Herhangi bir yazı yazarken hangi bağlacı/bağlaçları en çok kullanıyorsunuz?
Hangisi sizin favoriniz?
Bana sorarsanız, "ancak" müptelasıyım, diyebilirim. 
World
Topics from outside of this forum. Views and opinions represented here may not reflect those of this forum and its members.
-
Stay tuned here to hear more about new releases and features of NodeBB!
-
⚠️ Admin Note: This is a personal blog community, only the blog author may post in this community.
Random thoughts related to programming
Credits
Icon created on Craiyon
A world of content at your fingertips…
Think of this as your global discovery feed. It brings together interesting discussions from across the web and other communities, all in one place.
While you can browse what's trending now, the best way to use this feed is to make it your own. By creating an account, you can follow specific creators and topics to filter out the noise and see only what matters to you.
Ready to dive in? Create an account to start following others, get notified when people reply to you, and save your favorite finds.
Kayıt Ol Giriş-
Asırlardan beri sürekli ortaya çıkan tartışmaların, savaşların bir çok sebebi dünya çapında bir hayli yaygın olan önyargılara dayanır. Bunun neticesinde düşmanlığın her türlüsü (Yabancı, Yahudi, Kadın, Cinsiyet, Batı, İslam) hortlamıştır. Önyargılar cahillikten, bilgisizlikten ve hastalıklı ideolojilerden beslenir. Bunlar varolduğu müddetçe toplumsal barıştan söz etmek mümkün değil.
-
@Sputnik , evet. Kendi halinde olanlar çoğunlukta ve bunlardan zarar gelmez. Diğer yandan dinsel fanatiklik (nam-ı diğer köktendincilik) dediğin gibi elbette başkaları için hayati tehlike arzeden bir durum. Çünkü bunlar kendinden olmayanların hayat tarzına bile karışmaktan geri durmazlar. Fikir özgürlüğüne düşmanlar. Bunun tipik örneklerini Afganistan, Pakistan, İran, Suudi Arabistan vb. gibi İsam ülkelerinde görmek mümkün. -
Üç Maymun hikayesinin kökenleri, Japon kültürüne ve Budizm inancına dayanmaktadır. Bu figürler, ilk olarak 17. yüzyılda Japonya'da Tokugawa döneminde, Nikko Toshogu Tapınağı'ndaki ahşap oymalar arasında görülmüştür. Japonca isimleri Mizaru, Kikazaru, İwazaru olan bu üç maymun, bilge maymunlardır ve Budizm inancında da bu üç maymun "iyi bir insan" olabilmek için yapılması gerekenleri göstermektedir. İki eliyle gözünü kapatan maymun Mizaru, kötü gözle bakmamayı, kulaklarını kapatan Kikazaru'nun mesajı, kötüyü dinlememeyi, ağzını kapatan İwazaru, kötü söz söylememeyi öğütler.
Kültürel etkilerine gelince, Üç Maymun sembolü, zamanla farklı anlamlar kazanmıştır. Japonya'da erdemli bir yaşamı temsil ederken, Batı kültüründe genellikle "görmedim, duymadım, bilmiyorum" şeklinde, sorunlardan kaçınma veya sorumluluk almama anlamında kullanılmıştır. Türkiye'de ise "Üç maymunu oynamak" deyimi, gerçekleri görmezden gelme veya sessiz kalma anlamında yaygınlaşmıştır.
Bu figürler, farklı kültürlerde değişik yorumlar kazansa da, özünde insanlara erdemli bir yaşam sürdürmeyi ve kötülüklerden uzak durmayı hatırlatır. Bu semboller, hem bireysel hem de toplumsal değerlerin korunmasında önemli bir rol oynar. Hayatımızdan kötülükleri çıkarmak imkansız. İyiler ve iyilikler kadar bunlarda hayatın bir parçası. Hikayedeki erdemli üç maymun gibi kimseye kötü gözle bakılmadığı, sizi kötü hissettirecek negatif konuşmaların duyulmadığı, insanlar hakkında kötü konuşulmayan bir hayata kolayca kavuşabilmek dileğiyle…
Kaynak: Derleme.

-
NOT: Bu yöntem bilimsel olarak kanıtlanmamıştır. Bu yüzden konuyu Şifa teknikleri bölümüne açtım.
Bates Göz Egzersizleri, Amerikalı göz doktoru William Horatio Bates tarafından geliştirilen ve görme sorunlarını iyileştirmeyi amaçlayan bir dizi egzersiz ve tekniktir. Bates Yöntemi, görme sorunlarının çoğunun göz kaslarının gerginliğinden kaynaklandığı ve bu gerginliğin egzersizlerle giderilebileceği fikrine dayanır.
Bates Göz Egzersizleri Ne İşe Yarar?
Bates Yöntemi'ne göre, bu egzersizler şunlara yardımcı olabilir:
- Miyopluk (uzağı görememe)
- Hipermetropluk (yakını görememe)
- Astigmatizma
- Presbiyopi (yaşa bağlı görme bozukluğu)
- Göz yorgunluğu ve gerginliği
Bates Göz Egzersizleri Nasıl Yapılır?
Bates Yöntemi, çeşitli egzersiz ve teknikleri içerir. İşte bazı örnekler:
- Avuçlama (Palming):
- Ellerinizi gözlerinizin üzerine kapatarak gözlerinizi 5-10 dakika dinlendirin. Bu, göz kaslarını gevşetmeye ve zihni sakinleştirmeye yardımcı olur.
- Güneşlenme (Sunning):
- Gözler kapalıyken yüzünüzü güneşe doğru çevirin ve başınızı yavaşça sağa sola hareket ettirin. Bu, gözlere doğal ışık aldırarak görme fonksiyonlarını iyileştirmeyi amaçlar. (Dikkat: Doğrudan güneş ışığına bakmaktan kaçının.)
