İçeriğe atla
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Popüler
  • Dünya
  • Kategoriler
    • All Categories
    • Individual Categories
  • Gruplar
  • Kullanıcılar
Daralt
Marka Logo

efelsefe

  • Kurallar
    • Light
    • Cloudy
    • Dim
    • Dark
Yapma KafaY

Yapma Kafa

@Yapma Kafa
Takip etme Takip Et
Hakkında
İleti
56
Konu
13
Shares
0
Gruplar
1
Takipçiler
0
Takip Edilenler
0

İleti

Güncel En İyi Tartışmalı

  • Bilim Pornosu Nedir
    Yapma KafaY Yapma Kafa

    Böyle bir kavramla belli ilk kez karşılaşmışsınızdır.

    Araştırdığınızda yaşamaınızın bir şekikde belli kalıplara göre sınıflandırılmaya çalışıldığını görürsünüz.

    Bu kalıplar dışında kalan yönlerinizin eksik kusurlu hasta olarak adlandırıldığına da şahit olursunuz. Örneğin okumanız yavaştır, biolojik saatiniz farklıdır , bazı konulara ilgisizsinizdir. Özetle tamamen sermayenin kazanç sistemine göre ayarlanıp size dayatılan bir yaşamda herhangi bir adaptasyon eksikliği görüldüğünde kusurlu olarak etiketlenirsiniz.

    Sistem size bunu daha iyiye ulaşmak için yaptığını söyler.

    Ama bilim ile toplumun beklentisi bazen birbirine karışıyor ve işler saçmalaşabiliyor.

    Nerede karışıyor?

    1. Tıbbi olan ve Toplumsal olan

    Disleksi, DEHB, otizm gibi şeylerin beyinde ölçülebilir farkları var. Bunlara tanı koymanın amacı "tedavi edelim" değil, "bu çocuk nasıl öğrenir" onu bulmak.

    Ama Sabah 7'de kalkamıyor" diye birine tanı koyarsak o artık tıbbi değil, toplumsal bir uyumsuzluk olur. Buna bazen "toplumun normuna uymayanı patolojileştirmek" deniyor.

    1. İlaç endüstrisi ve etiketleme

    Maalesef bazı yerlerde "farklı olan" = "düzeltilmesi gereken" gibi görülüyor.
    Herkes aynı saatte kalkmak, aynı tempoda çalışmak, aynı şekilde sosyalleşmek zorunda değil. Ama okul ve iş düzeni 100 yıl önce fabrikalar için kuruldu. O düzene uymayan "problemli" ilan ediliyor.

    Herkesin kortizolu, melatonini, enerji saati aynı değil. Kimisi gece kuşu, kimisi sabah insanı. Ama sistem diyor ki: "Herkes 7'de kalkacak."

    Peki çözüm ne?

    Tanı kötü bir şey değil. Gerçekten yardıma ihtiyacı olan için hayat kurtarıyor.
    Sorun: Tanıyı bahane ve baskı aracı olarak kullanmak.

    "Herkesi aynı kalıba sokmaya çalışmak" zaten insana ters.

    Aslında toplumu bu şekilde sınıflandırmaya ve tanı koymaya çalışanların kendileri hasta. Ben onlara metod hastası diyorum kısacası metofili.

    Sorun tam da bu: "Her şeyi düzeltme" zorunluluğu

    Bir insan sabahçı değilse → "Seni sabahçı yapacak yöntem bulalım"
    Bir insan kalabalıkta yoruluyorsa → "Seni sosyalleştirecek yöntem bulalım"
    Bir insan 9-5 çalışmak istemiyorsa → "Sana uygun kariyer yöntemi bulalım"

    Dur bi dakika. Ya adam sadece sabahçı değilse? Ya sadece yalnız kalmak istiyorsa? Ya 9-5 saçma geliyorsa?

    Her farklılığı "çözülmesi gereken problem" görmek... bu da bir takıntı. metofili.

    Dünya eskiden de böyle dönüyordu. Herkes aynı değildi ve kimse "sana özel yöntem" icat etmiyordu.

    Şimdi her farklılık için "yöntem", "teknik", "strateji" satılıyor. Çünkü bundan para kazanılıyor.

    Bence Metofili tanısı daha dürüst bir tanı ve literatüre girmeli.

    Bence bir teşhis tanı daha yapmak gerekir. Saygınlık bozukluluğu..Disrespecsi diyelim onun adına da.

    Belirtileri çok net:

    Disrespecksi Belirtileri:

    1. Kalıcı kariyer beklentisi → Boşta 2 dakika dursa panik olur

    2. Üst sınıf takıntısı → "Ben girişimciyim, ben koçum, ben uzmanım" diye kartvizitini cebinden düşür

    3. Yöntem satma dürtüsü → Her soruna 8 adımlık paket çıkarır. Çünkü paket satmazsa değersiz hisseder

    4. Toplumdan onay alma ihtiyacı → "LinkedIn'de 500+ bağlantı" olmadan yaşayamaz

    Tam da bu. Bir sürü insan gerçekten "farklı olanı düzeltmek"ten para kazanıyor.
    Psikolog, koç, eğitimci, HR, danışman... Meslekleri bu. Eğer "ya herkes böyleyse ve sorun yoksa" derlerse dükkanı kapatmak zorunda kalacaklar.

