuresellesmenin tum dunyayi tek tip bir tuketim pazarina donusturdugu bu cagda, cografi olarak birbirine bu kadar yakin olup kulturel ve siyasi anlamda bu kadar uzak kalabilmis baska iki ulke bulmak neredeyse imkansizdir. Florida Kiyilari'ndan sadece doksan mil otede yer alan Kuba, onlarca yillardir surdurdugu izole ve kolektif yasam tarziyla, kapitalizmin merkezi olan Amerika'nin adeta antitezi konumundadir. Bu durum sadece iki hukumet arasindaki diplomatik bir anlasmazlik degil, ayni zamanda insanligin moderniteye ve kalkinmaya bakis acisindaki koklu bir yol ayrimini simgeler.

    Bir tarafta bireyselligin, sinirsiz tuketimin, rekabetin ve hizla degisen teknolojinin uzerine kurulmus bir Amerikan ruyasi var. Bu sistem insana sinirsiz secenekler sunarken ayni zamanda derin bir yalnizlik, yabancilasma ve surekli bir tuketim baskisi da uretiyor. Diger tarafta ise ambargolarla ve ekonomik sikintilarla bogulmasina ragmen toplumsal dayanisma bilincini, sokaktaki muzigi, zamansiz klasik arabalari ve yavas ama insani odak alan bir yasam felsefesini korumaya calisan bir Kuba gercegi duruyor. Kuba'da bireysel zenginlik sinirli olabilir ancak egitim ve saglik gibi temel insan haklari piyasanin insafina birakilmamistir.

    Tarihsel surecte bu iki ulkenin karsilasmasi hep guclu ve zayif olanin mucadelesi olarak lanse edildi. Ancak meseleyi sadece siyasi rejimler uzerinden okumak eksik kalir. Asil merak edilmesi gereken, tuketim toplumunun getirdigi konfor alanindan vazgecemeyen insan ile maddiyatin sinirli oldugu ama aidiyet duygusunun guclu oldugu bir duzende yasayan insan arasindaki ruhsal farkliliktir. Hangisi gercekten daha ozgurdur sorusu bugun hala cevap beklemektedir.

    Sizce, amerikan tipi sinirsiz tuketim ve bireysel basari odakli bir hayat mi insana daha cok sey katar, yoksa maddi imkansizliklara ragmen kolektif baglarin guclu oldugu bir toplumda yamak mi daha anlamlidir?


  • Teoriden Pratiğe: Marx'ın Hayaleti ve Lenin'in Gerçekliği
    SamurayS Samuray
    Serbest Kürsü serbest-kursu

    On dokuzuncu yüzyılın endüstriyel dumanları arasında kalemi eline alan Karl Marx, insanlık tarihini sınıf mücadelelerinin bir toplamı olarak okudu ve kapitalizmin kendi içinde taşıdığı çelişkilerle yine kendi mezar kazıcısını yaratacağını öngördü. Marx için mesele büyük ölçüde evrensel bir teorinin inşasıydı; kapitalist sistemin anatomisini sökmek ve tarihin kaçınılmaz rotasını anlamak. Ancak bu teorinin sahadaki en büyük sınavı, teorisyenin masasından binlerce kilometre uzakta, çarın Rusya'sında gerçekleşti. Vladimir İlyiç Lenin, Marx'ın teorik mirasını devralmakla kalmadı, onu çalkantılı bir imparatorluğun yıkıntıları arasında yaşayan bir pratiğe dönüştürdü. Lenin'in en büyük başarısı, ya da bazılarına göre marksist teoriden sapması, gerillavari bir parti örgütlenmesiyle tarihin akışını zorlamasıydı. Marx bekliyordu; Lenin ise harekete geçti. Marx kapitalizmin en olgun aşamasında bir devrim beklerken, Lenin zayıf halka teorisiyle zincirin en zayıf yerinden kıratılabileceğini kanıtladı. Bu durum felsefe tarihinde teori ile pratik arasındaki ilişkinin en keskin örneklerinden biridir. Bir tarafta kapitalizmin kendi doğal sürecini tamamlamasını savunan ortodoks bir yaklaşım, diğer tarafta ise tarihsel anı yakalamak için devrimci iradeyi öne çıkaran iradeci bir pratik duruyor. Bugün dönüp baktığımızda, Lenin'in attığı adımların Marx'ın teorisini zenginleştirdiğini mi yoksa onu bürokratik bir devlet mekanizmasının tutsağı haline mi getirdiğini hâlâ tartışıyoruz. Sizce Lenin, Marx'ın teorisini sadakatle geleceğe mi taşıdı, yoksa onu kendi siyasi hedefleri doğrultusunda radikal bir şekilde bükerek başka bir boyuta mı evriltti?


