İçeriğe atla
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Popüler
  • Dünya
  • Kategoriler
    • All Categories
    • Individual Categories
  • Gruplar
  • Kullanıcılar
Daralt
Marka Logo

efelsefe

Forum Kuralları Canlı Sohbet
Yapma KafaY

Yapma Kafa

@Yapma Kafa
Takip etme Takip Et
Hakkında
İleti
303
Konu
117
Shares
0
Gruplar
1
Takipçiler
0
Takip Edilenler
0

İleti

Güncel En İyi Tartışmalı

  • Bilim Pornosu Nedir
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Serbest Kürsü bilim hakkinda

    Böyle bir kavramla belli ilk kez karşılaşmışsınızdır.

    Araştırdığınızda yaşamaınızın bir şekikde belli kalıplara göre sınıflandırılmaya çalışıldığını görürsünüz.

    Bu kalıplar dışında kalan yönlerinizin eksik kusurlu hasta olarak adlandırıldığına da şahit olursunuz. Örneğin okumanız yavaştır, biolojik saatiniz farklıdır , bazı konulara ilgisizsinizdir. Özetle tamamen sermayenin kazanç sistemine göre ayarlanıp size dayatılan bir yaşamda herhangi bir adaptasyon eksikliği görüldüğünde kusurlu olarak etiketlenirsiniz.

    Sistem size bunu daha iyiye ulaşmak için yaptığını söyler.

    Ama bilim ile toplumun beklentisi bazen birbirine karışıyor ve işler saçmalaşabiliyor.

    Nerede karışıyor?

    1. Tıbbi olan ve Toplumsal olan

    Disleksi, DEHB, otizm gibi şeylerin beyinde ölçülebilir farkları var. Bunlara tanı koymanın amacı "tedavi edelim" değil, "bu çocuk nasıl öğrenir" onu bulmak.

    Ama Sabah 7'de kalkamıyor" diye birine tanı koyarsak o artık tıbbi değil, toplumsal bir uyumsuzluk olur. Buna bazen "toplumun normuna uymayanı patolojileştirmek" deniyor.

    1. İlaç endüstrisi ve etiketleme

    Maalesef bazı yerlerde "farklı olan" = "düzeltilmesi gereken" gibi görülüyor.
    Herkes aynı saatte kalkmak, aynı tempoda çalışmak, aynı şekilde sosyalleşmek zorunda değil. Ama okul ve iş düzeni 100 yıl önce fabrikalar için kuruldu. O düzene uymayan "problemli" ilan ediliyor.

    Herkesin kortizolu, melatonini, enerji saati aynı değil. Kimisi gece kuşu, kimisi sabah insanı. Ama sistem diyor ki: "Herkes 7'de kalkacak."

    Peki çözüm ne?

    Tanı kötü bir şey değil. Gerçekten yardıma ihtiyacı olan için hayat kurtarıyor.
    Sorun: Tanıyı bahane ve baskı aracı olarak kullanmak.

    "Herkesi aynı kalıba sokmaya çalışmak" zaten insana ters.

    Aslında toplumu bu şekilde sınıflandırmaya ve tanı koymaya çalışanların kendileri hasta. Ben onlara metod hastası diyorum kısacası metofili.

    Sorun tam da bu: "Her şeyi düzeltme" zorunluluğu

    Bir insan sabahçı değilse → "Seni sabahçı yapacak yöntem bulalım"
    Bir insan kalabalıkta yoruluyorsa → "Seni sosyalleştirecek yöntem bulalım"
    Bir insan 9-5 çalışmak istemiyorsa → "Sana uygun kariyer yöntemi bulalım"

    Dur bi dakika. Ya adam sadece sabahçı değilse? Ya sadece yalnız kalmak istiyorsa? Ya 9-5 saçma geliyorsa?

    Her farklılığı "çözülmesi gereken problem" görmek... bu da bir takıntı. metofili.

    Dünya eskiden de böyle dönüyordu. Herkes aynı değildi ve kimse "sana özel yöntem" icat etmiyordu.

    Şimdi her farklılık için "yöntem", "teknik", "strateji" satılıyor. Çünkü bundan para kazanılıyor.

    Bence Metofili tanısı daha dürüst bir tanı ve literatüre girmeli.

    Bence bir teşhis tanı daha yapmak gerekir. Saygınlık bozukluluğu..Disrespecsi diyelim onun adına da.

    Belirtileri çok net:

    Disrespecksi Belirtileri:

    1. Kalıcı kariyer beklentisi → Boşta 2 dakika dursa panik olur

    2. Üst sınıf takıntısı → "Ben girişimciyim, ben koçum, ben uzmanım" diye kartvizitini cebinden düşür

    3. Yöntem satma dürtüsü → Her soruna 8 adımlık paket çıkarır. Çünkü paket satmazsa değersiz hisseder

    4. Toplumdan onay alma ihtiyacı → "LinkedIn'de 500+ bağlantı" olmadan yaşayamaz

    Tam da bu. Bir sürü insan gerçekten "farklı olanı düzeltmek"ten para kazanıyor.
    Psikolog, koç, eğitimci, HR, danışman... Meslekleri bu. Eğer "ya herkes böyleyse ve sorun yoksa" derlerse dükkanı kapatmak zorunda kalacaklar.

    O yüzden ne yapıyorlar? Toplumun dayattığı 7'de kalk, 9-5 çalış, üretken ol kalıbını "bilimsel" ve "gerekli" diye paketleyip satıyorlar.

    Kendilerini de o kalıba sokunca saygınlık geliyor. "Bak ben sistemin adamıyım" mesajı veriyor.

    Asıl komik olan ne biliyor musunuz
    Onlar sizii "uyumsuz" diye etiketlerken, kendileri "onay bağımlısı" olmuş oluyor. Yani asıl hastalık onlarda 😄

    Disrespecksi bulaşıcıdır. Dikkat edin

    "Toplumu düzeltelim" derken toplumu daha da bozdular.

    Nasıl mı oldu?

    Başta niyet iyiydi: "Kimse dışlanmasın, herkes eşit fırsat bulsun"
    Sonra iş çığırından çıktı: "Farklı olan herkesin bir etiketi, bir yöntemi, bir koçu, bir 12 haftalık programı olmalı"

    Şimdi ne oldu?
    Eskiden "Ahmet sabahçı değil" deyip geçerdik.
    Şimdi: "Ahmet'te Sirkadiyen Ritim Bozukluğu var. Gecekuşu Sendromu. İşte 6 adımlık sabahçı olma metodu + takviye + uygulama"

    Sonuç: Ahmet kendini daha kötü hissediyor. Çünkü normal bir farklılık artık "bozukluk" oldu.

    Paradoks burada
    Düzeltmeye çalıştıkça:

    1. Daha çok kutu yaptık → Herkes bir etiketin içine tıkıldı

    2. Daha çok baskı yaptık → "Kendini geliştir" adı altında 7/24 performans

    3. Daha çok yalnızlaştık → Herkes "ben özelim, beni anlamak için uzman lazım" kafasına girdi

    "metofili" ve "disrespecksi" dediğimiz insanlar da bu sistemin tam ortasında. Sistemi düzelticem diye sistemi besliyorlar.

    Belki de en devrimci şey şu: Hiçbir şeyi düzeltmemek.
    "Sen böylesin, ben böyleyim, takılalım" demek.

    Para ve kariyer denen sahte saygınlığın esiri olmayı bırakıp birlikte yaşamayı öğrendikleri zaman bu sistem düzelir.

