• Esaret ve özgürlük içiçedir ve çatışma halindedir.
    Ancak sorun şu ki, toplum esareti özgürlük sayarsa orada çatışma nötr hale geliyor.
    Çünkü esaretin özgürlük olarak lanse edildiği etkili bir propaganda dönemi yaşıyoruz.
    Örneğin bir esaret sistemi olan şeriatın dayatılması, işçi sınıfının sömürüyü haklı sayar hale getirilmesi, kapitalist sistemin en iyi çözüm gibi gösterilmesi sadece bunlardan bazılarıdır.
    Bu yüzden esaretin esaret olduğunun farkında olmayan bir toplum sürecindeyiz. Bu da toplumun sömürüye karşı ilgisizliğini getirdiği gibi özgürlük arayışını da sönümlendiriyor.
    Bugün dünyada devrimci mücadele verilmemesinin başlıca nedeni de budur, esareti ve sömürüyü haklı sayan bir ezilen sınıf konumuna getirilmesidir.
    Dolayısıyla her kavramda olduğu gibi esaret-özgürlük kavramları da yozlaşarak reel anlamından koparılıyor.
    Yozlaşan kavramlar felsefe yapmayı da zorlaştırıyor. Çünkü konuya odaklanırken bu defa da yozlaştırılmış kavramları ayıklamakla uğraşıyorsun. Bu da ya konunun dağılmasına neden oluyor ya da yüksek efor gerektiriyor.

    Kavram bozulması ile yozlaşmasını ayırt etmek gerek.
    Kavram bozulması, süreç içerisinde kendi yanlışlarından ayıklanarak bir niteliğe kavuşması demektir. Daha net ifadeyle, burada bozulan kavramın saf halidir, aslında doğal olarak gelişmiştir.
    Kavram yozlaşması ise birilerinin onu yontarak kendi çıkarına göre deforme etmesiyle oluşur.

    Bu noktaya değindikten sonra konumuza dönelim.
    İnsan söylediği yalanın yayılmasıyla bir süre sonra kendi yalanına inanmaya başlar. İnsan psikolojisi böyledir, birbirine karışan duyumlar, olaylar zaman içinde kanıksanarak varlığı hissedilmez. Hatta alışkanlık haline dönüşerek yaşamın bir parçası olur.
    Bir hapishaneyi düşünün, eğer oradan kaçamıyorsan uyum sağlamak tek seçeneğin oluyor. Hapis hayatı uzadıkça bu defa da dışarıya uyum sağlayamıyorsun. Çünkü hayatının büyük kısmı hapishaneye uyumla geçmiş. Öyle ki, artık dışarısı esaret içerisi özgürlüğün oluyor.
    Esareti özgürlük sayma psikolojisi aynen böyledir.
    Toplumlar esaret ile ne kadar barışık yaşarsa zamanla özgürlüğün bir parçası olur ve esaret ile özgürlük birbirine karışarak her iki kavram da yozlaşır.
    Günümüz dünyasında kanıksanır hale getirilen esaret de toplumsal gelişimi tehdit eder işareti veriyor.
    Örneğin boş tencere artık iktidar devirmiyor. Tam aksine tencere ne kadar boş olursa iktidara bağlılık o kadar artıyor.
    Bu şekilde zıtlar arasında iticilik rolü de farklı evriliyor, itme yerine çekme pozisyonu alıyor.
    Burada zıtların birliği ilkesinin aksine zıtlar mevcudiyetini sürdürüyor olsa da çatışma yoktur.
    Konumuz itibariyle sorun olan çatışmanın olmaması değil, zıtlardan biri ölmediği halde çatışmasızlığın kalıcı hale gelme tehlikesidir.
    Yukarıda verdiğim örneklere baktığımızda bunun mümkün olma ihtimalini üzerinde taşıyor.
    İsterseniz daha somut örneklere de bakabiliriz.
    Kendisini İslam sınırları içine hapsetmiş, Orta Doğu, Kuzey Afrika coğrafyası 14 asırdır İslami esareti özgürlük saymaya devam ediyor.
    Her ne kadar gelişmiş, modern olsa da özgürlüğü ırksal sınırlara sıkıştırmış, ırkçı esareti halen canlı olarak sürdüren Avrupa ise bir başka örnek.
    Her iki coğrafyada farklı olsa da esaret özgürlük sayılmakla kalmıyor aynı zamanda onun için ölümüne savaşılıyor.
    Anlaşılacağı gibi buradaki özgürlük anlayışı esareti koruma, yaşatma ve yayma üzerine kurulu.
    Ancak hiç biri konumuzu asıl ilgilendiren esareti çatışmazlığa sürükleyen oluşum kadar tehlikeli değildir.
    Burada denebilir ki, zıt zıttını beslemek zorunda, bu yüzden çatışmasızlık mutlak değildir.
    İşte asıl sorun da zaten burası, esaretin çatışmayan bir zıt yaratma ihtimaliyle mutlaklığın sona ermesidir.
    Bugün dünya kendilerine göre özgürlük saydıkları esaret altına girmek için savaşıyor ve bu bilim çağı dediğimiz 21. yüzyılda yapılıyor.
    Asıl vahim olanı ise esaretleştirme savaşına katılan bizzat toplumların kendisidir.
    Ezilen sınıf kendi özgürlüğünün çatışmasından kopmuş, esaret olarak belirlediğim birilerinin yozlaştırdığı sözde özgürlük için çatışıyor.
    Bugün silahlar kimlerin elinde, ırkçıların, psikopatların, dincilerin elinde, sınıf çatışması diye bir şey yok.
    Dolayısıyla toplumlar esareti özümsemiş, onu özgürlük saymış, zıtların çatışmasızlığı sürecine girilmiş.
    Biz burada kavramların yozlaşmasından, esaretin özgürlük sayılmasından bahsediyoruz ama esaretin psikolojik çekiciliğine de değinmek gerekiyor.
    Esaretin çekici yanı ilkelliğe dayanan üstünlük psikolojisidir.
    Üstünlük psikolojisi bunca gelişmeye ragmen Avrupayı ırkçılıktan, İslam ülkelerini tanrının gücüne dayanmaktan kurtaramamıştır.
    En büyük gücün üstünlük psikolojisiyle kazanılacağına inanılmıştır. Bu inanç elbette bir yere kadar doğrudur, çünkü güç kazanmada oldukça itici bir role sahiptir.
    Ancak ne gariptir ki, birbirine üstün olmak adına kan döken, işgal eden, acı veren, esareti getiren, daha kolay öldüren silahları geliştirenler, insanlığı bunlardan kurtaracak diye öne sürülen teknoloji ve dinlerdir. Üstelik her ikisi aynısını yaptıkları halde birbiriyle çatışması da ayrıca düşündürücüdür.
    Buradan da anlıyoruz ki, esareti özgür sayan anlayışın gerisinde güçlü bir ilkellik yatıyor.
    Bütün bunları topladığımızda, toplumlar esaret altında olsa da onu hissetmeyecek şekilde evrilme riski taşıdığı düşüncemi doğrular niteliktedir.
    Tabi bu tahmin edileceği gibi kısa zamanda olacak şeyler değil, belki de binlerce yıl alacaktır. Ancak günümüze kadar gelen sürece bakarak, böyle bir ihtimali gözardı etmemek gerek.


Benzer Konular

  • 17
  • 6
  • 111
  • 11
  • 21