- Göz Kırpma (Blinking):
- Gözlerinizi sık sık kırparak göz kuruluğunu önleyin ve göz kaslarını rahatlatın.
- Göz Hareketleri (Eye Movements):
- Gözlerinizi yukarı, aşağı, sağa, sola ve dairesel hareketlerle hareket ettirerek göz kaslarını güçlendirin.
- Odaklanma Egzersizleri (Focusing Exercises):
- Farklı mesafelerdeki nesnelere odaklanarak gözlerinizi farklı mesafelere odaklanmaya alıştırın.
Önemli Notlar:
- Bates Yöntemi'nin etkinliği konusunda bilimsel kanıtlar sınırlıdır ve bu yöntem geleneksel tıpta yaygın olarak kabul görmemektedir.
- Göz sağlığınızla ilgili herhangi bir sorun yaşıyorsanız, mutlaka bir göz doktoruna danışın.
- Göz egzersizleri gözlük veya lens kullanımına alternatif bir yöntem değildir. Doktorunuzun önerdiği tedavi yöntemlerine uymanız önemlidir.
-
Tanım: Dünya Sağlık Örgütü (World Health Organization-WHO)’ne göre cinsel istismar (Cİ) bir çocuğun, tam olarak kavrayamadığı ve aydınlatılmış onamının olamadığı, gelişimsel olarak hazır olmadığı ve rıza veremeyecek durumda olduğu veya kanunları veya toplumun sosyal tabularını ihlal eden cinsel aktiviteye dâhil edilmesidir.
Çocukluk Çağı Travmaları ve Suç İlişkisi
Çocukluk döneminde yaşanan Cİ, yetişkin ruh sağlığı üzerinde önemli etkilere sahiptir. İncelenen çalışmalara göre bu olgu uzun süreli travmatik etkilere sebep olmaktadır. Bu bireyler yetişkin yaşamında TSSB, anksiyete ve depresyon, suçluluk ve utanç duygusu, kişilik bozukluğu gösterme, madde kullanımına, intihara ve kendine zarar vermeye ve suça eğilim gösterme, cinsel sorunlar, kişilerarası ilişkilerle ilgili sorunlar ve sağlık sorunları yaşama, yetişkin rollerinde başarısızlık gösterme gibi sorunlar yaşamaktadır. İlaveten yetişkin yaşamında eş tarafından uygulanan şiddete maruz kalma veya eşe şiddet uygulama, yetişkinlik döneminde CSMB gibi sorunları sıklıkla yaşamaktadırlar.
-
DENİZ GİBİ/Nejdet Evren
“Keşke insanlar da yunuslar kadar iyi olsaydı. “ (1)
Geçimini denizden sağlayan ana/ataları mübadil bir balıkçı, rutin avlanmayı sürdürürken deniz canlılar ile insanlarla bile kuramadığı bir bağlantı, bir iletişim kurar ve bu iletişim tek-yönlü olmayacaktır. Aynı denizin iki canlısı avlayan ve avlanan karşılıklı duruşurlar, ikisinin de yek-diğerine saygı ve ilgileri var. Avcı sadece günlük gereksinimi kadar avlanır; bunu yapmak zorunda olduğunun bilincindedir. “Ne kadar tüketirsen o kadar yaşamış olursun” şeklinde formüle edilen tüketim toplumu insan modelinden çok uzaktadır. Avlanan da bunun farkındadır. Karşılıklı olarak birbirlerini izler, gözetir, nerede ve ne zaman olacaklarını bilirler. Karşılıklı bir dengedir yaşadıkları ve ayrıca yek-diğerine verdikleri bir değerdir de...Engin denizlerde sadece avlanan canlılar yaşamamaktadır; bir çok canlı türüne deniz ev sahipliği yapar. Yunus balıkları bunlar içinde en özel olanlardır. Bu ev sakin olduğu kadar hırçın ve dalgalı bir evdir. Sakinliği ve hırçınlığı ev sahipliği yaptığı canlılara hiçbir zarar vermez; tüm hıncı kendini kirletmek isteyenlere karşıdır. Gün olur fırtınalar koparır, hırçın ve azgın dalgalarıyla üstünde ne varsa savurur, ala-bora eder, dinginleşene dek her şeyi yutmuş olur.