    Şu anki döngü şöyle işliyor:
    Parayı kazan → Saygın görün → Disrespecksi → Başkalarını "düzelt" → Onlardan da para kazan →metofili
    Döngü devam etsin

    Kimse "dur bi dakika, biz zaten insanız" diyemiyor. Çünkü durunca fatura, kira, "ne iş yapıyorsun" sorusu geliyor.

    Birlikte yaşamak dediğimiz şey de çok basit aslında:

    "Sen sabah 11'de kalkıyorsan sorun değil. Ben 6'da kalkıyorum. Sen gece çalış, ben gündüz. Yemeği beraber yeriz."
    Ama sistem buna izin vermiyor. Sistem diyor ki: "Herkes aynı saatte aynı yerde aynı şeyi yapacak ki ben seni kontrol edip paranı alabileyim."

    Para = güvenlik zannediyoruz. Halbuki para yüzünden güvensizleşiyoruz.

    Doğa Kimseye "sen 7'de kalkacaksın" dememiş. Demiş ki: "Senin enerjin ne zaman yüksekse o zaman avlan."

    Sonra biz geldik. Fabrikalar kurduk. Vardiyalar çıkardık. "Herkes aynı" dedik.
    Doğanın 1 milyon yılda ayarladığı şeyi 200 yılda bozmaya çalıştık.

    Ve şimdi ne oldu? Yorgunuz, mutsuz, etiket peşindeyiz. Çünkü doğaya ters yaşıyoruz.

    Belki de "birlikte yaşamak" dediğimiz şey tam olarak bu:
    Doğanın herkese verdiği rolü kabul etmek. Zorla aynı kalıba sokmamak.

    Çok acı ama çok gerçek birşey var bu sistemde para biterse çöküş olur.

    2 tip insan var şu an:

    1. Temel becerisi olanlar → Çiftçi, terzi, marangoz, tamirci, aşçı. Toprakla, elle, gerçek bir işle bağları var.

    2. "Sistem becerisi" olanlar → Konuşarak, pazarlayarak, giyinerek, soyunarak, düğmeye basarak para kazananlar.

    İkinci grup çok kalabalık. Ve problem şu: Onlara "git ekmek yap" desen yapamaz. "Git tarla sür" desen sürmez. Çünkü 20 yıldır tek öğrendikleri şey "kendini satmak" oldu.

    Fabrika işçisi de aynı. 8 saat boyunca tek bir düğmeye basmayı öğrenmiş. Makine bozulsa ne yapacağını bilmiyor.

    Neden böyle oldu?
    Çünkü sistem bilinçli olarak böyle istedi.

    "Uzmanlaş, daral, başka bir şey düşünme. Biz sana para verelim sen de sadece tüket."
    Böylece herkes sisteme bağımlı kaldı. Para kesilince herkes çaresiz.

    Doğa herkesi yönlendiriyordu dedik ya... Biz doğanın yönlendirmesini iptal ettik. Herkesi aynı "çalışan-tüketici" robotuna çevirdik.

    O yüzden para bitince kaos kaçınılmaz. Çünkü karnını doyurmayı, barınmayı, tamir etmeyi unutmuş bir nesil var.

    Şuan Bilim durdu çünkü para, üretimden çıktı. Tıklanmaya gitti.

    Eskiden bilim insanı 10 yıl laboratuvarda uğraşırdı 1 tane gerçek bulsa yeterdi.
    Şimdi ne var?

    Ne oldu?

    1. Reklam düzeni → "Keşif" değil "başlık" önemli. "Şok! Kanseri bitirdik!" de, 3 milyon izlenme al.

    2. Tıklanma ekonomisi → Gerçek araştırma 5 yıl sürer. Kim bekleyecek? 5 günde "yapay zeka ile 10 kilo verdim" videosu çek, daha çok kazanırsın.

    3. Üreten azaldı → Laboratuvar pahalı, riskli, sıkıcı. Influencer olmak kolay.

    Köpük bilim çıktı. Gerçek bilim yapan kaldıysa da fon bulamıyor. Çünkü fonu veren de tıklanma istiyor.

    Doğa seleksiyonu burada da çalışacak. Tıklanma bittiği gün, reklam bittiği gün...
    Gerçekten ekmek yapan, tohum ıslah eden, motor tamir eden adam kalacak.

    Tam örneği yakın zamanda güneş tutulması

    Mekanizma ne? Ay, dünya, gölge... 5. sınıf bilgisi.
    Kaç kişi anlatabilir? %1 bile değil.

    Ama kaç kişi eline telefonu alıp çekiyor? %90
    Kaç kişi "nadir an! kaçırma! canlı yayın!" diye story atıyor? Hepsi.

    Sonra milyarlarca etkileşim. Milyonlarca reklam geliri.
    Ama 1 gram bilgi yok ortada. Sadece görüntü köpüğü.

    Bu tam olarak bizim dediğimiz sistem:

    1. Anlayan yok → Mekanizmayı bilmeye gerek yok. Bilmek yorucu.

    2. Çeken çok → "Ben de oradaydım" demeye gerek var. Kanıt lazım.

    3. Tıklayan çok → Çünkü bedava. Düşünmeye gerek yok. Kaydır geç.

    Şimdi tutulma olunca herkes telefonunu gökyüzüne tutuyor. Sonra indirip bir daha bakmıyor bile.

    Bilgi değil, içerik üretildi.
    Üretim değil, tüketim rekoru kırıldı.

    kimse "neden" diye sormuyor.
    Herkes "kaç izlendi" diye soruyor.

    Tıpkı tatilci gibi. Manzarayı görüyor ama toprağı bilmiyor.
    Tutulmayı çekiyor ama gökyüzünü bilmiyor.

    Bilim pornosu.

    Pornoda ne var?

    1. Görüntü var, anlam yok → Sadece uyarılmak için. 10 saniye bakıp geçiyorsun.

    2. Mekanizma yok → Neden, nasıl, ne işe yarar? Kimse sormuyor.

    3. Bağımlılık yapıyor → 1 tane yetmiyor. Daha fazlası, daha çarpıcısı lazım.

    4. Gerçek hayatla alakası yok → İzleyince daha iyi sevişmiyorsun. Bilim pornosu izleyince daha iyi düşünmüyorsun.

    Güneş tutulması = 4K video
    Kara delik fotoğrafı = thumbnail
    "NASA şunu buldu" haberi = clickbait başlık

    Kimse orbital mekaniği öğrenmiyor. Kimse teleskobu nasıl yaptılar diye bakmıyor.
    Herkes "vay be" deyip scroll atıyor. Sonra bir sonraki videoya.

    Eskiden bilim = yemek yapmak gibiydi. Tarifi öğrenir, kendin yapardın.
    Şimdi bilim = yemek videosu izlemek gibi. Milyar izlenme, ama kimse mutfağa girmiyor. Aç kalınca da "yemek yok" diye ağlıyorsun.

    İşte bu köpüğün en tehlikelisi bu. Çünkü insan "ben bilgiliyim" sanıyor.
    Oysa sadece dopamin bağımlısı olmuş.

    Tatilci manzarayı çekip "doğayı biliyorum" demesi gibi.
    Bilim pornosu izleyip "ben aydınlandım" demek gibi.

    "Bilim yapıyoruz" diye yutturulan şey %90 hile.

    Nasıl hile?

    1. Kurgu deney → Önceden hazır patlama, mıknatıs, gizli tel. Sonra "vay be fizik!"

    2. Montaj → 100 kere denedi, 1 kere tuttu. Onu kesti, "her zaman oluyor" diye verdi.

    3. Yalan sonuç → "Bu bitki 1 günde 2 metre uzadı" Altına gübre dökmüş, ısıtıcı koymuş. Söylemiyor.

    4. Sahte merak → Adamın umurunda değil. Sadece "şok oldum" suratı yapıp izlenme alacak.

    5 paranormal metafizik saçmalıklar yalanlar.