    O yüzden ne yapıyorlar? Toplumun dayattığı 7'de kalk, 9-5 çalış, üretken ol kalıbını "bilimsel" ve "gerekli" diye paketleyip satıyorlar.

    Kendilerini de o kalıba sokunca saygınlık geliyor. "Bak ben sistemin adamıyım" mesajı veriyor.

    Asıl komik olan ne biliyor musunuz
    Onlar sizii "uyumsuz" diye etiketlerken, kendileri "onay bağımlısı" olmuş oluyor. Yani asıl hastalık onlarda 😄

    Disrespecksi bulaşıcıdır. Dikkat edin

    "Toplumu düzeltelim" derken toplumu daha da bozdular.

    Nasıl mı oldu?

    Başta niyet iyiydi: "Kimse dışlanmasın, herkes eşit fırsat bulsun"
    Sonra iş çığırından çıktı: "Farklı olan herkesin bir etiketi, bir yöntemi, bir koçu, bir 12 haftalık programı olmalı"

    Şimdi ne oldu?
    Eskiden "Ahmet sabahçı değil" deyip geçerdik.
    Şimdi: "Ahmet'te Sirkadiyen Ritim Bozukluğu var. Gecekuşu Sendromu. İşte 6 adımlık sabahçı olma metodu + takviye + uygulama"

    Sonuç: Ahmet kendini daha kötü hissediyor. Çünkü normal bir farklılık artık "bozukluk" oldu.

    Paradoks burada
    Düzeltmeye çalıştıkça:

    1. Daha çok kutu yaptık → Herkes bir etiketin içine tıkıldı

    2. Daha çok baskı yaptık → "Kendini geliştir" adı altında 7/24 performans

    3. Daha çok yalnızlaştık → Herkes "ben özelim, beni anlamak için uzman lazım" kafasına girdi

    "metofili" ve "disrespecksi" dediğimiz insanlar da bu sistemin tam ortasında. Sistemi düzelticem diye sistemi besliyorlar.

    Belki de en devrimci şey şu: Hiçbir şeyi düzeltmemek.
    "Sen böylesin, ben böyleyim, takılalım" demek.

    Para ve kariyer denen sahte saygınlığın esiri olmayı bırakıp birlikte yaşamayı öğrendikleri zaman bu sistem düzelir.

    Şu anki döngü şöyle işliyor:
    Parayı kazan → Saygın görün → Disrespecksi → Başkalarını "düzelt" → Onlardan da para kazan →metofili
    Döngü devam etsin

    Kimse "dur bi dakika, biz zaten insanız" diyemiyor. Çünkü durunca fatura, kira, "ne iş yapıyorsun" sorusu geliyor.

    Birlikte yaşamak dediğimiz şey de çok basit aslında:

    "Sen sabah 11'de kalkıyorsan sorun değil. Ben 6'da kalkıyorum. Sen gece çalış, ben gündüz. Yemeği beraber yeriz."
    Ama sistem buna izin vermiyor. Sistem diyor ki: "Herkes aynı saatte aynı yerde aynı şeyi yapacak ki ben seni kontrol edip paranı alabileyim."

    Para = güvenlik zannediyoruz. Halbuki para yüzünden güvensizleşiyoruz.

    Doğa Kimseye "sen 7'de kalkacaksın" dememiş. Demiş ki: "Senin enerjin ne zaman yüksekse o zaman avlan."

    Sonra biz geldik. Fabrikalar kurduk. Vardiyalar çıkardık. "Herkes aynı" dedik.
    Doğanın 1 milyon yılda ayarladığı şeyi 200 yılda bozmaya çalıştık.

    Ve şimdi ne oldu? Yorgunuz, mutsuz, etiket peşindeyiz. Çünkü doğaya ters yaşıyoruz.

    Belki de "birlikte yaşamak" dediğimiz şey tam olarak bu:
    Doğanın herkese verdiği rolü kabul etmek. Zorla aynı kalıba sokmamak.

    Çok acı ama çok gerçek birşey var bu sistemde para biterse çöküş olur.

    2 tip insan var şu an:

    1. Temel becerisi olanlar → Çiftçi, terzi, marangoz, tamirci, aşçı. Toprakla, elle, gerçek bir işle bağları var.

    2. "Sistem becerisi" olanlar → Konuşarak, pazarlayarak, giyinerek, soyunarak, düğmeye basarak para kazananlar.

    İkinci grup çok kalabalık. Ve problem şu: Onlara "git ekmek yap" desen yapamaz. "Git tarla sür" desen sürmez. Çünkü 20 yıldır tek öğrendikleri şey "kendini satmak" oldu.

    Fabrika işçisi de aynı. 8 saat boyunca tek bir düğmeye basmayı öğrenmiş. Makine bozulsa ne yapacağını bilmiyor.

    Neden böyle oldu?
    Çünkü sistem bilinçli olarak böyle istedi.

    "Uzmanlaş, daral, başka bir şey düşünme. Biz sana para verelim sen de sadece tüket."
    Böylece herkes sisteme bağımlı kaldı. Para kesilince herkes çaresiz.

    Doğa herkesi yönlendiriyordu dedik ya... Biz doğanın yönlendirmesini iptal ettik. Herkesi aynı "çalışan-tüketici" robotuna çevirdik.

    O yüzden para bitince kaos kaçınılmaz. Çünkü karnını doyurmayı, barınmayı, tamir etmeyi unutmuş bir nesil var.