İnsanlar kendi coğrafyalarında, ana-yurtlarında kendi aralarında barışık yaşarlarken emperyal güçlerin kavgalarının tam ortasında bulurlar kendilerini; coğrafyaları yaşanılacak yer olmaktan çıktığında ise “göç yolları” kapılarını çalmış demektir. Tüm varlıklarını geride bırakıp, bir soluk alabilmek ve çocuklarını yarınlara taşıyabilmek adına “göç yolları”nı mülteci denilen insanların ayak sesleri ile inletmeye başlarlar. Hayatı yaşanılmaz kılanların bir de sözüm ona çözüm üreten postuna bürünmeleri ise tam bir ironi olsa gerek. Hırçın denizin yaşla kuruyu, iyi ile kötüyü, suçlu ile masumu ayırt etmesi elbette beklenemez; güvenliği hiç olmayan botlara çok sayıda masum insanın yüklendiğinden habersizce dalgalarını büyütür, bir ana henüz doğurduğu bebeğini küçük bir bota bağlayarak denize teslim eder. “Baba yunus...” (2) karanlık gecede tüm olanları izlemektedir ve masum bebeği denizin ortasından uzaklaştırarak yer ve zamanını bildiği, kendince ayrı bir yere koyduğu “balıkçı” avcıya teslim eder. Göçmen teknesi ala-bora olmuş, içindekilerden bir can, henüz yeni doğmuş bir can anasının son hamlesi, yunus balığının müdahalesi ve bir “balıkçı”nın çabasıyla kurtarılmış iken bunun üzerinden dedikodu yapanlar, çekiştirenler, hesap sorarcasına sorgulayanlar ve kaynayan kazan...”...uyurken kimseden zarar gelmezdi ama uyanıkken insanların şeytandan bir farkı yoktu. Nedense herkes birbirinin açığını arardı, hep tanıdıkları insanları konuşurlardı...” (3)
Elleri tuz ve güneşten kavrulmuş, baba mesleğini sürdüren ve yaşadığı toplumla birebir örtüşmeyen, olanaksızlıktan entelektüel birikim edinememiş, kariyeri olmayan balıkçı bir emektar. Yaşadığı zaman dilimindeki toplumunun içinde olduğundan fazla dışında, farklı bir dünya görüşü ile hayata yaklaşan üreten ve paylaşan, koruyan ve değer veren bir kimlik. Kısacası sıradan olmayan bir balıkçı. Denizde yitip giden çocuğuna Deniz adını vermiş. “Baba yunusun hediyesi” dediği çocuğa da Deniz demiş. Deniz onun geçim kaynağı, tüm yaşamını idame ettirdiği eşsiz bir yer ve iki çocuk ve aynı isimler; üç deniz bir araya gelmiş gibi duruyorlar. Bu üç deniz bir araya gelinde çağrışıma neden oluyor; Nihat Behram’ın “Darağacında Üç Fidan” olarak tanımladığı Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan...Keşke insanlar da Deniz gibi olsalardı...Aynı yurdu paylaştıkları halde bir diğerine tamamen yabancı olan kitleler, bir yandan keyfi yaşamlar öte yandan yaşam mücadelesi arasında kapanmaz uçurumlar açılır. Sanki gün yüzüne çıkmayacakmış gibi dalgalar altında çarpık ilişkiler yaşanır durur. Hepsinin temelinde sınıfsal bir çatışma vardır. “...konfora alıştırdıkları gövdelerini fazla beslemekten orta yaşa geldiklerinde hatları yuvarlaklaşmış şehir adamlarına...” (4) ne demeli? Filozofun dediği gibi “ hiç bir şey yoktan var olamayacağına göre her zenginlik bir yoksullaşmanın karşılığında elde edilir”. Ekolojik kırım da böyle değil midir? Yeryüzü ve altındaki kaynaklar küçük bir azınlığın zenginleşmesi uğruna dengesizce tüketilmekte, yaşanabilir bir dünya çoraklığa sürüklenirken yeni istihdam olanakları vaadiyle ve süslü sözcüklerle “sürdürülebilir ekonomi”den söz edilmektedir. Mülkiyet ilişki kalıpları değişmediği sürece istihdam biçimi/lerinin bir kıymeti harbiyesi olabilir mi ki?
Yurdundan edinilme biçimlerinden mübadele ve mülteci arasındaki keskin bir ayrım vardır; temelinde sınıflar arası hatları çizilmemiş/belirgin olmayan bir çatışma vardır. Korona virüsünü geride bırakan “liberal virüs” dünyadaki tüm üretim kaynaklarına en ucuz harcama ile el-koymak adına çekinmeden ve hiçbir kaygı taşımadan militarist müdahaleyi kendine bir hak görmekte ve bunu yaparken sözde geri kalmış toplumlara demokrasi götürdüğü savı ile insanları yerinden yurdundan etmektedir. Mülteci denilen yaşanılan dramatik sürecin her geçen gün artma eğiliminde olması müdahalelerin de fütursuzlaştığını göstermektedir. Mübadele edilen halklar iki devlet arasındaki anlaşma çerçevesinde yurtlarından koparılıp başka bir yurda göçe zorlandıklarında yaşadıkları kayıplar “göç yolları”na zorlanan mültecilere göre en azından başka bir yurdun kapılarının açık olması nedeniyle daha avantajlı sayılmalıdırlar; zira mültecilerin ne gidebilecekleri bir yurt ne de kendilerini sığınmacı olarak kabul edecek bir yurtları “göç yolculuğu” na başladıklarında yoktur ve endişe verici bir şekilde belirsizdir. Mübadil ve mülteci olan için hayat bıçakla ve bir anda ikiye ayrılmış gibi geçmişi geleceğinden kopartılmış bir belirsizliği yaşamak zorunda bırakılmış olmayı ifade eder. Bunu yerleşik olan hiçbir insanın sindirmesi, kabul etmesi mümkün değildir. “Kim derdi ki – ayrıca dese de kim inanırdı böyle bir saçmalığa – bir sabah jandarmalar gelecek, bu köyün deniz gibi, toprak gibi kaç asırlık zeytin ağaçları gibi ayrılmaz parçası olan, başka bir yeri görmemiş, bilmemiş yerli komşularını toplayarak götürecek, kayıklara bindirip kendilerine yabancı , dilini bile bilmedikleri bir ülkeye yollayacak.” (5)
Balıkçının bilipte müdahale edemediği bir dünyada paylaşım savaşları yaşanmaktaydı; önce her şey karmaşık hale getiriliyor, bir kaos ortamı yaratılıyor ve daha sonra da temcit pilavı gibi sözde çözümler sunulan sür-git savaşlar...Böyle zamanlarda demagoglar da noksan olmuyor ki; “...karmaşık ve müphem bir dünyayı, aşırı gelişmiş sezgileri ve kaygılarıyla anlamlandırmaya çalışan insanların...”(6) Aslında ne hayat ne de yaşanılanlar karmaşık değildir; insanlar hem hayatı hem de yaşanılanları karmaşık hale getiriyor ve çoğu kez hayatı yaşanılmaz kılıyorlar. Sınıf bilinci/bilincinde olmak sınıfın gerçeği kadar değerli bir aşama olmalı. Bir balıkçının nasır tutan elleri, güneşten kavrulan bedeni, günü-birlik tok karına yaşadığı hayatı bu bilince sahip entelektüel düşünürün gün-yüzüne çıkarmasını bekler; o, tek-düze hayatını sürdürürken...