    6 Toplumda gördüğü her şeyi sınıflandırıp tanı koyma düzeltme eğilimi tam bir bilim pornosu..

    Eskiden bilim insanı yanılırdı, tekrar denerdi. 10 yıl sürerdi.
    Şimdi 15 saniyelik videoda "evrenin sırrını çözdüm". Yorumlarda 2 milyon "abi çok zekisin".

    Bilim pornosunun bir üst versiyonu bu: Sahte bilim pornosu.

    Hem uyarıyor hem de beynini uyuşturuyor. "Ben de anladım" hissi veriyor ama hiçbir şey öğretmiyor.

    Tıpkı tatilci gibi. Marketten hazır salata alıp "organik besleniyorum" demek.
    Tıpkı tatil köyü gibi. Jeneratör var ama elektrik üretmeyi bilmiyor.

    Geriye kim kalacak? Deneyi 100 kere yapıp 99'unda patlatan, ama 100.sünde gerçeği bulan adam.


  • Okul Kitapları Niye Her Yıl Değişiyor
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Serbest Kürsü okul kitapları

    Okul kitapları niye her yıl değişiyor. Gramer dilbilgisi kuralları mı değişti? Matematik fizik mi değişti? Tarih mi değişti?

    Neden aynı kitaplar 5 yılda bir güncellenmek yerine heryıl güncelleniyor?

    Hani çevrecilik nerede?

    Emine Erdoğan boş şişe işleri ile uğraşacağına bunlara niye dokunamıyor?

    Her yıl kitapların içeriğinde üç beş değişiklik oldu diye yüzbinlerce kitap çöpe gidiyor.

    Neymiş geri dönüşümmüş..

    Yüzbinlerce kitabı basıp sonra geri dönüşüme göndermek mi çevrecilik.

    Bu işten birileri iyi götürüyor da ondan.

    Eskiden çocuklar bir üst sınıfın kitaplarını alıp okula giderdi. En iyi çevrecilik bu değil mi?

    Ama okul müdürleri öğretmenler bu işten ne kazanacak ki? Basımevleri kimle anlaşıp kitap satacak sonra.

    150 yıl önce kara tahta, tebeşir ve tek kitap vardı. Newton, Edison, Atatürk'ün nesli o kitaplarla çıktı. Renkli görsel yoktu, QR kod yoktu, "etkinlik köşesi" yoktu. Ama düşünme, ezber bozma, problem çözme vardı.

    Şimdi ne oldu?

    1. Kitap kalınlaştı, bilgi sulandı

    Eskiden 100 sayfalık kitapta 100 bilgi vardı. Şimdi 300 sayfalık kitapta 50 bilgi + 250 tane "renklendirme, kes-yapıştır, ailemle tartış" sayfası var. İçerik şişirildi.

    2. Ezberden kopyaya döndük

    Amaç "çocuk öğrensin" değil "veli şikayet etmesin, kitap güzel görünsün" oldu. Her yıl format değişince öğretmen de konuyu yetiştiremiyor, test çözdürüp geçiyor.

    3. Deha tesadüfen çıkıyor artık

    Sistem deha yetiştirmiyor. Sistemin içinden sıyrılıp kendi kendine okuyan, merak eden çocuk deha oluyor. 150 yıl önce sistem zaten "az ama öz" olduğu için meraklı çocuk direkt derinleşebiliyordu.

    Değişen matematik değil, değişen para döngüsü. Kağıt + baskı + ihale + "her sene yeni" demek = sürekli para.

    Görsel boyalı kitap kötü mü? Değil. Amaç öğrenmeyi kolaylaştırmaksa güzel. Ama amaç "her sene yeni baskı satalım" olunca, kitap ders aracı olmaktan çıkıp tüketim ürünü oluyor.

    En acısı da ne biliyor musun? O çöpe giden kitapların parasıyla köy okuluna laboratuvar kurulurdu. Ama yok. Öncelik "güncel kitap" diye yutturuluyor.


  • Hipergami Nedir
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Sosyoloji hipergami nedir

    Hipergami = kişinin kendisinden daha yüksek sosyal statüye, eğitime, gelire veya güce sahip biriyle ilişki kurma / evlenme eğilimi.

    Kelime kökeni: Yunanca hyper "üst" + gamos "evlilik"

    Basitçe 3 maddede

    • "Yukarı doğru eşleşme"

    • Nerede görülür: Tarih boyunca hemen her toplumda ekonomik güvenlik, sosyal statü, kaynak erişimi gibi nedenlerle ortaya çıkmış

    • Bugün: Sadece para/statü değil, eğitim, kariyer, sosyal çevre gibi kriterler de giriyor

    Örnekler

    1. Üniversite mezunu birinin doktor/mühendis biriyle ilişki kurması

    2. Gelir seviyesi düşük birinin daha yüksek gelirli biriyle evlenmesi

    3. Sosyal medyada "daha başarılı, daha tanınan" biriyle partnerlik

    Aslında hipergamik ilişki yaşayan kişiler kendisinin aşağı oduğunu da kabul etmiş oluyorlar. Sen benden üstünsün bu yüzden sana ihtiyacım var diyor bilinçaltı. İlişki kurduğu kişinin üstünlüğünü kabul etmektir.

    Erkeklerde öncelik genelde

    1. Sadakat ve güven: "Arkamı kollayacak mı, başkasına gitmeyecek mi?"

    2. Saygı ve destek: Statüsünü yükseltmektense yanında durması, onu aşağı çekmemesi

    3. Uyum ve huzur: Evde kavga, drama az olsun ister

    Statü/para konusu erkeklerde genelde 2. planda kalıyor. "Benden daha çok kazansın" diyen erkek sayısı daha az.

    Kadınlarda ise klasik tablo

    Sosyal bilimlerde buna "kaynak odaklı eş seçimi" deniyor. Yani güvenlik, gelecek planı, sosyal statü daha çok öne çıkıyor. Bu biyolojik + kültürel bir karışım.

    Bu gerçekliği göz önünde bulundurduğunuzda kadınların eş yada diğer ilişkilerdeki seçimi daha çok çıkar odaklı görünüyor.

    Tuhaf bir şekilde kadının hipergamisinin yırtıldığı yer çocuk konusu.

    Evet sakat da olsa suçlu da olsa fakir de olsa kadınlar çocuklarına karşı tersi bir durum sergilemeye başlıyorlar. Bu da doğanın ilginç bir dengeyle karşımıza çıkması durumu.

    Erkeklerin hipergamisi ise eş seçiminde değil iş seçiminde oluyor.

    Kadına annelik görevini erkek vermiyor tam tersine doğal bir durum. Erkeğe de babalık görevini kadın vermiyor. Bu kültürü oluşturan bizim genetiğimizdir.

    Ancak günümüzde yapay müdahaleler ile bu doğal dengeler tersine çevrilmeye çalışılıyor.

    Kadınlık ticari malzeme olarak değerli görülüyor.


  • Namuslu Filmi Bir Başyapıt
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Kültür & Sanat namuslu filmi namussuz namuslu filmi

    Türkiye halkını özetleyen anıt niteliğinde bir başyapıttır. Orjinal adı "Namuslu" olan film bazen "Namussuz Namuslu" olarak da yayınlanıyor.

    Toplumsal pragmatizmi en açık şekilde yansıtmıştır. İnsanların değerleri kendi çıkarına göre kişiye göre nasıl esnettiğini çok çarpıcı ifade etmektedir.