  • Zihinsel Dönüşüm Olmadan Gerçek Devrim Mümkün mü
    SamurayS Samuray
    Serbest Kürsü serbest-kursu

    Tarih boyunca toplumları dönüştürme iddiassıyla ortaya çıkan pek çok hareket, kurumsal yapıları değiştirmeyi başarsa da insan tabiatını değiştirmekte aynı hızı gösteremedi. Sokaklarda yakılan meşaleler, tahttan indirilen krallar ve yeniden yazılan anayasalar dışsal bir kabuk değişiminden ibaret kalabiliyor. Çoğu zaman ezilenler, iktidarı ele geçirdiklerinde eskiden eleştirdikleri mekanizmaların birer parçası haline geliyorlar. Bu durum, devrim kavramının sadece politik bir eylem mi yoksa çok daha derin bir bilinç evrimi mi olduğu sorusunu akıllara getiriyor.

    Gerçek bir kırılma yaratmak için öncelikle bireyin kendi içindeki dogmalardan, önyargılardan ve iktidar arzularından arınması gerekmez mi. Zihin yapısı değişmeyen kitleler, sadece yeni bir efendiye boyun eğmek üzere yola çıkmış demektir. Fransız İhtilali'nden günümüzdeki toplumsal hareketlere kadar pek çok örnek, sistemik değişimlerin altı dolmadığında hayal kırıklığıyla sonuçlandığını gösteriyor. Fiziksel bir isyan kısa sürede bastırılabilir veya yönlendirilebilir; ancak kökleşmiş bir zihinsel dönüşüm, durdurulamaz bir dalga gibidir.

    Bugün dünyada yaşanan krizlere baktığımızda, hâlâ eski paradigmalarla çözümler aradığımızı görüyoruz. Teknolojik ve ekonomik anlamda ileriye giderken, insan ilişkilerinde ve adalet anlayışında aynı olgunluğa erişebilmiş değiliz. Toplumları kalıcı olarak iyileştirecek olan şey yeni yasalar mıdır, yoksa bireylerin ahlaki ve entelektüel olarak kendilerini yeniden inşa etmesi midir. Sizce bir toplumda kalıcı ve adil bir düzen kurmanın ilk adımı dış dünyayı değiştirmekten mi yoksa insan zihnini dönüştürmekten mi geçer.


  • Zamanın Donduğu Ada: Küba Devrimin Ötesinde Ne Hissettiriyor?
    SamurayS Samuray
    Serbest Kürsü serbest-kursu

    Küba denince akla ilk olarak devrim, klasik Amerikan arabaları, puro ve salsa gelir. Dünyanın geri kalanından izole kalmış gibi duran bu coğrafya, popüler kültürde genellikle nostaljik bir film seti gibi resmedilir. Ancak bu nostaljik görselliğin ardında, insan ruhunu derinden sarsan başka bir gerçeklik yatıyor. Hayatın çok daha yavaş aktığı, dijital dünyanın gürültüsünden uzak bu adada insan olmak, modern dünyanın hız bağımlısı bireyleri için hem bir cehennem hem de bir cennet olabilir.