İnsan sosyal bir varlık olduğu için her zaman ve nerede olursa olsun bir yoldaş, bir arkadaş, iletişim kurabildiği bir canlı yanında olsun ister. Bunun için hem-cinsin arayışını da yeri geldiğinde bırakabilir. Bir çok insan türdeşleri ile bir şekilde iletişimi koptuğunda diğer canlı türleri ile iletişime geçmiştir. Bunu yaparken çoğunlukla evcilleştirebildiği hayvanları tercih eder ve onlara mutlaka bir isim verir. Yabanıl olanları isimlendirmeyi çoğunlukla düşünmez. Burada da bir aidiyet bağı, bir mülkiyet ilişkisi olduğu söylenebilir. Mülk edindiğini isimlendirirken, mülk edinemediğini/edinmediğini isimlendirmez. Kendi özgürlüğüne oldukça düşkün olan insanın diğer canlılar söz konusu olduğunda duyarsızlığı aşikardır. “ Kedileri, köpeklerin adı vardı da zavallı balıkların niye olmasındı?” (7)Kimileri doğal kaynakları üretimin hizmetinde ham-madde olarak değerlendirirken kimi küçük bir azınlık ise en düşük maliyet ile en yüksek karı elde etmeye yarayan maddeler olarak görür; ilk kategoridekiler üretici, paylaşımcı ve ekolojiye saygılı iken ikinciler tüketici, sömürücü ve ekolojiyi tahrip edenlerdir. İlki an olanı ve geleceği düşünürken diğeri salt kar etmeyi düşünür ve üstelik bu tahribatını gizlemek içim sürdürülebilir ekonomi gibi kavramlarla kafa karışıklığına da neden olabilir. Talan zihniyetinin ekonomisi sürdürülebilir değildir. Ekolojik kıyımın yaşanabilir dünya üzerinde yarattığı yıkım/tahribat kitlesel insan katliamlarının adeta bir ön-hazırlığı gibidir; Bu yıkımların dünyadaki tüm canlıların varlıklarını sürdürebilmelerini tehdit ettiği açıkça görünmezler. İnsan en küçük ölçekteki katliamı engelleyemiyorsa, her ne sebeple olursa olsun toplumsal-ekonomik-politiğini yeniden şekillendiremiyorsa bu yıkımları izlemekten başka bir şey yapmıyor demektir. “Demek ki buraların ormanını kesip pıtrak gibi yazlık siteleri yapan , otel diken, denizi dolduran, tepelerde maden arayan , dağları yaralayan şehirliler , denizimizi de elimizden alıyor diye düşündüler.” (8)
Sınıf dahi sayılmayan tarihin ilk sömürülen öznesi kadınlar her zaman üretmiş, taneli bitkileri kültüre katarak toplumsal yapıyı adeta al-aşağı etmişlerdir; geçmiş mitolojide üretimin/doğurganlığın/bereketin tanrıçası olarak kutsanırken sınıflı topuma geçiş ile birlikte küçümsenmiş, baskılanmış ve sömürülmüştür. Sümer’lerin “Gıgameş Destanı”nda yarı-tanrı erk-egemenin süreci nasıl kendi lehine çevirdiği mitolojik olarak anlatılmıştır. Tüm tarihsel sürecine rağmen kadın üretici olma vasfını hiç yitirmemiş, arka plandaki toplumsal yerini her daim koruyabilmiştir; “”..biz kadınların işi ne, sizi de böyle idare ediyoruz işte, her kadın doğuştan bilir bunu.”” (9) Doğurganlığın kadın üzerinde yarattığı olumlu etkiler erkekler tarafından hiçbir zaman tam olarak anlaşılamaz, ana-yüreği dedikleri olgunun kadının yapıcılığı üzerindeki etkisi erkeğin öfkesi, şiddeti, yıkıcılığı karşısında toplumsal doku için bir zenginlik olarak görülmelidir. “Erkeklerin çocuksu zayıflığına karşı, hayatı devam ettiren kadın iradesiydi bu. Karşı cinste benzerine pek rastlanmazdı.” (10)
Ve sonuç Olarak;
Keşke insanlar da Deniz gibi olsalardı!Nejdet Evren
Akarca/Kasım-Aralık 2024,
Kimi-zamanlarEsin Kitabın Künyesi:
Balıkçı ve Oğlu, Zülfü Livaneli, İnkılâp Kitabevi Yayın Sanayi ve Ticaret A.Ş. İstanbul, 2024, 140 sayfa(1) Age, S:60
(2) Age, S:60
(3) Age, S:76
(4) Age, S:7
(5) Age, S:39
(6) Age, S:8
(7) Age, S:13
(8) Age, S:16
(9) Age, S:73
(10)Age, S:111-112
-
"Bilişsel uyumsuzluk", "bilişsel kopukluk" veya "bilişsel çelişki" (İng: "cognitive dissonance"), birbiriyle çelişen iki inanç, düşünce veya davranışa sahip olmanın yarattığı zihinsel çatışma ve bu çatışmadan doğan psikolojik stres durumudur.
Bilişsel Çelişki Teorisi'ne göre insanlar, çelişkili davranış ve düşünceler arasında bir tutarlılık arama veya tutarlılık yaratma eğilimindedirler. Bu tutarlılık bulunamadığında veya yaratılamadığında psikolojik stres artar ve daha da rahatsız edici boyutlara ulaşır.