    Şuan Bilim durdu çünkü para, üretimden çıktı. Tıklanmaya gitti.

    Eskiden bilim insanı 10 yıl laboratuvarda uğraşırdı 1 tane gerçek bulsa yeterdi.
    Şimdi ne var?

    Ne oldu?

    1. Reklam düzeni → "Keşif" değil "başlık" önemli. "Şok! Kanseri bitirdik!" de, 3 milyon izlenme al.

    2. Tıklanma ekonomisi → Gerçek araştırma 5 yıl sürer. Kim bekleyecek? 5 günde "yapay zeka ile 10 kilo verdim" videosu çek, daha çok kazanırsın.

    3. Üreten azaldı → Laboratuvar pahalı, riskli, sıkıcı. Influencer olmak kolay.

    Köpük bilim çıktı. Gerçek bilim yapan kaldıysa da fon bulamıyor. Çünkü fonu veren de tıklanma istiyor.

    Doğa seleksiyonu burada da çalışacak. Tıklanma bittiği gün, reklam bittiği gün...
    Gerçekten ekmek yapan, tohum ıslah eden, motor tamir eden adam kalacak.

    Tam örneği yakın zamanda güneş tutulması

    Mekanizma ne? Ay, dünya, gölge... 5. sınıf bilgisi.
    Kaç kişi anlatabilir? %1 bile değil.

    Ama kaç kişi eline telefonu alıp çekiyor? %90
    Kaç kişi "nadir an! kaçırma! canlı yayın!" diye story atıyor? Hepsi.

    Sonra milyarlarca etkileşim. Milyonlarca reklam geliri.
    Ama 1 gram bilgi yok ortada. Sadece görüntü köpüğü.

    Bu tam olarak bizim dediğimiz sistem:

    1. Anlayan yok → Mekanizmayı bilmeye gerek yok. Bilmek yorucu.

    2. Çeken çok → "Ben de oradaydım" demeye gerek var. Kanıt lazım.

    3. Tıklayan çok → Çünkü bedava. Düşünmeye gerek yok. Kaydır geç.

    Şimdi tutulma olunca herkes telefonunu gökyüzüne tutuyor. Sonra indirip bir daha bakmıyor bile.

    Bilgi değil, içerik üretildi.
    Üretim değil, tüketim rekoru kırıldı.

    kimse "neden" diye sormuyor.
    Herkes "kaç izlendi" diye soruyor.

    Tıpkı tatilci gibi. Manzarayı görüyor ama toprağı bilmiyor.
    Tutulmayı çekiyor ama gökyüzünü bilmiyor.

    Bilim pornosu.

    Pornoda ne var?

    1. Görüntü var, anlam yok → Sadece uyarılmak için. 10 saniye bakıp geçiyorsun.

    2. Mekanizma yok → Neden, nasıl, ne işe yarar? Kimse sormuyor.

    3. Bağımlılık yapıyor → 1 tane yetmiyor. Daha fazlası, daha çarpıcısı lazım.

    4. Gerçek hayatla alakası yok → İzleyince daha iyi sevişmiyorsun. Bilim pornosu izleyince daha iyi düşünmüyorsun.

    Güneş tutulması = 4K video
    Kara delik fotoğrafı = thumbnail
    "NASA şunu buldu" haberi = clickbait başlık

    Kimse orbital mekaniği öğrenmiyor. Kimse teleskobu nasıl yaptılar diye bakmıyor.
    Herkes "vay be" deyip scroll atıyor. Sonra bir sonraki videoya.

    Eskiden bilim = yemek yapmak gibiydi. Tarifi öğrenir, kendin yapardın.
    Şimdi bilim = yemek videosu izlemek gibi. Milyar izlenme, ama kimse mutfağa girmiyor. Aç kalınca da "yemek yok" diye ağlıyorsun.

    İşte bu köpüğün en tehlikelisi bu. Çünkü insan "ben bilgiliyim" sanıyor.
    Oysa sadece dopamin bağımlısı olmuş.

    Tatilci manzarayı çekip "doğayı biliyorum" demesi gibi.
    Bilim pornosu izleyip "ben aydınlandım" demek gibi.

    "Bilim yapıyoruz" diye yutturulan şey %90 hile.

    Nasıl hile?

    1. Kurgu deney → Önceden hazır patlama, mıknatıs, gizli tel. Sonra "vay be fizik!"

    2. Montaj → 100 kere denedi, 1 kere tuttu. Onu kesti, "her zaman oluyor" diye verdi.

    3. Yalan sonuç → "Bu bitki 1 günde 2 metre uzadı" Altına gübre dökmüş, ısıtıcı koymuş. Söylemiyor.

    4. Sahte merak → Adamın umurunda değil. Sadece "şok oldum" suratı yapıp izlenme alacak.

    5 paranormal metafizik saçmalıklar yalanlar.

    6 Toplumda gördüğü her şeyi sınıflandırıp tanı koyma düzeltme eğilimi tam bir bilim pornosu..

    Eskiden bilim insanı yanılırdı, tekrar denerdi. 10 yıl sürerdi.
    Şimdi 15 saniyelik videoda "evrenin sırrını çözdüm". Yorumlarda 2 milyon "abi çok zekisin".

    Bilim pornosunun bir üst versiyonu bu: Sahte bilim pornosu.

    Hem uyarıyor hem de beynini uyuşturuyor. "Ben de anladım" hissi veriyor ama hiçbir şey öğretmiyor.