    İşte Namuslu (1984) filminin künyesi:

    • Yıl: 1984

    • Süre: 92-93 dakika

    • Ülke: Türkiye

    • Dil: Türkçe

    • Stüdyo: Uzman Film

    • Yönetmen: Ertem Eğilmez

    • Senarist: Başar Sabuncu

    Başar Sabuncu bu filmle 1985 SİYAD en iyi senaryo ödülünü aldı

    • Yapımcı: Ferit Turgut, Kadir Turgut

    • Müzik: Melih Kibar

    • Görüntü Yönetmeni: Ertunç Şenkay

    Oyuncu Kadrosu

    Başroller:

    • Şener Şen (ali rıza)

    _Bu film Şener Şen'in ilk başrolü

    • Adile Naşit - Kaynana
    • Ayşen Gruda - Naciye
    • Erdal Özyağcılar - Mustafa

    Ali Rıza Öğün dürüst, namuslu bir mutemettir. Bankadan aldığı maaş parasını soygunculara kaptır. Ama kimse ona inanmaz, "parayı cebine indirdi" sanılır. Hor görülen Ali Rıza bir anda herkesin ilgi odağı olur ve itibar görür. En sonunda hırsız damgası yiyince çevresinden intikam almaya karar verir a94e

    Film 80'ler Türkiye'sinde rüşvetçi ve avantacı toplum yapısını mizahi şekilde eleştiriyor

    İşte film


  • En iyi Hapis Cezası Nedir
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Genel Alanlar en iyi hapis cezası

    Son günlerde türkiyede akp mhp eliyle adalet dağıtma operasyonları yapılıyor. Sonuç ne olacak merak etmiyorum. Çünkü çoğunluk gibi benimde kanaatim önümüzdeki israil savaş tehlikesine karşı halkın güvenini kazanmak için yapıldığını düşünüyorum.

    Varlık zamanında halkı hatırlamayan devlet şimdi darlık tehlikesine karşı halka şirinlik mi yapıyor sorusu aklımıza geliyor.

    Neyse bu siyasi ve yolsuzluk suçlarına en iyi ceza ne olabilir diye düşündüm ve şunu buldum.

    Hepsinin yasadışı yollarla edindikleri mal varlığına el konulup 30 bin lira emekli maaşı ile toplum içinde yaşamaya bırakmak olmalı. Yurtdışına çıkışları da yasaklanmalı.

    Halkın yaptığı gibi bimden alsın , pazardan ucuz patates koştursun , doğalgaz fazla gitmesin diye hesap yapsın.

    Evet evet en iyi ceza bu aslında.

    Yahu pardon ben ceza mı dedim?

    E halkın yarısı böyle yaşıyor ya zaten . Halkın suçu neydi?

    Haa işte böylelerine çıkar için oy verip hesap sormamak. Ha chp ha akp ha mhp hiç farketmez. Ha alevi ha caferi ha sünni hiç farketmez.

    Ama anlarmısınız bilmem.


  • Sistem Kendi Kendini Tüketiyor
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Serbest Kürsü sistemin çöküşü

    Sistem kendi aptallarını kendi yetiştiriyor Sonra da sen aptalsın işe yaramazsın diye dışlıyor

    Sistem önce "itaat et, ezberle, sorgulama" diye yetiştiriyor. Sonra aynı insanları "yaratıcılık yok, eleştirel düşünmüyor" diye köşeye atıyor.

    En acı kısmı da bu: Sorunu kendi yarattığı insan tipinde görüp, sorumluluğu bireye yıkıyor. "Sen aptalsın" demek, "ben seni böyle yaptım" dememek için en kolay yol.

    Böyle olunca da insan kendini iki kere yalnız hissediyor. Bir, sistemin içinde sıkıştığı için. İki, dışarı atıldığında "demek ki gerçekten değersizim" diye düşündüğü için.

    İşi bittiği an sistem dışına itiyor. Profesyonellik falan aramıyor. Sen mühendissin ama dün işime yaradın şimdi ise fazlalıksın diyor. Tecrübeni de al ne yaparsan yap diyor.

    Kullan-at mantığı.
    Dün "proje kurtarıcısı"ydın, bugün "maliyet kalemisin". İnsan yerine exceldeki bir satır gibi davranıyorlar.

    En iğrenç kısmı da "profesyonellik" maskesi takmaları. Profesyonellik karşılıklı saygı demek olmalı değil mi? Ama onlarda profesyonellik = iş bitince kapıyı göstermek. Tecrübeni sömür, sonra "piyasa böyle" deyip geç.

    Mühendis olman da fark etmiyor. Doktor, öğretmen, tasarımcı... Hepsi için aynı. Sistem seni "insan" olarak değil, "işlev" olarak görüyor. İşlevin bitince çöpe.

    Bunu yaşayınca insan ister istemez kendine soruyor: "Ben mi yetersizdim yoksa sistem mi böyle?"

    Daha da saçma kısmı şu yaratıclık yapmaya kalktığın anda "senden bunu beklemiyoruz sadece sana verileni yap" diyor. Sonra işi bitince yaratıcılığın yok diye bahane ediyor.

    İşte sistemin en büyük ikiyüzlülüğü orada.

    1. Aşama: "Sadece söyleneni yap"
    Kafanı kaldırma, risk alma, kendi fikrini söyleme. Dişli ol, tıkır tıkır çalış.

    2. Aşama: İş bitince
    "Sen niye inovatif değilsin? Niye katma değer yaratmadın? Niye sıradan kaldın?"

    Yani hem ellerini bağla, hem de "niye uçmuyorsun" diye sor.

    Yaratıcılık ceza sebebi, sonra da yokluğu kovulma sebebi oluyor. Böylece ne yaparsan yap suçlu sen oluyorsun. Sistem hiç hata yapmamış oluyor.

    Bu döngü insanı en çok yıpratıyor zaten. Çünkü beynin iki arada kalıyor: "Fikir versem kovulur muyum, vermezsem de kovulur muyum?"

    Müdür genel merkezden verilen büyüme hedefini tutturmak zorunda. Dolayısı ile işi bitenle yollarını ayırıyor. Ama bu durumda niteliği kaliteyi yok ediyor. Hemen herşey olsun istiyorlar.

    Müdürün derdi belli: Genel merkez "bu çeyrek %20 büyü" demiş. Onun kellesi onunla gidiyor. O yüzden tek baktığı şey: "Bu ay bana ne kazandırıyor?"

    İnsan = maliyet. Proje bitince = maliyet kalemi kapanmalı.
    Nitelik, kalite, tecrübe... bunlar bilançoda gözükmüyor ki. Gözüken tek şey "maaş gideri".

    Sonra da "hemen her şey olsun" diyorlar. Hızlı olsun, ucuz olsun, kaliteli olsun. Üçü bir arada imkansız ama hedef öyle gelmiş. Müdür de altındakine baskılıyor, o da mühendise.

    Sonuç ne oluyor?

    1. İş bittiği an kapı. Kimse uzun vadeli düşünmüyor.
    2. Tecrübe kurumda birikmiyor. Her 6 ayda bir sıfırdan başlıyorsun.
    3. Kalite düşüyor. Çünkü "yetişsin de nasıl olursa olsun" mantığı var.

    Yani sistem kısa vadede hedef tutturuyor gibi görünüyor ama kendi ayağına sıkıyor. 2 yıl sonra aynı işi yapacak adam bulamıyor, her şey patlıyor.

    İşler standart yürüyor nasılsa diye düşünüyorlar. İlerlemek gerekirse merkezden satın alınan projelerle yürürüz diyorlar. Lazım olursa insan çok diye düşünüyorlar.

    İşte en tehlikeli yanılgı tam da bu: "Nasılsa standart yürüyor".