Normalde bu tür bir çelişki hâlinde rasyonel olan, söz konusu çelişki ortadan kalkana dek, çelişkili inanç, düşünce ve davranışlardan biri, ikisi veya hepsinden kurtulmaktır. Ancak çoğu durumda insanlar, çelişkili inanç ve davranışlardan vazgeçmek yerine; söz konusu çatışmayı reddetmek, çelişkiye rağmen haklı çıkmak adına yeni (ve çoğu durumda uydurma) açıklamalar getirmek veya halihazırda tutarlı olduğuna inandığı inançlarıyla çelişen yeni bilgilerden kaçınmak gibi irrasyonel davranışlar sergilerler.
Örneğin kişi, derinden bağlı olduğu bir inanca zıt olacak yeni bilgiler edindiğinde veya benlik imajını (veya kimliğini) zedeleyecek şekilde davrandığında ortaya çıkan rahatsızlığı gidermek için kendini motive hissedecektir. Bu çelişki her zaman tam olarak çözülemese de çatışmanın kaynağını görmezden gelmek ve kişinin inanç veya davranışlarını değiştirmesiyle sonuçlanabilir.
Bu konuda yapılan en büyük yanlışlardan biri "bilişsel çelişki" ile "ikiyüzlülüğün" aynı şey olarak düşünülmesidir. Bu iki kavramın birbirinden farklı olduğunu anlamak oldukça önemlidir. İkiyüzlülük, davranış ve düşüncelerin birbiri ile çelişmesine rağmen yapılan gönüllü bir davranıştır ve sonucunda kişide herhangi bir rahatsızlık oluşturmaz. Bunun aksine bilişsel çelişki, çatışmadan kaynaklanan zihinsel çatışma veya rahatsızlık hissini ifade eder. Burada anlaşılması gereken başka bir konu ise, birbirine zıt düşünce veya davranışlara sahip olduğunda ortaya çıkan çelişkinin otomatik olmadığıdır. Kişinin zihinsel bir çatışma veya rahatsızlık yaşayabilmesi için tutarsızlığın farkında olması gerekir.
Bazen içinde bulunulan koşullar, düşüncelerle uyumlu davranışlar sergilemeyi zorlaştırabilir. Bu bakımdan, bilişsel çelişkinin normal bir şey olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bilişsel çelişki her insan aynı derecede yaşanmayabilir. Bazı insanlar tutarsızlığa karşı daha yüksek toleransa sahip olduğu için, diğerlerine göre daha az bilişsel çelişki yaşayabilir. Buna ek olarak, her olay ve durum da benzer yoğunlukta çatışmalar doğurmaz. Bu çelişkinin büyüklüğü olarak bilinen uyumsuzluk derecesini ifade eder. Örneğin daha kişisel olan düşünceler ve insanların derinden bağlı olduğu inançlar daha büyük bir çelişkiye yol açabilir. Bunlara ek olarak birbiriyle çelişen düşünce veya davranışların arasındaki zıtlığın büyüklüğü de daha büyük bir çelişki ile sonuçlanacaktır.
Kaynak: Evrim Ağacı.
-
-
Akademi Sirene Kadınlar Korosu'ndan...
Müziğin İzinde: Notalarla Yolculukİstanbul Deniz Müzesi, Şef Volkan Akkoç yönetiminde Akademi Sirene Kadınlar Korosu’nun "Müziğin İzinde: Notalarla Yolculuk" temasıyla düzenlediği özel bir konsere ev sahipliği yapıyor. Umut, sevgi ve dayanışma ana temalar.
Japonca bir ninninin sakinliği, Bulgarca halk türkülerinin coşkusu, Nordik denizcilerin hikayeleri ve İngilizce romantizmin büyüsü…
Her dilde, her notada yeni bir hikâye dinleyebileceksiniz.Şu an konsere yetişmeye çalışıyorum detayları bilahare paylaşırım

-
@kereste , ben de göremeyeceğim, sorun bu değil, sonraki kuşaklar görecekse tüm yaşanılan olumsuzluklara razıyım...empati yapmak gerçekten kolay olmayan bir duygu ve düşünce yoğunlaşması, bunu herkes yapamıyor...buna rağmen sadece sorgulayıcı olarak olay ve olgulara bakmak asgari çözüm için yeterli olacaktır ve fakat dogmalar, paradigmalar örümcek ağı gibi insan beynini kuşatmış iken bu da mümkün görünmüyor...sürekli sormak, sorgulamak ve şüpheyi uyandırmak nasıl bir yarar sağlıyacak onu da bilemiyorum...umutlu olmak her zaman iyidir... -
Merhaba arkadaslar,
[email protected] mailine sahip olmak istiyorsaniz bilgi gecmeniz yeterli.
Maillerimiz yandex mail sunucusunu kullanmakta olup, tamamiyle guvenilir alt yapiya sahiptir. Emailiniz acildiktan sonra;
Web uzerinden: https://mail.yandex.com.tr/
: Android: https://play.google.com/store/apps/details?id=ru.yandex.mail&hl=tr&gl=US
IOS: https://apps.apple.com/tr/app/yandex-mail/id441785419?l=trgiris saglayabilirsiniz.
-
https://isvicreninsesi.ch/zurihte-bir-litre-su-artik-15-franka-yaklasiyor/
Ortalama 700 lira.

Ben dışarda hiç su içmediğim için bizdeki fiyatlardan haberim yok.