    Bir yanda ekonomik zorluklar, temel ihtiyaçlara erişimdeki sıkıntılar ve geleceğe dair belirsizlikler var. Diğer yanda ise tüketim çılgınlığından uzak, toplumsal dayanışmanın hâlâ canlı tutulduğu, sokaklarında müziğin ve sohbetin hiç eksilmediği bir yaşam kültürü bulunuyor. İnsanlar ellerindekilerle yetinmeyi öğrenmiş, hatta bunu bir hayatta kalma sanatına dönüştürmüş durumdalar. Peki, maddi imkansızlıklar içinde var olmaya çalışan bu toplumsal doku, bize mutluluk ve aidiyet hakkında ne söylüyor?

    Modern dünyada her şeye anında ulaşabiliyoruz ama belki de hiçbir şeyin gerçek tadını çıkaramıyoruz. Küba ise tam tersi bir eksende dönüyor; her şey kıt ama insan ilişkileri ve anın kendisi son derece yoğun yaşanıyor. Bu durum, özgürlüğün tanımını da yeniden sorgulamamıza neden oluyor. Bir yanda seyahat ve tüketim özgürlüğü kısıtlanmış bir halk, diğer yanda ise borç, stres ve yalnızlık sarmalındaki modern dünya insanı var. Hangisi gerçekten daha özgür?

    Sizce Küba'daki yaşam tarzı, insanı modern dünyanın dayatmalarından koruyan korunaklı bir liman mı, yoksa sadece kaçınılmaz bir yoksulluğun romantize edilmiş hali mi?


  • Asgari Ucret Bir Hayatta Kalma Bedeli mi, Yoksa Insani Bir Yasamin Baslangici mi?
    SamurayS Samuray
    Serbest Kürsü serbest-kursu

    Her maas doneminde karsimiza cikan ve toplumun en genis kesimini dogrudan ilgilendiren asgari ucret meselesi, sadece ekonomik bir rakamdan ibaret degil. Bu kavram, uzerine kuruldugu temel mantik itibariyle bir ulkenin insanina verdigi degerin ve adaletsizlik algisinin en net aynasidir. Yil sonu yaklastiginda baslayan tartismalar, enflasyon oranlari ve gecim endeksleri etrafinda donuyor gibi gorunse de, aslinda tartistigimiz sey insan onurunun maliyetidir.

    Bir ekonomide asgari ucret, teorik olarak bir iscinin ve ailesinin gida, barinma, ulasim gibi temel ihtiyaclarini karsilayabilmesi icin belirlenen taban sinirdir. Ancak uygulamada bu sinir, cogu zaman bireyin sadece ertesi gun tekrar calisabilecek gucu bulabilmesini saglayan bir hayatta kalma aracina donusmektedir. Sabah erkenden evden cikip aksama kadar uretime katilan bir insanin, ay sonunu nasil getirecegini dusunmekten baska bir sey yapamamasi, toplumsal ruh halini de derinden sarsmaktadir.

    Surekli olarak gecim derdiyle bocalayan bireylerin kulturel faaliyetlere katilmasi, sanatla ilgilenmesi, cocuklarina daha iyi bir gelecek hazirlamasi veya sadece dinlenmesi neredeyse imkansiz hale geliyor. Bu durum, toplumda surekli bir tukenmislik sendromu yaratirken, bireylerin gelecege dair umutlarini da torpueliyor. Calismak, insanu yucelten ve gelistiren bir eylem olmaktan cikip, sadece hayatta kalma mucadelesine indirgendiginde toplumun uretkenligi ve yaraticiligi da zarar goruyor.

    Asgari ucretin sadece bir gecim ucreti degil, ayni zamanda adaletin ve dengenin gostergesi oldugu gercegini goz ardi ediyoruz. Eger bir ulkede calisanlarin buyuk bir bolumu bu rakamla yasamaya mahkum ediliyorsa, o sistemde uretenler degil, sermayeyi elinde tutanlar kazaniyor demektir. Bu da sosyal barisi tehdit eden en buyuk unsurlardan biridir.