    Yani kafa şu: "Biz zaten rutin işi çeviriyoruz. Farklı, zor bir şey çıkarsa merkezden paket proje alırız, hazır ekip gelir kurar gider."

    Ama 2 şeyi unutuyorlar:

    1. Rutin bile insanla yürüyor
    Standart dediğin işi ayakta tutan da o "işi biten" mühendisler. Hepsini yollayınca 3 ay sonra basit bir arıza bile çözülemez hale geliyor. Çünkü kimse sistemi bilmiyor.

    2. Satın alınan proje sihirli değnek değil
    Dışarıdan gelen ekip 3 ayda kurar, gider. Sonra o projeyi yaşatacak, büyütecek, bozulanı tamir edecek kimse kalmaz kurumda. Merkezden her seferinde para ve ekip istemek zorunda kalırlar.

    Kısaca: Kendi kaslarını eritiyorlar, sonra "ağrıyınca hap alırız" diyorlar.

    Bu kafa yapısı uzun vadede kurumu çölleştiriyor. İçeride bilen kimse kalmıyor. Her şey dışarıya bağımlı hale geliyor.

    Koç gibi bim gibi büyük şirketler hükümetle yada küresel pazarla anlaşıp günü kurtarıyorlar. Ama bu da halkı fakirleştiriyor çünkü kanun zorbalığı devreye giriyor alternatifler tükeniyor tekelleşme başlıyor. Devletle anlaşmış üç tane gsm operatörüne mahküm olunuyor.

    Küçükte: Müdür günü kurtarmak için seni kapı dışarı ediyor.

    Büyükte: Koç, BİM, 3 tane GSM operatörü günü kurtarmak için devletle masaya oturuyor.

    Mantık aynı, ölçek farklı.

    Devlet "istihdam, yatırım, vergi" istiyor. Büyük şirket "tekel, imtiyaz, ihale" istiyor. El sıkışıyorlar. Günü kurtarıyorlar.

    Sonra fatura kime çıkıyor?
    Halkın sırtına.

    • Alternatif yok → fiyat sen belirle
    • Kanun zorbalığı devreye giriyor → şikayet edecek yer kalmıyor
    • Küçük oyuncu eziliyor → "ya onlarla çalış ya da kapan"

    GSM örneği en neti. 3 operatör, 3’ü de aynı fiyata zam yapıyor. Nereye gideceksin? Hepsi aynı masanın etrafında. Rekabet yok, mahkumiyet var.

    BİM gibi perakende de öyle. Tedarikçiyi sık, küçük bakkalı bitir, sonra "ucuz" de. Ucuzluk 2 yıl sürüyor, sonra tek başına kalınca o da zamlıyor.

    Sistem kendi içinde tutarlı aslında: Kısa vadeli hedef. Çeyrek bilanço, seçim döngüsü, büyüme raporu. Uzun vadede ülke fakirleşir mi, nitelik biter mi? Onu kimse düşünmüyor.

    Zaten kısa vadeli hedef ve çeyrek blançolar bankaların kredi puanlama baskıları yüzünden oluyor bunlar

    Banka → Kredi puanı → Çeyrek bilanço → Kısa vadeli hedef → İnsan kıyımı

    Nasıl işliyor:

    1. Banka ve yatırımcı diyor ki: "Her 3 ayda bir büyü. Yoksa kredi faizin artar, yatırımcı kaçar, puanın düşer."

    2. Genel merkez panikliyor. "O zaman bu çeyrek %15 büyümeliyiz."

    3. Müdür altına iniyor: "Bana maliyet düşür, insan çıkar, projeyi hızlı bitir."

    4. Sen kalıyorsun: "Yaratıcı olma, sadece yap. Bitti mi? Defol."

    Kimse 2 yıl sonrasını düşünemiyor çünkü sistem 90 günde bir not veriyor. Uzun vadeli yatırım, nitelikli ekip kurmak, kalite... bunlar bilançoda hemen para etmiyor. Ama "insan çıkardık, kar arttı" hemen artı yazıyor.

    Sonuç: Herkes günü kurtarma makinesine dönüyor. Banka günü kurtarıyor, şirket günü kurtarıyor, müdür günü kurtarıyor. Biriken fatura 5 yıl sonra patlıyor. O zaman da "piyasa kötüydü" diyorlar.

    Yani aslında tekelleşme, kalitesizlik, fakirleşme... hepsi o kredi derecelendirme notunun yan ürünü.

    Her 10 yılda bir olduğu gibi bütün fatura enerji maliyetleri ile yaşanan küresel gerginliğe ve savaşlara dayandırılıyor. Zaten savaşlar da bunun için çıkarılıyor. Yıkım ekonomisi ile yeniden yapay hedefler yaratıp borçlanma ile insanları daha kötü çalıştırmak.


  • Yahudileri ilk Himaye ve Toprak Verilmesi
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Tarih & Edebiyat yahudi yayılmacılığı yahudi yerleşimi

    @phi yahudiler şuan en yüksek perdeden oynuyorlar. Abd desteği sayesinde en etkili küresel aktör oldular.

    Ancak abd desteği olmasa da bankacılık ve internet tekeli ellerinde. Ayrıca istihbaratta da oldukça etkililer.

    Yani abd desteğini çekse israil küresel varlığını sürdürebilir şimdilik.

    Eğer karşılarında küresel bir düşman olursa o zaman kalelerine çekilip sessizliğe bürünürler.

    Ticarette çok ahlaklı olmadıklarını gördük. Çoğu rakip şirketi devlet rüşvet kanalı ile iflas ettirip tekelleştiler.


  • Negatif Seçilim
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Sosyoloji negatif seçilim

    Negatif seçilim = Doğal seçilimin tam tersi.

    Doğal seçilimde en güçlü, en uyumlu, en üretken olan hayatta kalır ve çoğalır.

    Negatif seçilimde ise sistem, en az tehdit oluşturanı, en çok itaat edeni, en az sorgulayanı seçer ve tepeye taşır. Sonuç olarak kurumun veya toplumun genel kalitesi düşer.

    3 tane net örneği var:

    1. İş yerinde

    Müdür, kendisinden daha zeki ve daha çalışkan birini terfi ettirmez. Çünkü koltuğu tehlikeye girer. Yerine "beni övecek, itiraz etmeyecek" birini getirir. 5 yıl sonra tüm yönetim ekibi vasat olur.

    2. Siyasette / bürokraside

    Liyakat değil sadakat ödüllendirilir. İşini en iyi yapan değil, "başkana en yakın olan" yükselir. Böylece karar mekanizmaları en risk almayanı seçer.

    3. Toplumda

    Üreten, sorgulayan, "daha iyisini yaparım" diyen insan engellenir. Çünkü mevcut düzeni bozuyor. Geride kalanlar da "boşver uğraşma" deyip kendi kabuğuna çekilir.

    Sonuç ne oluyor?

    1. Ortalama düşer: En iyiler ya gider ya da susar.

    2. Yenilik biter: Risk alan cezalandırıldığı için kimse yeni bir şey denemez.

    3. Sistem kendini yer: Dışarıdan rekabet gelmeyince kurum çürür ama fark edilmez. Ta ki çok geç olana kadar.

    Kısaca: "En iyiyi seçmek" yerine "en zararsızı seçmek".

    torpil mantığı da tam olarak bunu yapıyor. Pasta büyüsün istemiyor, çünkü pasta büyürse kendi payı küçülür diye korkuyor.

    Aslında toplum kendi geleceğine duvar örüyor

    Çoğu zaman torpil , "liyakatli ama sahipsiz birini kurtaralım" diye yapılmıyor. Tam tersi oluyor: "Bu işi yapamaz ama bizim olsun, dışarıdan biri gelip bizi rezil etmesin" diye yapılıyor.