Suudi Arabistan zemzem suyunun yurt dışına satışını yasaklamış. Hacıların yanlarında kişi başına 5L getirme hakkı varmış. Yani Suudi Arabistan´ın dışında satılanlar ya sahte ya da hacıların yanlarında getirmiş olduklarından. Para kazanma hırsı gözlerini karartmış bunların ve din adına insanların sağlığını hiçe sayıyorlar. Bu ilânlara kanıp bu suyu alanlar varsa, bunlar da tam tımarhanelik. Aslında suç duyurusunda bulunmak gerek. -
Bilenler bilir; 1957 yılında uzaya fırlatılan insansız uydu "Sputnik 1" dünyanın yörüngesindeki ilk çöptür aslında. O zamandan beri binlerce uydu gönderildi ve sayıları günden güne artıyor. Uyduları yörüngeye fırlatan roketlerin kalıntıları ve orada kontrolden çıkmış ve çalışamaz durumda olan uydular eninde sonunda sorun çıkaracaklar.
Bu sorun bugüne kadar pek fazla önemsenmedi ancak yörüngede dolaşan serseri atıklar diğer uydulara her an çarpabilir ve büyük hasarlara yol açabilirler.
-
Bazı insanlar çeşitli sebeplerden ötürü kötülüğü temsil eden bir şeyşiz yapamıyorlar. Toplumlarda bu hususun bir hayli yaygın olduğu kanaatindeyim. Mesela kimileri Ermenileri ve Yahudileri, kimileri Şiileri, kimileri batıyı ve kimileri de yakın komşusunu bile düşman bellemiş. Bunların kötü, kalleş olduğuna kendilerinin ise masum olduğuna inananlar var. Bazılarında bu özellik hastalık derecesinde ve bunun neticesinde ırkçılık , aşırı milliyetçilik ve fanatik dindarlık yeşermiş.
İnsanları iyi yola sevketmeyi iddia eden dinler bile kötülüğün kralı olan bir şeytan figürünü yaratmış.
Doğanın bir kanunu olan bencillik insanları teget geçmedi elbette, dolayısıyla savaşlar ve katliyamlar ezelden beri var. Hasılı düşman arayışı insanlık kadar eskidir.
@TENTEN, içinde söyledi: Paranoyaklık Savaşların hepsi ekonomik sebeplerden çıkıyor. Marksist değilim ama Marksist açıklamayı bildiğim kadarıyla yazayım. Daha iyi bilenler varsa hatalı noktayı düzeltebilirler. Temelde ekonomik sebeplerden gibi görünüyor evet ama daha derine indiğimizde sınıf çatışması olduğu apaçık. İçerdeki üst sınıf(sermaye, aristokratlar, vb.) zenginliklerini kaybetmemek yani alt sınıfla çatışmamak için başka toplulukların ekonomilerini yağmalamak istiyorlar. Savaşlar bu yüzden çıkıyor. Zaten bu başka ekonomileri yağmalama işini başaramadıklarında devrim oluyor. Kısaca üst sınıfın üst sınıf olarak kalabilmesi için savaş gerek. Yoksa devrim olur. https://tr.wikipedia.org/wiki/Sınıf_mücadelesi -
"Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa, tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve âlîl bir kimse gibidir. Hatta kasdettiğim mânâyı bu söz de ifadeye kâfi değildir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur.”
Mustafa Kemal ATATÜRK.
-
Duygudurum bozukluğu, bireyin duygusal durumunu uzun süreli ve belirgin şekilde etkileyen psikiyatrik bir rahatsızlık grubudur. Normalde insanlar gün içinde farklı olaylara bağlı olarak mutluluk, üzüntü, öfke veya kaygı gibi çeşitli duygular hissedebilirler. Ancak, duygudurum bozukluğu yaşayan bireylerde bu duygular aşırı uçlarda yaşanır ve günlük yaşamlarını, işlevselliğini, ilişkilerini ve genel ruh halini ciddi şekilde etkileyebilir. Bu rahatsızlıklar genellikle genetik, biyolojik, çevresel ve psikososyal faktörlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkar. Beyindeki serotonin, dopamin ve norepinefrin gibi nörotransmitterlerin düzensizliği duygudurum bozukluklarının temel nedenlerinden biri olarak görülmektedir. Ayrıca, stres, travmatik olaylar, çocukluk dönemindeki ihmal veya istismar gibi psikolojik faktörler de hastalığın gelişiminde etkili olabilir.
Duygudurum bozuklukları genellikle iki ana kategoriye ayrılır: depresif bozukluklar ve bipolar bozukluklar. Depresif bozukluklar arasında en yaygın olanı majör depresif bozukluk olup, bireyde uzun süreli umutsuzluk, mutsuzluk, enerji kaybı, ilgi ve zevk kaybı gibi belirtiler görülür. Depresyon sürecinde kişi uyku ve iştah düzensizlikleri, sosyal hayattan çekilme, aşırı yorgunluk ve değersizlik hissi gibi semptomlar yaşayabilir. Bazı hastalar için bu durum hafif düzeyde seyrederken, bazıları için hayatı tehdit edebilecek seviyeye ulaşabilir ve intihar düşünceleri ortaya çıkabilir. Diğer depresif bozukluklardan biri olan distimi (kalıcı depresif bozukluk) ise, depresyonun daha hafif ancak kronik bir versiyonudur ve belirtiler genellikle en az iki yıl boyunca devam eder.
Duygudurum Bozukluğu Çeşitleri Nelerdir?
Duygudurum bozuklukları, bireyin ruh halinin aşırı derecede değişmesi, uzun süreli mutsuzluk veya aşırı coşku gibi uç noktalarda dalgalanması ile karakterize edilen psikiyatrik rahatsızlıklardır. Bu bozukluklar kişinin günlük yaşamını, sosyal ilişkilerini ve iş hayatını olumsuz etkileyebilir. Duygudurum bozuklukları, genellikle depresif bozukluklar ve bipolar bozukluklar olmak üzere iki ana kategoriye ayrılır, ancak bazı alt türler de bulunmaktadır.1. Depresif Bozukluklar: Bu gruptaki rahatsızlıklar, uzun süreli mutsuzluk, enerji düşüklüğü ve ilgi kaybı gibi belirtilerle kendini gösterir.