    Tıpkı tatilci gibi. Marketten hazır salata alıp "organik besleniyorum" demek.
    Tıpkı tatil köyü gibi. Jeneratör var ama elektrik üretmeyi bilmiyor.

    Geriye kim kalacak? Deneyi 100 kere yapıp 99'unda patlatan, ama 100.sünde gerçeği bulan adam.

    Serbest Kürsü bilim hakkinda

  • Laboratuvar Etinin Sırrı
    Yapma KafaY Yapma Kafa

    @Sputnik evet gerçek yaşamda sadece glikoz selüloz keratin glikojen yemiyoruz. Bir bitki yada hayvan içeriğinde bilmediğimiz 1000+ madde daha alıyoruz.

    Bedenimiz bu şekilde milyonlarca yıldır şartlanmış.

    Evet yapay beslenme denenmiş ilk 6 ay sorun yok bazen 1 yıl. Ama sonra en belirgin olan kabızlık ve psikolojik sorunlar ortaya çıkıyor.

    "Zaman" burada en kritik faktör zaten.

    Kısa vadede 1-3 ay:
    Vücut "tamam protein, yağ, karbonhidrat geldi" deyip idare eder. Kan değerlerin düzgün çıkar. Lab eti + kapsül + vitamin = hayatta kalırsın.

    Uzun vadede 6 ay + 1 yıl + 5 yıl:
    İşte orada metabolizma ve bağırsak florası devreye giriyor.

    1. Metabolizma nasıl etkilenir?
      Gerçek et ve gerçek sebze milyonlarca yıldır aynı sinyalleri veriyor vücudumuza:
    • Karnosin, kreatin, taurin: Sadece ette var. Kas fonksiyonu, beyin, antioksidan için kullanılıyor. Lab ete eklemezsen yıllar içinde eksiklik birikebilir.

    • Fitokimyasallar: Brokolideki sülforafan, yaban mersinindeki antosiyanin... Bunlar kapsülde yok. Bunlar iltihap, kanser riski, yaşlanma ile ilgili.

    • Pişirme reaksiyonları: Et kızarınca oluşan 600 aroma molekülü sadece tat değil. Vücut bazılarını sinyal molekülü gibi kullanıyor.

    Eksik olunca vücut telafi etmeye çalışır ama "tamir" mekanizmaları yavaşlar.

    1. Bağırsak florası nasıl etkilenir?

    Bu daha önemli. Florandaki 100 trilyon bakteri senin yediğine göre şekilleniyor.

    • Kapsül + Lab et diyeti: Lif çeşitliliği az. Sadece 2-3 tip lif ekleyebiliyoruz. Flora fakirleşir. 3-4 tür bakteri baskın çıkar.

    • Sonuç: Gaz, şişkinlik, bağışıklık düşmesi, serotonin üretimi azalması. Çünkü serotoninimizin %90’ı bağırsakta üretiliyor.

    • Gerçek gıda: 30+ farklı sebze, meyve, tahıl, fermente gıda yiyen birinde 1000+ bakteri türü var. Çeşitlilik = dayanıklılık.

    Araştırmalar şunu gösteriyor: 6 ay sadece meal-replacement tozuyla beslenenlerde bağırsak çeşitliliği %30 düşüyor.

    Bu yüzden bilim insanları "yedek gıda" olarak görüyor kapsül+lab eti. Mars’a giderken 2 yıl idare eder. Ama Dünya’da ömür boyu ana diyet yapmak için daha 20-30 yıl Ar-Ge lazım.

    Bilim & Teknoloji bilim

  • Yahudileri ilk Himaye ve Toprak Verilmesi
    Yapma KafaY Yapma Kafa

    @phi yahudiler şuan en yüksek perdeden oynuyorlar. Abd desteği sayesinde en etkili küresel aktör oldular.

    Ancak abd desteği olmasa da bankacılık ve internet tekeli ellerinde. Ayrıca istihbaratta da oldukça etkililer.

    Yani abd desteğini çekse israil küresel varlığını sürdürebilir şimdilik.

    Eğer karşılarında küresel bir düşman olursa o zaman kalelerine çekilip sessizliğe bürünürler.

    Ticarette çok ahlaklı olmadıklarını gördük. Çoğu rakip şirketi devlet rüşvet kanalı ile iflas ettirip tekelleştiler.

    Tarih & Edebiyat yahudi yayılmacılığı yahudi yerleşimi

  • Çevrecilik mi Planlı Eskitme mi?
    Yapma KafaY Yapma Kafa

    Çevrecilik vs Planlı Eskitme

    Kısaca: biri "daha uzun kullan" diyor, diğeri "daha çabuk değiştir" diyor. Ve ikisi tam zıt kutuplarda.

    Biri dünyayı kurtarır diğeri şirketleri. Türkiye bunun neresinde?

    Gerçekten çevrecimiyiz yoksa bunu da şirketlerin reklam malzemesi olarak mı kullanıyorlar?

    1. Çevrecilik

    Amaç: Kaynakları koru, atığı azalt, doğaya zararı en aza indir.