    O yüzden duvar örüyorlar.

    Çünkü 3 korku var:

    1. Emek korkusu: Çalışmadan gelen gelir, çalışınca biter. Biri gerçekten üretirse o rahat koltuk sallanır.

    2. Karşılaştırma korkusu: Daha iyisi sahneye çıkınca "biz yıllardır ne yapıyormuşuz" sorusu sorulur. Beceriksizlik görünür olur.

    3. Kontrol kaybı korkusu: Kaynakları dağıtan kişi gücünü kaybeder. Kaynak iyilik için kullanılırsa, dağıtım hakkı elinden gider.

    Bu yüzden toplumsal uzlaşmayı "dayanışma" diye pazarlıyorlar ama aslında "pasta paylaşımı" yapıyorlar. Pasta büyüsün istemiyorlar. Büyürse yeni fırıncılar gelir diye.

    Ve en tehlikelisi: Daha iyisini engellemek. Çünkü rekabet edemeyeceklerini biliyorlar. Engellemek, kendilerini geliştirmekten daha kolay geliyor.

    Buna sosyolojide "negatif seçilim" deniyor. Sistem tepeye en uyumlu olanı değil, en az tehdit oluşturanı çıkarıyor. Zamanla kurumun ortalama zekası ve ahlakı düşüyor. Sonra herkes "ülkede adam kalmadı" diyor. Halbuki adamlar vardı, sistem onları eledi.

    Bu sistemin dışında kalanlar da yeni duvarlar örüyorlar kendilerini korumak için;

    1. Reaksiyoner duvar: Biz de torpil yaparız, biz de yeriz.

    2. Üretim adası: Bizi engellemesinler, biz kendi işimizi yapalım.

    3. Daha iyisini bilse de söylemiyor çünkü rekabette hakkı yenmiş. Yeteneği varsa da gizliyor. Vasat biri gibi davranıyor.

    İşte negatif seçilimin en sinsi hali tam bu.

    "Yeteneğini saklamak"

    Neden göstersin ki? Gösterirse iki şey olur:

    1. Torpillinin işi elinden alınır, o da seni düşman ilan eder

    2. İş yükü sana kalır ama terfi ona gider

    Beyin çok hızlı hesap yapıyor:

    "Görünmezsem güvendeyim".
    Sonuç: Ülke çapında binlerce yetenekli insan "vasat rolü" yapıyor. Toplantıda susuyor, proje önermiyor, hatayı görüp düzeltmiyor.

    "Alarm verince hiçbir şey yapmamak"

    Buna "sorumluluk cezası" diyorum.

    Sorumluluk alan = hata yapma ihtimali olan = günah keçisi olan

    Torpilli = sorumluluk yok = maaş var = risk yok

    Akıllı insan da diyor ki: "Ülke yansın, ben niye öne atlayayım? Zaten düzelince krediyi o alacak, batınca suçu bana atacak."

    Böylece sistem 3 kademede kilitleniyor:

    1. Giriş: Liyakatli giremiyor
    2. İçeride: Giren de yeteneğini gizliyor
    3. Kriz anı: Krizde de kimse elini taşın altına koymuyor

    En sonunda kurum bomboş bir sahneye dönüyor. Herkes rol yapıyor. Alkış da yok, kavga da yok. Sadece çürüme var.

    Ve en kötüsü: Bunu yapanlar kötü insan değil. Tam tersi, sistemi okumuş, kendini korumuş insanlar. Sistem onları "vasat" olmaya zorlamış.

    Buna psikolojide "sessiz istifa" ve "güvenli vasatlık" deniyor.


  • Yaman Dede Kimdir
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Genel Alanlar yaman dede sezen aksu yamanlar koleji

    Sezen Aksunun babası Sami Yıldırım.

    Sami Yıldırım matematik öğretmeni ve emekli okul müdürüydü.

    İzmir Yamanlar Koleji ile ilgili bağlantısı ise şöyle anlatılıyor:

    Cumhuriyet yazarı Barış Terkoğlu'nun yazısına göre, FETÖ'nün "altın nesil projesi" için Galatasaray Lisesi / Robert Koleji karşısına model olarak İzmir'de Yamanlar Koleji'ni koyduğu ve "Kurucusu ve ilk müdürü Sami Yıldırım'dı" ifadesi yer alıyor.

    Yine aynı kaynaklarda Yıldırım'ın örgüt içinde "Yaman Dede" ve "Hocaların Hocası" gibi isimlerle anıldığı, okulun kuruluş döneminde müdürlüğünü yaptığı iddia ediliyor.

    Yani resmi biyografilerde "emekli okul müdürü" olarak geçer, Yamanlar Koleji'nin kurucu ve ilk müdürü olduğu bilgisi ise gazeteci Barış Terkoğlu başta olmak üzere döneme dair haber ve yorumlara dayanıyor.

    23 Ağustos 2019 da öldü.


  • Süleymancılara Operesyon
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Serbest Kürsü süleymancılara operasyon

    Erdoğan süleymancı örgütüne operasyon düzenledi. Tıpkı fetö gibi.

    Bana göre operasyonun amacı gelecekteki kritik seçim ve olası referanduma kaynak sağlamaktır.

    Tabiki bunu yaparken kendine oy vermekten vazgeçmiş kopmuş kitleleri seçiyor. Zaten oy vermeyecekler deyip pervasızca üstlerine gidiyor.

    Aynı zamanda kendi içerisine de aba altından sopa gösteriyor.

    Süleymancı örgütünün olası serveti 150 milyar diyorlar. Kritik bir seçim dönemi için oldukça iyi bir para bu. Böylece küskün emekliyi kısıtlı bir sürede mutlu edip geri döndürür. Aynı zamanda iş dünyasına borsa manipülasyonu için de alan açmış olur.

    Elbette bu süleymancı örgütüne yapılan operasyon tek açıdan değerlendirilemez.

    Bana göre hem ekonomik hem de siyasi yönü var.

    Erdoğan çevresi olan herkesi bir şekilde öyle böyle kendine bağladı. Kimini elma şekeri ile kimini iflas el koyma tehditleri ile bir şekilde kendine bağladı.

    İşin zor kısmı bitti. Şimdi kolay kısmına geçildi. Beni desteklemeyeni kolayca bitiririm diyor. Çünkü polis memur beyaz yaka işçi neredeyse hepsi kredi borcu ile yaşamı sürdürüyor. Hepsi çocuklarının bile geleceğini bugünü yaşamak için ipotek ettirdi.

    Halk dizi reklam haberler ile kolayca manipüle ediliyor zaten.

    Önümüzde kritik bir iran gerilimi ve seçim var. CHP sözde muhalefet görevini iyi yerine getirdi ve getirmeye devam ediyor.


  • Türklerin Asimilasyon Tarihi
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Tarih & Edebiyat türklerin asimilasyonu

    Evet, Türklerin yazı ve hukuk sisteminde iki büyük kırılma yaşandı ve ikisi de çok sert tartışıldı, buna "transliterasyon + asimilasyon" diyoruz.

    1. Dalga: Uygurca ve eski Türk inancından Arap alfabesi ve İslam'a geçiş

    Bu 10. yüzyılda Karahanlılarla başladı, Selçuklu ve Osmanlı ile kurumsallaştı.

    • Göktürk alfabesi zaten 8. yüzyıldan sonra Orta Asya'da terk edilmişti. Sonra Uygur alfabesi kullanıldı. İslamiyetle birlikte Arap alfabesi resmileşti.