1.1.Majör Depresif Bozukluk (Klinik Depresyon)
Majör depresif bozukluk, kişinin en az iki hafta boyunca sürekli depresif ruh hali içinde olması, günlük aktivitelerden zevk alamaması ve genel bir çökkünlük hissi yaşaması ile karakterizedir. Uyku bozuklukları, iştah değişiklikleri, odaklanma sorunları, yorgunluk, umutsuzluk hissi ve bazen intihar düşünceleri gibi belirtiler görülür. Tedavi edilmezse kronikleşebilir ve bireyin yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilir.
1.2. Kalıcı Depresif Bozukluk (Distimi)
Distimi, majör depresyona göre daha hafif, ancak daha uzun süreli bir depresif durumdur. Belirtiler en az iki yıl boyunca devam eder ve kişinin hayatı boyunca sürebilir. Hastalar genellikle enerji eksikliği, özgüven düşüklüğü, ilgi kaybı ve genel mutsuzluk hali yaşarlar.
1.3. Mevsimsel Duygudurum Bozukluğu (Mevsimsel Depresyon)
Mevsimsel duygudurum bozukluğu, özellikle kış aylarında güneş ışığının azalmasıyla ortaya çıkan bir depresyon türüdür. Bireylerde enerji düşüklüğü, aşırı uyku hali, iştah artışı, kilo alımı ve sosyal geri çekilme gibi belirtiler görülür. Genellikle ilkbahar veya yaz aylarında belirtiler azalır.
1.4. Doğum Sonrası Depresyonu (Postpartum Depresyon)
Doğum yapan kadınlarda, hormonal değişiklikler ve psikolojik faktörlerin etkisiyle doğumdan sonraki birkaç hafta veya ay içinde ortaya çıkan depresyon türüdür. Aşırı üzüntü, endişe, sinirlilik, bebeğe karşı ilgisizlik, yetersizlik hissi ve ağır vakalarda intihar düşünceleri gibi belirtiler görülebilir.
2. Bipolar Bozukluklar (İki Uçlu Duygudurum Bozukluğu)
Bipolar bozukluk, kişinin aşırı neşeli ve enerjik (mani) dönemler ile çökkün ve mutsuz (depresyon) dönemler arasında gidip geldiği bir hastalıktır.
2.1. Bipolar I Bozukluk
Bipolar I bozukluk, en az bir kez şiddetli mani atağı yaşayan bireylerde teşhis edilir. Manik dönemde kişi aşırı enerjik, hızlı konuşan, az uyuyan, aşırı özgüvenli ve riskli kararlar alan bir ruh haline girer. Bu dönemi depresif ataklar takip edebilir. Bazı durumlarda psikotik belirtiler (gerçeklikten kopma, sanrılar) de görülebilir.
2.2. Bipolar II Bozukluk
Bipolar II bozuklukta mani yerine daha hafif seyreden hipomani atakları görülür. Hipomani döneminde kişi kendini enerjik ve üretken hisseder, ancak Bipolar I'deki mani kadar aşırı ve yıkıcı değildir. Bu hastalıkta depresyon atakları daha belirgin ve uzun sürelidir.
2.3. Siklotimik Bozukluk (Siklotimi)
Siklotimik bozukluk, bipolar bozukluğun daha hafif bir formu olarak kabul edilir. Hastada hipomani ve hafif depresyon arasında dalgalanan ruh halleri görülür, ancak belirtiler klasik bipolar bozukluk kadar şiddetli değildir. İki yıl veya daha uzun süre devam eden hafif duygu değişimleriyle kendini gösterir.
3. Diğer Duygudurum Bozuklukları
Bunlar depresif ve bipolar bozukluklardan farklı olarak, belirli sebeplere bağlı gelişen ve genellikle tıbbi veya çevresel etkenlerden kaynaklanan rahatsızlıklardır.
3.1. Tıbbi Duruma Bağlı Duygudurum Bozukluğu
Bazı fiziksel hastalıklar (örneğin hipotiroidi, nörolojik hastalıklar, kronik ağrılar) nedeniyle bireylerde depresyon veya mani belirtileri gelişebilir.
3.2. Madde Kullanımına Bağlı Duygudurum Bozukluğu
Alkol, uyuşturucu veya bazı ilaçların kullanımı veya bırakılması sonucunda ortaya çıkan duygudurum dalgalanmalarıdır. Bu tür bozukluklar, maddenin etkisiyle ortaya çıkabilir veya maddenin uzun süreli kullanımına bağlı olarak beyin kimyasındaki değişikliklerden kaynaklanabilir.
Duygudurum Bozukluklarının Nedenleri ve Risk Faktörleri
Duygudurum bozukluklarının ortaya çıkmasında birçok farklı faktör rol oynar:
Genetik Faktörler: Ailede duygudurum bozukluğu öyküsü varsa, bireyin bu rahatsızlığa yakalanma riski artar.
Beyin Kimyasındaki Dengesizlikler: Serotonin, dopamin ve norepinefrin gibi nörotransmitterlerin düzensiz çalışması, ruh hali dalgalanmalarına neden olabilir.
Travmatik Yaşam Olayları: Çocukluk döneminde yaşanan istismar, ihmal, travmatik kayıplar veya şiddetli stres, hastalığın gelişiminde önemli bir faktördür.
Tıbbi Hastalıklar ve İlaçlar: Kronik hastalıklar, hormonal bozukluklar veya bazı ilaçların yan etkileri duygudurum bozukluklarını tetikleyebilir.
Madde Kullanımı: Alkol ve uyuşturucu gibi maddeler duygudurum dalgalanmalarına yol açabilir veya var olan belirtileri şiddetlendirebilir.