    • Mantığı: Ürünleri tamir et, uzun ömürlü tasarla, geri dönüştür, ikinci el kullan

    • Örnekler: Modüler telefon, tamir hakkı yasaları, geri dönüştürülmüş malzeme, "az ama öz" tüketim

    • Kazanan: Sen uzun vadede ve gezegen

    • Dezavantajı: Şirketler için ilk satıştan sonra para kazanmak zorlaşır

    2. Planlı Eskitme / Planned Obsolescence

    Amaç: Ürünü bilerek sınırlı ömürlü yapıp seni tekrar almaya zorlamak.

    • Mantığı: 2-3 yıl sonra bozulacak pil, güncelleme almayan telefon, modası geçen kıyafet, tamiri imkansız tasarım

    • Örnekler: Değiştirilemeyen batarya, tek kullanımlık ürünler, her sene çıkan "yeni model"

    • Kazanan: Kısa vadede şirketin cirosu

    • Dezavantajı: Çöp dağları, kaynak israfı, cebinden sürekli para çıkması

    Peki neden hala planlı eskitme var?

    Çünkü ekonomi buna göre kuruldu. Şirketler büyüme hedefliyor. Eğer herkes 10 yıl telefon kullansa, satışlar çakılır. Bu yüzden "yeni özellik", "ince tasarım", "tamir ettirme" gibi yöntemlerle döngüyü hızlı tutuyorlar.

    Çevrecilik ise tam bunun freni. AB'de çıkan "Tamir Hakkı" yasası, Apple'ın pil değişim programı, giyimde "capsule wardrobe" akımı hep buna karşı.

    Sonuç

    Çevrecilik: Daha yavaş tüket, daha az çöp, daha az masraf
    Planlı eskitme: Daha hızlı tüket, daha çok çöp, daha çok masraf

    Sistem bu şekilde kendi kendini tüketiyor. Herşey para ve bankacılık üzerine kurulmuş.

    Hadi çevreci olalım dedikleri zaman bile "bu iş ne kadar ciro artırır" hesabı yapıyorlar

    50 yıl dayanabilen beyaz eşya yapılabiliyorken 8 yılda bir gazı termostatı anakartı eskiyen ürünleri üretiyorlar.

    A++++ enerji tasarrufu kandırmacası da cabası. Sadece tek program üzerinden ölçülen bir aldatmaca.

    Örneğin A+++ çamaşır makinası sadece eco programı için geçerli. Yada buzdolabının sadece standart şartlarında geçerli. Yada tv için sadece düşük arka ışık kısık ses şartlarında geçerli.

    Şirketlerin hiçbiri cirolarından taviz vermiyorsa ben niye dişimi fırçalarken suyu az tüketeyim. Neden bulaşığı daha az su ile durulayayım?

    Burada da yine planlı eskitmeye dayalı kazanç sistemi var. Ama öznesi insan. Yani seni eskitiyor. Daha fazla deterjan kalıntısı daha fazla hastalık demek. Ardından daha çok tedavi ve ilaç demek.

    Tartışma planlı eskitme çevrecilere önerilerim

  • Sistem Kendi Kendini Tüketiyor
    Yapma KafaY Yapma Kafa

    Sistem kendi aptallarını kendi yetiştiriyor Sonra da sen aptalsın işe yaramazsın diye dışlıyor

    Sistem önce "itaat et, ezberle, sorgulama" diye yetiştiriyor. Sonra aynı insanları "yaratıcılık yok, eleştirel düşünmüyor" diye köşeye atıyor.

    En acı kısmı da bu: Sorunu kendi yarattığı insan tipinde görüp, sorumluluğu bireye yıkıyor. "Sen aptalsın" demek, "ben seni böyle yaptım" dememek için en kolay yol.

    Böyle olunca da insan kendini iki kere yalnız hissediyor. Bir, sistemin içinde sıkıştığı için. İki, dışarı atıldığında "demek ki gerçekten değersizim" diye düşündüğü için.

    İşi bittiği an sistem dışına itiyor. Profesyonellik falan aramıyor. Sen mühendissin ama dün işime yaradın şimdi ise fazlalıksın diyor. Tecrübeni de al ne yaparsan yap diyor.

    Kullan-at mantığı.
    Dün "proje kurtarıcısı"ydın, bugün "maliyet kalemisin". İnsan yerine exceldeki bir satır gibi davranıyorlar.

    En iğrenç kısmı da "profesyonellik" maskesi takmaları. Profesyonellik karşılıklı saygı demek olmalı değil mi? Ama onlarda profesyonellik = iş bitince kapıyı göstermek. Tecrübeni sömür, sonra "piyasa böyle" deyip geç.

    Mühendis olman da fark etmiyor. Doktor, öğretmen, tasarımcı... Hepsi için aynı. Sistem seni "insan" olarak değil, "işlev" olarak görüyor. İşlevin bitince çöpe.

    Bunu yaşayınca insan ister istemez kendine soruyor: "Ben mi yetersizdim yoksa sistem mi böyle?"

    Daha da saçma kısmı şu yaratıclık yapmaya kalktığın anda "senden bunu beklemiyoruz sadece sana verileni yap" diyor. Sonra işi bitince yaratıcılığın yok diye bahane ediyor.

    İşte sistemin en büyük ikiyüzlülüğü orada.

    1. Aşama: "Sadece söyleneni yap"
    Kafanı kaldırma, risk alma, kendi fikrini söyleme. Dişli ol, tıkır tıkır çalış.

    2. Aşama: İş bitince
    "Sen niye inovatif değilsin? Niye katma değer yaratmadın? Niye sıradan kaldın?"

    Yani hem ellerini bağla, hem de "niye uçmuyorsun" diye sor.