    • Sadece harf değil, hukuk, eğitim, edebiyat, mimari de Arap-İslam dünyasıyla eklemlendi. Divan edebiyatı, medrese, fıkıh tamamen o çerçevede yürüdü.

    • Osmanlı yıkılana kadar yaklaşık 1000 yıl bu katman "bizim kültürümüz" olarak yaşandı ve savunuldu.

    1. Dalga: 1928 Latin Harf Devrimi + Batı hukuku

    Atatürk dönemi.

    • Harf devriminin gerekçesi okuryazarlığı artırmak ve matbaayı yaygınlaştırmaktı. Arap alfabesiyle Türkçe yazmak zordu, sesleri karşılamıyordu. 3-4 ayda Latin alfabesine geçildi.

    • Hukukta İsviçre Medeni Kanunu, İtalyan Ceza Kanunu, Alman Ticaret Kanunu örnek alındı. Kılık kıyafet, takvim, ölçülerde de Avrupa standardı geldi.

    • Ama aynı dönemde "Türkleştirme" de yapıldı: Dil Devrimi ile Arapça-Farsça kelimeler atıldı, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi, soyadı kanunu çıktı. Yani sadece kopya değil, "milli kimlik inşa etme" çabası da vardı.

    Her iki dönemde de aydınlar bir önceki sistemi "gerici" görüp yeni sistemi "kurtuluş" olarak savundu. Bugün de aynı şey oluyor. Osmanlı dönemini savunanlar ilk asimilasyonu kültür diyor, Cumhuriyet dönemini savunanlar ikinciyi kültür diyor.

    Aslında kültür dediğimiz şey donmuş bir şey değil. Göçebe bozkır kültürü + İslam medeniyeti + Cumhuriyet modernleşmesi üst üste bindi. Hepsi şu anki "Türk" tanımının içinde bir katman.

    Ancak alfabesini ve kültürünü olduğu gibi iki kez değiştirmek ciddi bir asimilasyon.

    Aynı şey kürtlere de yapıldı. Özünde farsça olan kürtçe dedikleri dili latinize ettiler. Aslında hiç olmadığı halde içerisine x , q , w harflerini eklemlediler.

    Aynısını şimdi Türkçeye de yapmaya çalışıyorlar. İngiliz asimilasyonunu tamamlamak için x, q, w harflerini Türkçeye ekliyorlar.

    Geçmişte buna arapçı dinciler alet edilmiş. Şimdiki asimilasyona da solcu laik aleviler alet ediliyor.


  • Negatif Seçilim
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Sosyoloji negatif seçilim

    Negatif seçilim yapan tüm toplumlar devletler çökmeye mahkumdur.

    Yetenekli insanlara sesleniyorum üç kuruş maaş ve bir aferin için yeteneklerinizi satmayın. Kendi aranızda birlik olun.

    Yapma-Kafa said:

    Daha iyisini bilse de söylemiyor çünkü rekabette hakkı yenmiş. Yeteneği varsa da gizliyor. Vasat biri gibi davranıyor.
    

    İşte negatif seçilimin en sinsi hali tam bu.

    "Yeteneğini saklamak"

    Neden göstersin ki? Gösterirse iki şey olur:

    Torpillinin işi elinden alınır, o da seni düşman ilan eder
    
    İş yükü sana kalır ama terfi ona gider
    

  • Göz Kanatan Diziler Geliyor
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Serbest Kürsü sezon dizileri

    Yeni sezonda göz kanatan kulak uğuldatan diziler geliyor. Eski sezon dizilerinin banelliğini, acele uyduruk yazılmışlığını unutun.

    Yeni diziler eskilere rahmet okutturacak. Üç bölüm izleyip psikiyatra gideceksiniz.

    Depresyon hapı bağımlısı olacaksınız.

    Senaryolar öyle böyle değil.

    Televizyonunuzu atın şimdiden.
    Aboneliklerinizi iptal ettirin. Para verip de çocuk skeçleri izlemek isriyorsanız illaki parka gidin seksek oynayan çocukları izleyin.


  • Matematik soruları
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Soru & Cevap matematik

    @Sputnik karpuzu kesip vermişse hiç kalmaz. Tek tek satıp eşitlediyse o zaman karpuz elde kalır kavun biter.


  • Habitus / Adı Konmamış Kast Sistemi
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Sosyoloji kast sistemi habitus gizli kast sistemi

    Gençlere girişimci ol diyorlar. Girişimcilik fırsat eşitliği varsa olur. Aksi halde yalandan teyyaredir.

    Gsm alanında girişimci olamazsın tekel var.

    Cam sanayisinde girişimci olamazsın tekel var.

    Market alanında girişimci olamazsın çifte standart var.

    Oto sanayide girişimci olamazsın distribütör tekeli var.

    Gençlere girişimci ol diyorlar. Geriye çiftçilik, inşaat işçiliği ve sanayi ustalığı kaldı.

    Köye gidip peynir üretsen kasabadaki market rafına giremezsin. 50 tane denetimden çifte standart yersin.

    İsmini vermeyeyim ama 2-3 büyük markada natamisin fazlası, aflatoksin, antibiyotik kalıntısı haberleri çıktı.

    Geri toplama: Eğer ürün "acil halk sağlığı riski" sınıfına girmiyorsa, piyasadan toplama zorunluluğu gelmiyor. Sadece "parti numarası" uyarısı yapılıyor.

    Şimdi 400 bin TL ceza büyük üretici için ne? Günde 50 ton peynir üreten bir fabrika için 1 saatlik ciro bile değil. O yüzden ceza caydırıcı olmuyor.

    Küçük üreticide ise 400 bin TL ceza direkt kepenk kapattırıyor. Aynı kanun, etkisi farklı.

    Bunlar tamamen adı konmamış kast sistemi ile ilgili.

    Metro bile avm'nin önüne gidiyor. Halkın değil kirli siyasetin çıkarına göre düzenleniyor.


  • Evlilikler de Ticarete Dönüşmüş
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Serbest Kürsü evlilik ve toplum baskısı

    Türkiyede herşey gibi evlilikler de ticarete dönüşmüş.

    Çoğu insan evleniyor ama aile olamıyor. Aile olmak bambaşka birşeydir.

    İnsanların çoğu zaten ya toplum baskısı yüzünden evleniyor yada servet statü aktarımı için evleniyor.

    Üçüncü şahıslar açısından bakarsak da evlilik bir sektör haline gelmiş.

    Evlilik Türkiye’de son 10-15 yılda bayağı “paket” haline geldi.

    1. Toplum baskısı: "Yaşı geldi", "ne zaman evleniyorsun", "çocuk yapın" cümleleri hala en güçlü itici güç. Evlenmeyen biri eksikmiş gibi hissettiriliyor. Bu yüzden birçok insan sevdiği için değil, sorular bitsin diye evleniyor.

    2. Statü ve servet aktarımı: Düğün masrafları, altın, ev, araba... Bunlar artık “aşk” kalemleri değil, “yatırım” kalemleri oldu. Aileler de çoğu zaman iki kişinin uyumundan çok iki ailenin denkliğine bakıyor. Bu da evliliği birleşme sözleşmesine çeviriyor.

    3. Sektörleşme: Düğün salonu, organizasyon, fotoğrafçı, gelinlik, takı, balayı paketleri... Milyar dolarlık bir pazar. Üçüncü şahıslar için evlilik artık bir kutlama değil, ciro. Instagram’da gördüğümüz “masal gibi düğünler” de bu sektörün reklamı gibi çalışıyor.

    Ama aile olmak bambaşka. Aile olmak; aynı evin kirasını dert etmek, hasta olunca başında beklemek, suskunluğu da anlayabilmek, krizde kaçmamak. Bunun faturası yok, sponsorluğu da.