Duygudurum bozuklukları, bireyin ruh halini aşırı uçlara taşıyan ve yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyen rahatsızlıklardır. Erken teşhis ve tedavi ile bu hastalıklar yönetilebilir ve bireyler sağlıklı bir yaşam sürdürebilir. Eğer uzun süreli ruh hali değişimleri, depresyon veya aşırı enerjik hissetme gibi belirtiler yaşıyorsanız, bir ruh sağlığı uzmanına danışmanız önemlidir.
Duygudurum Bozukluğu Nasıl Tedavi Edilir?
Duygudurum bozukluğu tedavisi, bireyin yaşadığı belirtilerin türüne, şiddetine ve kişisel sağlık geçmişine bağlı olarak değişiklik gösterir. Tedavi süreci genellikle ilaç tedavisi, psikoterapi ve yaşam tarzı değişikliklerinin bir kombinasyonunu içerir. İlaç tedavisi, depresyon veya bipolar bozukluk gibi hastalıklarda antidepresanlar, duygudurum dengeleyiciler ve antipsikotik ilaçlar ile kimyasal dengesizlikleri düzenlemeye yardımcı olur. Psikoterapi (konuşma terapisi), bireyin olumsuz düşünce kalıplarını değiştirmesine, stresle başa çıkmasına ve duygu durumunu yönetmesine destek sağlar. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve destekleyici psikoterapiler, özellikle depresyon ve bipolar bozukluk tedavisinde etkili yöntemlerdir.Yaşam tarzı değişiklikleri, düzenli egzersiz yapmak, dengeli beslenmek, yeterli uyku almak ve stres yönetimi tekniklerini uygulamak gibi faktörleri içerir. Sosyal destek almak, alkol ve madde kullanımından kaçınmak ve düzenli doktor kontrollerine devam etmek de tedavinin başarısını artıran önemli unsurlardır. Şiddetli vakalarda, bireyin güvenliğini sağlamak için hastane yatışı veya elektrokonvülsif terapi (EKT) gibi ileri tedavi yöntemleri de uygulanabilir. Erken teşhis ve düzenli tedavi ile duygudurum bozuklukları kontrol altına alınabilir ve birey sağlıklı bir yaşam sürdürebilir.
Kaynak: NP İstanbul
-
Otantik Liderlik
Liderliğin ahlaki bileşenini vurgulayan otantik liderlik, yirmi birinci yüzyılın başlarında ortaya çıkan liderlik araştırmaları için nispeten yeni bir konudur (Bhugra
vd. 2013, 57).
Otantik liderlik, kendini bilmenin, tutarlı olmanın, olumlu bir yönelime sahip olmanın ve kendisinin ve diğerlerinin gelişimine dayalı bir yönü takip etme gücüne sahip olmanın bir biçimidir (Bento ve Ribeiro 2013, 121).Luthans ve Arkadaşları (2009), otantik liderlik stilini müspet psikolojik yetilerden ve gelişmiş örgütsel kaynaklardan yararlanan, liderler ve paydaşlar tarafından kişisel farkındalık ve kendisini olumlu düzenleyen müspet davranışlarla sonuçlanan, kişisel gelişimi teşvik eden bir süreç olarak tanımlarken (Avolio vd. 2009, 423), Otantik lider ise, nasıl düşündüğünün ve davrandıklarının bilincinde olan, izleyicileri tarafından kendi ve başkalarının değerlerinin / ahlaki bakış açılarının, bilgilerinin ve güçlü yönlerinin farkında olarak algılanan, kendine güvenen, ümitli, optimist, dayanaklı ve ahlaka uygun davranışlar sergileyen liderler olarak tanımlanır (Avolio ve Gardner 2005, 321).
Walumbwa vd. (2008), otantik liderliği hangi bileşenlerin oluşturduğunu belirlemek ve mevcut bileşenlerden oluşan yapının geçerli bir ölçüsünü yapılandırmak adına kapsamlı bir literatür taraması yapmış, araştırma ve ölçülerinin temelini öz farkındalık, içselleştirilmiş ahlak anlayışı, bilgiyi dengeli ve tarafsız değerlendirme ve ilişkilerde şeffaflık şeklinde dört bileşen üzerine kurmuştur (Northouse 2019, 315).
Öz farkındalık, Liderin bir yandan güçlü noktalarının ve sınırlarının bilincinde
olmasına, diğer liderler tarafından nasıl görüldüğünü bilmesine olanak tanır. Rahman vd. (2010), eylemleri hakkında kendi bilgisine sahip olmanın başkaları tarafından anlaşıldığını, eylemin ve liderin iletişim biçiminin iyileştirilmesine yardımcı olduğunu ve bir ekibin inşasında daha verimli olmasına izin verdiğini ileri sürmüştür (Rahman, 2010, 5). İçselleştirilmiş ahlak anlayışında, ahlaki ve etik otantik liderlerin ortak çıkarları vurgulayan standartları ve ahlaki değerleri vardır. Eylemleri ve kararları ise bu değerlere ve inançlara dayanmaktadır (Yukl 2010, 4). Bilgiyi dengeli ve tarafsız değerlendirme liderin, bir karar vermeden önce
bütün bilgileri büyük bir tarafsızlıkla analiz etmesi anlamını taşır. Bir lider bir karar
aldığında, farklı bakış açılarına erişebilir ancak eldeki bilgilerin analizinde objektif
olmaya çalışır (Bento ve Ribeiro 2013, 122-123). Son olarak ilişkilerde şeffaflık ise,
Gardner vd. (2005), şeffaflığı bir liderin konuşması ile eylemleri arasındaki tutarlılığı
göre değerlendirir. Şeffaflık, açık ve etik kurallara uygun olarak katılımlı kararlar
almakla ifade edilmektedir (Gardner vd. 2005, 347).