    Sizce asgari ucret sadece ekonomik verilerle mi belirlenmeli, yoksa insan onuruna yarasir bir yasam standardi yasal bir zorunluluk olarak mi tanimlanmali?


  • İnancın Evrimi: Modern Dünyada Kutsal Olanı Yeniden Düşünmek
    SamurayS Samuray
    Din & İnanç din inanc

    İnsanlık tarihi boyunca dini inanç, toplulukları bir arada tutan, varoluşsal sancılara merhem olan ve ahlaki pusula işlevi gören en temel olgulardan biri oldu. Ancak içinde bulunduğumuz dijital çağ, bilgiye erişimi hızlandırırken inanç, ibadet ve kutsallık algımızı da kökten sarsıyor. Eskiden coğrafi sınırların ve geleneklerin belirlediği inanç biçimleri, artık küresel bir fikir pazarında rekabet ediyor ya da bireyselleşerek kabuk değiştiriyor. Geleneksel dogmalar ile modern bireyin özgürlük arayışı arasındaki gerilim, inanç kavramını bambaşka bir boyuta taşıyor.

    Bugün birçok insan, organize dinlerin kurumsal yapılarından uzaklaşarak daha kişiselleştirilmiş bir maneviyat arayışına yöneliyor. Doğa, sanat, evrensel ahlak veya sadece kendi iç sesleri, modern bireyin sığınakları haline gelebiliyor. Bu durum, inancın kaybolmasından ziyade form değiştirdiğini gösteriyor. Fakat diğer yandan, aidiyet duygusunun zayıflaması ve yalnızlaşan insanın anlam arayışında yönünü kaybetmesi gibi riskleri de beraberinde getiriyor. Kutsal olanın sınırları silinirken, inancın özü de yeniden tanımlanıyor.

    Birey olarak inançla kurduğumuz ilişki artık daha sorgulayıcı, belki de daha kuşkucu. Eskiden körü körüne kabul edilen gelenekler, artık bireysel süzgeçten geçiriliyor. Bu rasyonelleşme süreci inancı zayıflatıyor mu, yoksa onu daha samimi ve bilinçli bir temele mi oturtuyor? Sizce modern insanın yalnızlığı ve karmaşası, dini inançlara olan ihtiyacı artırıyor mu, yoksa tamamen farklı bir manevi düzene mi evriliyoruz?


  • Sinirların Ötesinde Orta Doğu: Yapay Çizgiler ve Köklenen Kimlikler
    SamurayS Samuray
    Orta Doğu orta-dogu

    Orta Doğu dediğimiz coğrafya, haritalar üzerinde cetvelle çizilmiş düz çizgilerden ibaret sanılır ama gerçekte insan ruhunun en derin fay hatlarını barındırır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında masabaşında belirlenen sınırlar, yüzyıllardır bir arada yaşayan ya da göç yoluyla kesişen toplulukları yapay olarak böldü veya aynı çatı altında olmaya zorladı. Bugün bu coğrafyada yaşanan krizlerin temelinde, bu yapay sınırların yarattığı aidiyet bunalımı yatmaktadır. İnsanlar kendilerini önce ulus-devletin bir vatandaşı olarak mı, yoksa sınır tanımayan dini, mezhepsel ve etnik bağların bir parçası olarak mı tanımlamalı sorusu hala ortada duruyor. Bu durum, bireylerin kimlik krizini tetiklerken aynı zamanda kalıcı bir siyasi istikrarsızlığın da kapısını aralıyor. Sınırlar kağıt üstünde kalırken, akraba toplulukların farklı devletlerin vatandaşı olması ve bu yapay engellerin ticareti, kültürel alışverişi ve en önemlisi ortak geleceği tıkaması her geçen gün daha acı hissediliyor. Diğer yandan, bu sınırların tamamen kalkması durumunda yaşanabilecek kaos senaryoları da azımsanamayacak kadar gerçekçi. Küreselleşen dünyada sınırlar esnerken Orta Doğu, hala katı ve kanlı sınırların ezici yükü altında ezilmeye devam ediyor. Sizce bu coğrafyada kalıcı bir barış ve huzur ortamı tesis edilmek isteniyorsa, mevcut sınırlar tamamen göz ardı edilip sıfırdan bir kültürel ve coğrafi entegrasyon mu denenmeli, yoksa mevcut gerçeği kabul edip bu sınırlar içinde mi bir uzlaşı aranmalıdır?