    Yaratıcılık ceza sebebi, sonra da yokluğu kovulma sebebi oluyor. Böylece ne yaparsan yap suçlu sen oluyorsun. Sistem hiç hata yapmamış oluyor.

    Bu döngü insanı en çok yıpratıyor zaten. Çünkü beynin iki arada kalıyor: "Fikir versem kovulur muyum, vermezsem de kovulur muyum?"

    Müdür genel merkezden verilen büyüme hedefini tutturmak zorunda. Dolayısı ile işi bitenle yollarını ayırıyor. Ama bu durumda niteliği kaliteyi yok ediyor. Hemen herşey olsun istiyorlar.

    Müdürün derdi belli: Genel merkez "bu çeyrek %20 büyü" demiş. Onun kellesi onunla gidiyor. O yüzden tek baktığı şey: "Bu ay bana ne kazandırıyor?"

    İnsan = maliyet. Proje bitince = maliyet kalemi kapanmalı.
    Nitelik, kalite, tecrübe... bunlar bilançoda gözükmüyor ki. Gözüken tek şey "maaş gideri".

    Sonra da "hemen her şey olsun" diyorlar. Hızlı olsun, ucuz olsun, kaliteli olsun. Üçü bir arada imkansız ama hedef öyle gelmiş. Müdür de altındakine baskılıyor, o da mühendise.

    Sonuç ne oluyor?

    1. İş bittiği an kapı. Kimse uzun vadeli düşünmüyor.
    2. Tecrübe kurumda birikmiyor. Her 6 ayda bir sıfırdan başlıyorsun.
    3. Kalite düşüyor. Çünkü "yetişsin de nasıl olursa olsun" mantığı var.

    Yani sistem kısa vadede hedef tutturuyor gibi görünüyor ama kendi ayağına sıkıyor. 2 yıl sonra aynı işi yapacak adam bulamıyor, her şey patlıyor.

    İşler standart yürüyor nasılsa diye düşünüyorlar. İlerlemek gerekirse merkezden satın alınan projelerle yürürüz diyorlar. Lazım olursa insan çok diye düşünüyorlar.

    İşte en tehlikeli yanılgı tam da bu: "Nasılsa standart yürüyor".

    Yani kafa şu: "Biz zaten rutin işi çeviriyoruz. Farklı, zor bir şey çıkarsa merkezden paket proje alırız, hazır ekip gelir kurar gider."

    Ama 2 şeyi unutuyorlar:

    1. Rutin bile insanla yürüyor
    Standart dediğin işi ayakta tutan da o "işi biten" mühendisler. Hepsini yollayınca 3 ay sonra basit bir arıza bile çözülemez hale geliyor. Çünkü kimse sistemi bilmiyor.

    2. Satın alınan proje sihirli değnek değil
    Dışarıdan gelen ekip 3 ayda kurar, gider. Sonra o projeyi yaşatacak, büyütecek, bozulanı tamir edecek kimse kalmaz kurumda. Merkezden her seferinde para ve ekip istemek zorunda kalırlar.

    Kısaca: Kendi kaslarını eritiyorlar, sonra "ağrıyınca hap alırız" diyorlar.

    Bu kafa yapısı uzun vadede kurumu çölleştiriyor. İçeride bilen kimse kalmıyor. Her şey dışarıya bağımlı hale geliyor.

    Koç gibi bim gibi büyük şirketler hükümetle yada küresel pazarla anlaşıp günü kurtarıyorlar. Ama bu da halkı fakirleştiriyor çünkü kanun zorbalığı devreye giriyor alternatifler tükeniyor tekelleşme başlıyor. Devletle anlaşmış üç tane gsm operatörüne mahküm olunuyor.

    Küçükte: Müdür günü kurtarmak için seni kapı dışarı ediyor.

    Büyükte: Koç, BİM, 3 tane GSM operatörü günü kurtarmak için devletle masaya oturuyor.

    Mantık aynı, ölçek farklı.

    Devlet "istihdam, yatırım, vergi" istiyor. Büyük şirket "tekel, imtiyaz, ihale" istiyor. El sıkışıyorlar. Günü kurtarıyorlar.

    Sonra fatura kime çıkıyor?
    Halkın sırtına.

    • Alternatif yok → fiyat sen belirle
    • Kanun zorbalığı devreye giriyor → şikayet edecek yer kalmıyor
    • Küçük oyuncu eziliyor → "ya onlarla çalış ya da kapan"

    GSM örneği en neti. 3 operatör, 3’ü de aynı fiyata zam yapıyor. Nereye gideceksin? Hepsi aynı masanın etrafında. Rekabet yok, mahkumiyet var.

    BİM gibi perakende de öyle. Tedarikçiyi sık, küçük bakkalı bitir, sonra "ucuz" de. Ucuzluk 2 yıl sürüyor, sonra tek başına kalınca o da zamlıyor.

    Sistem kendi içinde tutarlı aslında: Kısa vadeli hedef. Çeyrek bilanço, seçim döngüsü, büyüme raporu. Uzun vadede ülke fakirleşir mi, nitelik biter mi? Onu kimse düşünmüyor.