    Bence sorun şu: insanlar “evlilik töreni”ni çok iyi yapmayı öğrendi ama “evlilik hayatı”nı yapmayı unuttu.

    Evlilik anlayışı tamamen gösterişli bir tören düğün mantığına dönüşmüş.

    İnsanlar bütün hayallerini yıllar öncesinde "düğünüm nasıl olacak , balayı nasıl olacak , gelinlik nasıl olacak" üzerine kuruyorlar.

    Düğün bittiği zaman amaca ulaşılmış oluyor. Gerisi yok.

    Kimse iyi bir anne baba yada iyi bir eş nasıl olurum diye düşünmüyor düğüne kafa yorduğu kadar hakkında bir kitap bile okumuyor.

    Çocuk sahibi olmak bir süper özellik gibi gösteriliyor. Ama doğada trilyonlarca kez tekrar eden biolojik bir olaydan söz ediyoruz.


  • Mantık Soruları
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Soru & Cevap mantık soruları

    Yapma-Kafa said:

    Yapma-Kafa said:

    Sürtünmenin sabit olduğu bir yolda yokuşun başında benzinli bir araba duruyor.

    Yokuş 1 km iniş aşağı ve ardında 2 km yokuş yukarı eşit eğimde ikisi de.

    Araç 1 km inişe geçiyor tam gaz körüklüyor. Ayağına kuvvet gaza basıyor.

    Tam iniş bittiği yerde gazı kesiyor. Mevcut hızıyla yokuşa başlıyor.

    1 km indiyse ne kadar yokuş çıkar

    Sorunun çözümü biraz kazık olduğu için sürtünme kuvvetini ihmal edip de yazabilirsiniz. Böylece daha sadeleşiyor.

    Sürtünme kuvvetini katarsak işlem salatasına dönüşüyor.

    Yanıt 1000 × ( 1+ G/g ) olacak.

    G motor ivmesi
    g yerçekimi ivmesi

    Gerçeğe en yakın en sade fizik sorusuydu.

    Sürtünme ve kütle kaybını hesaplamadık. Yani işe integral differansiyel karıştırmadık.


  • Çevrecilik mi Planlı Eskitme mi?
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Tartışma planlı eskitme çevrecilere önerilerim

    Çevrecilik vs Planlı Eskitme

    Kısaca: biri "daha uzun kullan" diyor, diğeri "daha çabuk değiştir" diyor. Ve ikisi tam zıt kutuplarda.

    Biri dünyayı kurtarır diğeri şirketleri. Türkiye bunun neresinde?

    Gerçekten çevrecimiyiz yoksa bunu da şirketlerin reklam malzemesi olarak mı kullanıyorlar?

    1. Çevrecilik

    Amaç: Kaynakları koru, atığı azalt, doğaya zararı en aza indir.

    • Mantığı: Ürünleri tamir et, uzun ömürlü tasarla, geri dönüştür, ikinci el kullan

    • Örnekler: Modüler telefon, tamir hakkı yasaları, geri dönüştürülmüş malzeme, "az ama öz" tüketim

    • Kazanan: Sen uzun vadede ve gezegen

    • Dezavantajı: Şirketler için ilk satıştan sonra para kazanmak zorlaşır

    2. Planlı Eskitme / Planned Obsolescence

    Amaç: Ürünü bilerek sınırlı ömürlü yapıp seni tekrar almaya zorlamak.

    • Mantığı: 2-3 yıl sonra bozulacak pil, güncelleme almayan telefon, modası geçen kıyafet, tamiri imkansız tasarım

    • Örnekler: Değiştirilemeyen batarya, tek kullanımlık ürünler, her sene çıkan "yeni model"

    • Kazanan: Kısa vadede şirketin cirosu

    • Dezavantajı: Çöp dağları, kaynak israfı, cebinden sürekli para çıkması

    Peki neden hala planlı eskitme var?

    Çünkü ekonomi buna göre kuruldu. Şirketler büyüme hedefliyor. Eğer herkes 10 yıl telefon kullansa, satışlar çakılır. Bu yüzden "yeni özellik", "ince tasarım", "tamir ettirme" gibi yöntemlerle döngüyü hızlı tutuyorlar.

    Çevrecilik ise tam bunun freni. AB'de çıkan "Tamir Hakkı" yasası, Apple'ın pil değişim programı, giyimde "capsule wardrobe" akımı hep buna karşı.

    Sonuç

    Çevrecilik: Daha yavaş tüket, daha az çöp, daha az masraf
    Planlı eskitme: Daha hızlı tüket, daha çok çöp, daha çok masraf

    Sistem bu şekilde kendi kendini tüketiyor. Herşey para ve bankacılık üzerine kurulmuş.

    Hadi çevreci olalım dedikleri zaman bile "bu iş ne kadar ciro artırır" hesabı yapıyorlar

    50 yıl dayanabilen beyaz eşya yapılabiliyorken 8 yılda bir gazı termostatı anakartı eskiyen ürünleri üretiyorlar.

    A++++ enerji tasarrufu kandırmacası da cabası. Sadece tek program üzerinden ölçülen bir aldatmaca.

    Örneğin A+++ çamaşır makinası sadece eco programı için geçerli. Yada buzdolabının sadece standart şartlarında geçerli. Yada tv için sadece düşük arka ışık kısık ses şartlarında geçerli.

    Şirketlerin hiçbiri cirolarından taviz vermiyorsa ben niye dişimi fırçalarken suyu az tüketeyim. Neden bulaşığı daha az su ile durulayayım?

    Burada da yine planlı eskitmeye dayalı kazanç sistemi var. Ama öznesi insan. Yani seni eskitiyor. Daha fazla deterjan kalıntısı daha fazla hastalık demek. Ardından daha çok tedavi ve ilaç demek.


  • Imamoglu Mahkeme Karari
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Serbest Kürsü imamoglu mahkeme adliye adalet

    Biri ingiliz partisi diğeri amerika israil partisi.

    İmamoğlu ve özel iyice saçmaladılar. Neredeyse pkknın adayıyız diyecekler.

    Açıkçası hiçbiri güven vermiyor.

    Bu seçimde ne ingilize ne de amerikalıya oy vermeyecem.

    Seçmenler İ..oğlu mitingine gidip dayak yerken i...oğlu kadroları arka kapıdan dolduruyordu.

    Seçmen yediği dayakla kaldı.

    Acı ama gerçek.

    Bakın İ...oğlu döneminde kadrolara doldurulanlara hiçbiri meydanda yok. Çünkü seçmene tezahürat yaptırıp saraçhanede polis dayağı attırırken torpillileri arka kapıdan içeri aldı.

    Ayrıca nagehan gibi gazeteci görünümlü şaibeli tipleri yanında gezdirdi.

    Laz mütayit istemiyoruz. Emlak zengini geçmişte süleymancı ve fetöcü şaibesi var üzerinde.

    Ülkeye hiçbir olumlu katkısı yok. İhale rant üzerinden zengin olmuş hepsi.


  • Mantık Soruları
    Yapma KafaY Yapma Kafa
    Soru & Cevap mantık soruları

    @TENTEN said:

    202 / 404 / 808 / 954 / 9*3

    2 = 0+2
    4=0+4
    8=0+8
    9=5+4
    9=6+3 yanıt 6 interpolasyona gerek yok.

  • Giriş

  • Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

  • Aramak için giriş yapın veya kaydolun
  • İlk ileti
    Son ileti
0
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Popüler
  • Dünya
  • Kategoriler
    • All Categories
    • Individual Categories
  • Gruplar
  • Kullanıcılar