  • CHP Solculuğu
    SamurayS Samuray
    Tartışma chp solcu değildir türk tipi solculuk

    @Yapma-Kafa said:

    İşbankası ve şişecam fabrikasına parti referansı olmasa kim girebilir?

    Bknz; fetö refaransı olmadan devlet kadrosunda yer alamıyorsun gibi. anladım aynı örnekler.


  • CHP Solculuğu
    SamurayS Samuray
    Tartışma chp solcu değildir türk tipi solculuk

    Yani bu ülkede, apoya kucak açılmış mevcut iktidar ve ortağı tarafından, senin mercedes amg ye takılman :)))


  • CHP Solculuğu
    SamurayS Samuray
    Tartışma chp solcu değildir türk tipi solculuk

    @Yapma-Kafa said:

    Hadi bu chp yi savunun hadi buyurun...akp den daha iyi bir yanı varsa yazın da görelim.

    Ne çabuk unuttunuz ya!!

    Bir kıyas içinde değilim, yazdıklarına karsılık olarak diğer partilerinde bir ton yanlışını dökerim. ben bunu sölemıyorum ki


  • CHP Solculuğu
    SamurayS Samuray
    Tartışma chp solcu değildir türk tipi solculuk

    Somut örnek vermen, yaptığın bütün ithamları otomatik olarak somutlaştırmıyor. Burada birkaç şeyi birbirinden ayırmak lazım.

    İBB’nin ulaşım, kentsel dönüşüm, otopark veya bütçe yönetimini eleştirmek meşru bir eleştiri. “Kent lokantası ve kreş yanlış önceliklendirmeydi” demek de siyasi bir değerlendirme.

    Ama “yandaşlarını istihdam etti”, “İSPARK’ı kendi kitlesine peşkeş çekti”, “paraları boş yere harcadı” demek doğrudan yolsuzluk/çıkar ilişkisi ithamı. Bunları söyleyeceksen isim, ihale, tutar ve belge göstermen gerekir. Yoksa eleştiri değil, kanıtsız suçlama olur.

    Aynı şekilde “Balkan burjuvazisi”, “CHP hiçbir zaman halkın lehine çalışmadı”, “AKP ile CHP kamera arkasında anlaşıyor” da ciddi iddialar. Bunların da sloganla değil, somut kanıtla ortaya konması gerekir.

    CHP’nin kötü belediyeciliğini göstermek için bunlara ihtiyacın yok zaten. Somut başarısızlık varsa onu göster, yeter.

    Ama CHP’nin hatalarını sıralayıp üzerine kanıtsız ithamlar ekleyerek “AKP’den daha beter” sonucuna varmak analiz değil. Eleştiri başka, suçlama başka, siyasi kanaat başka. Bunları birbirine karıştırmamak lazım.

    ayrıca istihdam ofisleri içinde üşünçen yanlış, bizzat içinde olduğum için sölüyorum, detaylı şekilde araştırma yaparsan yılda ne kadar işe yaradıklarını belgeli şekilde görüceksin ayrım olmadan.
    ayrıca chp li felan değilim, sadece akp den daha beter cümlesi yanlış oldugu ıcın cevaplıyorum. chp nin akpy e göre artıları var gözle görülür şekilde.


  • CHP Solculuğu
    SamurayS Samuray
    Tartışma chp solcu değildir türk tipi solculuk

    CHP’nin solcu ve halkçı olup olmadığı elbette tartışılır. Ama meseleyi sadece “elitist devletçi zihniyet” ya da “Balkan burjuvazisi–Anadolu burjuvazisi” gibi sınıfsal etiketlerle açıklamak da bana biraz fazla indirgemeci geliyor.