    Zaten kısa vadeli hedef ve çeyrek blançolar bankaların kredi puanlama baskıları yüzünden oluyor bunlar

    Banka → Kredi puanı → Çeyrek bilanço → Kısa vadeli hedef → İnsan kıyımı

    Nasıl işliyor:

    1. Banka ve yatırımcı diyor ki: "Her 3 ayda bir büyü. Yoksa kredi faizin artar, yatırımcı kaçar, puanın düşer."

    2. Genel merkez panikliyor. "O zaman bu çeyrek %15 büyümeliyiz."

    3. Müdür altına iniyor: "Bana maliyet düşür, insan çıkar, projeyi hızlı bitir."

    4. Sen kalıyorsun: "Yaratıcı olma, sadece yap. Bitti mi? Defol."

    Kimse 2 yıl sonrasını düşünemiyor çünkü sistem 90 günde bir not veriyor. Uzun vadeli yatırım, nitelikli ekip kurmak, kalite... bunlar bilançoda hemen para etmiyor. Ama "insan çıkardık, kar arttı" hemen artı yazıyor.

    Sonuç: Herkes günü kurtarma makinesine dönüyor. Banka günü kurtarıyor, şirket günü kurtarıyor, müdür günü kurtarıyor. Biriken fatura 5 yıl sonra patlıyor. O zaman da "piyasa kötüydü" diyorlar.

    Yani aslında tekelleşme, kalitesizlik, fakirleşme... hepsi o kredi derecelendirme notunun yan ürünü.

    Her 10 yılda bir olduğu gibi bütün fatura enerji maliyetleri ile yaşanan küresel gerginliğe ve savaşlara dayandırılıyor. Zaten savaşlar da bunun için çıkarılıyor. Yıkım ekonomisi ile yeniden yapay hedefler yaratıp borçlanma ile insanları daha kötü çalıştırmak.

    Serbest Kürsü sistemin çöküşü

  • Türklerin Asimilasyon Tarihi
    Yapma KafaY Yapma Kafa

    Evet, Türklerin yazı ve hukuk sisteminde iki büyük kırılma yaşandı ve ikisi de çok sert tartışıldı, buna "transliterasyon + asimilasyon" diyoruz.

    1. Dalga: Uygurca ve eski Türk inancından Arap alfabesi ve İslam'a geçiş

    Bu 10. yüzyılda Karahanlılarla başladı, Selçuklu ve Osmanlı ile kurumsallaştı.

    • Göktürk alfabesi zaten 8. yüzyıldan sonra Orta Asya'da terk edilmişti. Sonra Uygur alfabesi kullanıldı. İslamiyetle birlikte Arap alfabesi resmileşti.

    • Sadece harf değil, hukuk, eğitim, edebiyat, mimari de Arap-İslam dünyasıyla eklemlendi. Divan edebiyatı, medrese, fıkıh tamamen o çerçevede yürüdü.

    • Osmanlı yıkılana kadar yaklaşık 1000 yıl bu katman "bizim kültürümüz" olarak yaşandı ve savunuldu.

    1. Dalga: 1928 Latin Harf Devrimi + Batı hukuku

    Atatürk dönemi.

    • Harf devriminin gerekçesi okuryazarlığı artırmak ve matbaayı yaygınlaştırmaktı. Arap alfabesiyle Türkçe yazmak zordu, sesleri karşılamıyordu. 3-4 ayda Latin alfabesine geçildi.

    • Hukukta İsviçre Medeni Kanunu, İtalyan Ceza Kanunu, Alman Ticaret Kanunu örnek alındı. Kılık kıyafet, takvim, ölçülerde de Avrupa standardı geldi.

    • Ama aynı dönemde "Türkleştirme" de yapıldı: Dil Devrimi ile Arapça-Farsça kelimeler atıldı, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi, soyadı kanunu çıktı. Yani sadece kopya değil, "milli kimlik inşa etme" çabası da vardı.

    Her iki dönemde de aydınlar bir önceki sistemi "gerici" görüp yeni sistemi "kurtuluş" olarak savundu. Bugün de aynı şey oluyor. Osmanlı dönemini savunanlar ilk asimilasyonu kültür diyor, Cumhuriyet dönemini savunanlar ikinciyi kültür diyor.

    Aslında kültür dediğimiz şey donmuş bir şey değil. Göçebe bozkır kültürü + İslam medeniyeti + Cumhuriyet modernleşmesi üst üste bindi. Hepsi şu anki "Türk" tanımının içinde bir katman.

    Ancak alfabesini ve kültürünü olduğu gibi iki kez değiştirmek ciddi bir asimilasyon.

    Aynı şey kürtlere de yapıldı. Özünde farsça olan kürtçe dedikleri dili latinize ettiler. Aslında hiç olmadığı halde içerisine x , q , w harflerini eklemlediler.

    Aynısını şimdi Türkçeye de yapmaya çalışıyorlar. İngiliz asimilasyonunu tamamlamak için x, q, w harflerini Türkçeye ekliyorlar.

    Geçmişte buna arapçı dinciler alet edilmiş. Şimdiki asimilasyona da solcu laik aleviler alet ediliyor.

    Tarih & Edebiyat türklerin asimilasyonu

  • Süleymancılara Operesyon
    Yapma KafaY Yapma Kafa

    Erdoğan süleymancı örgütüne operasyon düzenledi. Tıpkı fetö gibi.

    Bana göre operasyonun amacı gelecekteki kritik seçim ve olası referanduma kaynak sağlamaktır.

