Bize tarih diye gösterdikleri yapıların çoğu da feodal düzenin geçmişi. Konaklar yalılar saraylar mansiyonlar şatolar ve müzelerdeki sanat eseri diye gösterilen varlıkların hepsi feodal düzenin geçmişine ait.
Halkın ürettiği ama asla kullanamadığı şeyleri bize sanat ve tarih diyerek yutturuyorlar. Ve günümüzde bile onları koruyup yaşatmak için para ve emek harcıyoruz.
Bir kale cami yada şatonun tamiratı tadilatı için harcanan milyon dolarlar bizim cebimizden çıkarken vatandaş akan çatısını tamir etirmek için kara kara düşünüyor ve sonunda yine bankaya köle oluyor.
Mezarlıklarına varana kadar bize korutup baktırıyorlar.
Bu çok eski bir tartışma, hatta Fransız Devrimi'nde baya kanlı bir tartışma.
1789'da halk Versailles'a girince aynı cümleyi kurdu: "Biz açken bunlar altın tabaklarda yemek yemiş, bu sarayları niye koruyalım, yıkalım."
İki görüş çıktı o zaman:
1. görüş: Bu yapılar zulmün eseri. Köylü taş taşımış, vergisini vermiş, ağa yalı yapmış, paşa konak yapmış. Şimdi onu korumak için yine köylünün vergisini harcamak, ikinci kez soygun. Bırak yıkılsın, malzemesiyle halka ev yap.
2. Karşı görüş: O konağı yapan da, o çiniyi yapan da, o sütunu oyan da halk. Ağa sadece "benim" demiş. Eserin işçiliği, bilgisi halka ait. Yıkarsan, ağanın günahını cezalandırmak için ustanın emeğini silmiş olursun.
Bugün de aynı ikilem var.
"kale, cami, şato tamiratına milyon dolar gidiyor, adam kendi çatısını yaptıramıyor" demen ekonomik olarak doğru. Kültür Bakanlığı bütçesi, Vakıflar bütçesi doğrudan vergiden gidiyor.
Ama işin diğer tarafı da var: O kale, o yalı bugün turist getiriyorsa, o turist lokantacının, taksicinin, otelcinin cebine para bırakıyor. Yani bir kısmı geri dönüyor. En azından teoride böyle olması gerekiyor.
Sorun şurada başlıyor Gelir geri dönmüyor, yine aynı yerde toplanıyorsa. Yani kale için harcanan parayı halk veriyor, kaleden kazanılan parayı yine yalı sahibi, otel zinciri alıyorsa, o zaman 1. Görüş doğru oluyor, mezarlığına kadar bize baktırmış oluyorlar.
O yüzden mesele "tarihi koruyalım mı, yıkalım mı" değil, "korumanın maliyeti kime, geliri kime" meselesi.
Ama 1. Görüş daha haklı çünkü vatandaş şunu görüyor: Benim dedem o konağın harcını karmış, ben bugün o konağın biletini alacak parayı bulamıyorum, ama vergimle onun çatısı tamir ediliyor.
Bu adaletsizlik hissi gerçek.
Tatilde gidip o konakta o şatoda kahvaltımı yapamıyorum yine aynı feodal düzene hizmet ediyor.
İşte tam o nokta.
O konak eskiden ağanın oturduğu yerdi, sen kapısından giremiyordun. Şimdi restore edildi, butik otel oldu, müze oldu, kahvaltı 2500 lira. Yine kapısından giremiyorsun.
Sadece kapıdaki bekçi değişti. Eskiden bekçiye ağa "köylüyü sokma" diyordu, şimdi kasa "hesabı ödeyemeyeni sokma" diyor. Sonuç aynı, sen dışarıdasın.
- Halkın sırtından yapılıyor
- Halkın vergisiyle restore ediliyor
- Sonra halka değil, parası olana satılıyor
Karadeniz'de yayla evi, İstanbul'da Boğaz yalısı, Hatay'da eski konak, hepsinde aynı film. Önce "koruma kurulu" geliyor, vatandaşa "çivi çakamazsın, burası sit alanı" diyor. Vatandaş evi çürüyünce satmak zorunda kalıyor. Sonra büyük para geliyor, aynı eve çivi değil, jakuzi çakıyor, izin çıkıyor, otel oluyor.
Sen de tatilde gidip bakıyorsun, eskiden dedenin taşını taşıdığı duvara şimdi "brunch + fotoğraf paketi" yazmışlar.
Asıl soru şu olmalı: O konakta kahvaltıyı kim yapabilmeli? Sadece parası olan mı, yoksa o taşı taşıyanın torunu da mı?