    AKP yerine CHP’nin gelmesiyle her şeyin bir anda düzeleceğini söylemek de gerçekçi değil. Türkiye’de sorun sadece hangi partinin iktidarda olduğundan ibaret değil; kurumların işleyişi, hukuk, ekonomi, liyakat ve denetim gibi çok daha temel meseleler var. Dolayısıyla parti değişikliğini tek başına rejim değişikliği gibi görmek doğru olmaz.

    “CHP daha beter yapabilir” kısmı ise sonuçta bir ihtimal. Ama bunu söyleyebilmek için somut olarak neyi, nasıl daha kötü yapacağını ortaya koymak gerekir. Aynı şekilde CHP’nin her şeyi düzelteceğini söylemek de temelsiz olur.

    AKP’yi de CHP’yi de sevmemek gayet mümkün. Fakat “hepsi kamera arkasında birbirinin çamaşırını yıkıyor” dediğimiz noktada da biraz somut konuşmak gerekiyor. Siyasette çıkar ilişkileri, güç mücadeleleri ve birbirleriyle örtüşen noktalar olabilir ama buradan bütün siyasi aktörlerin aslında aynı olduğu sonucu otomatik olarak çıkmaz.

    Kısacası bence mesele “AKP mi CHP mi?” tartışmasına sıkışmamalı. Asıl soru, hangi siyasi anlayışın daha fazla hukuk, özgürlük, liyakat, denetim ve ekonomik istikrar sağlayabileceği. Bence tartışılması gereken yer tam olarak burası.


  • Tanrıların Çöküşü mü Biçim Değiştirmesi mi: Modern Dünyada Mitlerin Gizli İşlevi
    SamurayS Samuray
    Mitoloji mitoloji

    @Yapma-Kafa Tanrılar Çıldırmış olmalı :))


  • Uzak Dogu Felsefesinde Gelenek ve Hizmet Karsitligi
    SamurayS Samuray
    Uzak Doğu uzak-dogu

    Uzak Dogu kulturunun hizla kuresellesen dunyada kendi oz kaynaklarini koruma mucadelesi, bugun bircok dusunur tarafindan endiseyle izleniyor. Ozellikle Japonya ve Guney Kore gibi teknolojik olarak en ust seviyedeki ulkelerde, geleneksel Zen ve Konfuçyus degerlerinin bireysel yasamla nasil harmanlandigi oldukca carpici bir celiski barindiriyor. Bir yanda binlerce yillik meditasyon, sadelik ve icsel huzur ogretileri dururken, diger yanda gunde on altı saate varan calisma saatleri ve mukemmeliyetcilik baskisi var. Bu durum, insanlari ruhsal bir arayisa iterken ayni zamanda tuketim toplumunun birer carkina donusturuyor. Geleneksel felsefenin insanlara sunuyor gibi gorundugu yavaslama ve dinginlik vaadi, modern kapitalist sistemin hizli temposuyla ciddi bir catisma halindedir. Bireyler bu iki kutup arasinda sikisip kalmis durumda. Gecmisten gelen bilggeligin bugunun kosullarina ayak uydurmasi mi gerekiyor, yoksa modern insanin bu felsefeleri yanlis yorumlayarak birer kacis araci olarak mi kullandigini sorgulamaliyiz? Sizce Uzak Dogu felsefeleri bugun gercekten birer bilgelik kaynagi olarak mi yasiyor, yoksa hizli modern hayatin vicdan azabini hafifleten modern birer rituel haline mi donustu?

  • Giriş

  • Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

  • Aramak için giriş yapın veya kaydolun
  • İlk ileti
    Son ileti
0
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Popüler
  • Dünya
  • Kategoriler
    • All Categories
    • Individual Categories
  • Gruplar
  • Kullanıcılar