    Tabiki bunu yaparken kendine oy vermekten vazgeçmiş kopmuş kitleleri seçiyor. Zaten oy vermeyecekler deyip pervasızca üstlerine gidiyor.

    Aynı zamanda kendi içerisine de aba altından sopa gösteriyor.

    Süleymancı örgütünün olası serveti 150 milyar diyorlar. Kritik bir seçim dönemi için oldukça iyi bir para bu. Böylece küskün emekliyi kısıtlı bir sürede mutlu edip geri döndürür. Aynı zamanda iş dünyasına borsa manipülasyonu için de alan açmış olur.

    Elbette bu süleymancı örgütüne yapılan operasyon tek açıdan değerlendirilemez.

    Bana göre hem ekonomik hem de siyasi yönü var.

    Erdoğan çevresi olan herkesi bir şekilde öyle böyle kendine bağladı. Kimini elma şekeri ile kimini iflas el koyma tehditleri ile bir şekilde kendine bağladı.

    İşin zor kısmı bitti. Şimdi kolay kısmına geçildi. Beni desteklemeyeni kolayca bitiririm diyor. Çünkü polis memur beyaz yaka işçi neredeyse hepsi kredi borcu ile yaşamı sürdürüyor. Hepsi çocuklarının bile geleceğini bugünü yaşamak için ipotek ettirdi.

    Halk dizi reklam haberler ile kolayca manipüle ediliyor zaten.

    Önümüzde kritik bir iran gerilimi ve seçim var. CHP sözde muhalefet görevini iyi yerine getirdi ve getirmeye devam ediyor.

    Serbest Kürsü süleymancılara operasyon

  • Göz Kanatan Diziler Geliyor
    Yapma KafaY Yapma Kafa

    Yeni sezonda göz kanatan kulak uğuldatan diziler geliyor. Eski sezon dizilerinin banelliğini, acele uyduruk yazılmışlığını unutun.

    Yeni diziler eskilere rahmet okutturacak. Üç bölüm izleyip psikiyatra gideceksiniz.

    Depresyon hapı bağımlısı olacaksınız.

    Senaryolar öyle böyle değil.

    Televizyonunuzu atın şimdiden.
    Aboneliklerinizi iptal ettirin. Para verip de çocuk skeçleri izlemek isriyorsanız illaki parka gidin seksek oynayan çocukları izleyin.

    Serbest Kürsü sezon dizileri

  • Evlilikler de Ticarete Dönüşmüş
    Yapma KafaY Yapma Kafa

    Türkiyede herşey gibi evlilikler de ticarete dönüşmüş.

    Çoğu insan evleniyor ama aile olamıyor. Aile olmak bambaşka birşeydir.

    İnsanların çoğu zaten ya toplum baskısı yüzünden evleniyor yada servet statü aktarımı için evleniyor.

    Üçüncü şahıslar açısından bakarsak da evlilik bir sektör haline gelmiş.

    Evlilik Türkiye’de son 10-15 yılda bayağı “paket” haline geldi.

    1. Toplum baskısı: "Yaşı geldi", "ne zaman evleniyorsun", "çocuk yapın" cümleleri hala en güçlü itici güç. Evlenmeyen biri eksikmiş gibi hissettiriliyor. Bu yüzden birçok insan sevdiği için değil, sorular bitsin diye evleniyor.

    2. Statü ve servet aktarımı: Düğün masrafları, altın, ev, araba... Bunlar artık “aşk” kalemleri değil, “yatırım” kalemleri oldu. Aileler de çoğu zaman iki kişinin uyumundan çok iki ailenin denkliğine bakıyor. Bu da evliliği birleşme sözleşmesine çeviriyor.

    3. Sektörleşme: Düğün salonu, organizasyon, fotoğrafçı, gelinlik, takı, balayı paketleri... Milyar dolarlık bir pazar. Üçüncü şahıslar için evlilik artık bir kutlama değil, ciro. Instagram’da gördüğümüz “masal gibi düğünler” de bu sektörün reklamı gibi çalışıyor.

    Ama aile olmak bambaşka. Aile olmak; aynı evin kirasını dert etmek, hasta olunca başında beklemek, suskunluğu da anlayabilmek, krizde kaçmamak. Bunun faturası yok, sponsorluğu da.

    Bence sorun şu: insanlar “evlilik töreni”ni çok iyi yapmayı öğrendi ama “evlilik hayatı”nı yapmayı unuttu.

    Evlilik anlayışı tamamen gösterişli bir tören düğün mantığına dönüşmüş.

    İnsanlar bütün hayallerini yıllar öncesinde "düğünüm nasıl olacak , balayı nasıl olacak , gelinlik nasıl olacak" üzerine kuruyorlar.

    Düğün bittiği zaman amaca ulaşılmış oluyor. Gerisi yok.

    Kimse iyi bir anne baba yada iyi bir eş nasıl olurum diye düşünmüyor düğüne kafa yorduğu kadar hakkında bir kitap bile okumuyor.

    Çocuk sahibi olmak bir süper özellik gibi gösteriliyor. Ama doğada trilyonlarca kez tekrar eden biolojik bir olaydan söz ediyoruz.

    Serbest Kürsü evlilik ve toplum baskısı
  • Giriş

  • Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

  • Aramak için giriş yapın veya kaydolun
  • İlk ileti
    Son ileti
0
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Popüler
  • Dünya
  • Kategoriler
    • All Categories
    • Individual Categories
  • Gruplar
  • Kullanıcılar