İçeriğe atla

World

Topics from outside of this forum. Views and opinions represented here may not reflect those of this forum and its members.

A world of content at your fingertips…

Think of this as your global discovery feed. It brings together interesting discussions from across the web and other communities, all in one place.

While you can browse what's trending now, the best way to use this feed is to make it your own. By creating an account, you can follow specific creators and topics to filter out the noise and see only what matters to you.

Ready to dive in? Create an account to start following others, get notified when people reply to you, and save your favorite finds.

Kayıt Ol Giriş
  • Yapma KafaY

    Üç harfli beş harfli zincir marketler meydanı boş buldu istedikleri gibi fiyatla oynuyorlar.

    Çiftçi bu fırsatı değerlendirmeli. Örneğin fabrikalar sütü 24.5 tl den çiftçiden alıyor. Üstelik parasını da 2 ay sonra ödüyor. Genelde para olarak da vermiyor yem yada veteriner hizmeti olarak ödeme yapanlar da çok.

    Ama çiftçiye gidip de bir vatandaş olarak bana süt ver dediğinde 60 tl fiyat çekiyor. Halbuki peşin para kazanacaksın. 30 tl desen ölürmüsün?

    5 kilo sütten 1 kilo peynir çıkar. Çiftçiye gidip peynir ver dedim 400 tl fiyat çekti. Egeli yörük beni yolunacak kaz olarak görüyor.

    Bana kilosu 250 -300 tl dese 10 kilo alıp gideceğim. Hem kendi kazanacak hem ben kazanacağım.

    10 kilo peynir için 50 kilo süt harcar. Bu sütü fabrikaya satarken 1250 tl alacak. Üstelik 2 ay sonra.

    Ama peynir yapıp bana satsa 3000 tl kazanacak hem de peşin para.

    Aynı şekilde diğer tarım ürünü üreticileri de böyle yapsa ayağına gelen alıcıyı memnun etse daha çok kazanır.

    Örneğin etin kilosunu bana 800 tl diyor uyanık ege yörüğü. Ama aynı eti kasapa 300 tl den satıyor adım gibi biliyorum. Üstelik kasap kemiği işkembeyi kelleyi ayırıp öyle tartıyor.

    Ulan keriz mi var karşında. Ayağına gelen müşteriye de 500 tl desen ne olacak?

    Zeytinyağını fabrikaya 150 tl den satıyorlar adım gibi biliyorum 10 kere şahit oldum. Üstelik fabrika kilo hesabı olarak alıyor. Yani 1.2 litreye 150 tl ödüyor. Ama Sana bana 350 tl diyor 1 litresine. Ulan bana 200 desen ölürmüsün. 5 litre alacağıma 20 litre alırım.

    Gittim peyniri 300 tl diyen başka bir köylüden aldım.

    Balı hiç almadım çünkü güven kalmadı içine ne koyduğu belli değil.

    Eti de biryerde buldum kuzu kestirdim 400 tl den aldım.

    Turisti iyice keriz bellediler.

    Çiftçi bu fırsatı kendi aleyhine kullanıyor şuanda. Markette 100 ise bizde 150 olacak diye kendilerince kural yapmışlar.

    Maliyet belli işte.

    Turist kazıklayacağına gönlünü yap. Bu ege yörükleri bir tuhaf gerçekten.


  • Yapma KafaY

    Erdoğan süleymancı örgütüne operasyon düzenledi. Tıpkı fetö gibi.

    Bana göre operasyonun amacı gelecekteki kritik seçim ve olası referanduma kaynak sağlamaktır.

    Tabiki bunu yaparken kendine oy vermekten vazgeçmiş kopmuş kitleleri seçiyor. Zaten oy vermeyecekler deyip pervasızca üstlerine gidiyor.

    Aynı zamanda kendi içerisine de aba altından sopa gösteriyor.

    Süleymancı örgütünün olası serveti 150 milyar diyorlar. Kritik bir seçim dönemi için oldukça iyi bir para bu. Böylece küskün emekliyi kısıtlı bir sürede mutlu edip geri döndürür. Aynı zamanda iş dünyasına borsa manipülasyonu için de alan açmış olur.

    Elbette bu süleymancı örgütüne yapılan operasyon tek açıdan değerlendirilemez.

    Bana göre hem ekonomik hem de siyasi yönü var.

    Erdoğan çevresi olan herkesi bir şekilde öyle böyle kendine bağladı. Kimini elma şekeri ile kimini iflas el koyma tehditleri ile bir şekilde kendine bağladı.

    İşin zor kısmı bitti. Şimdi kolay kısmına geçildi. Beni desteklemeyeni kolayca bitiririm diyor. Çünkü polis memur beyaz yaka işçi neredeyse hepsi kredi borcu ile yaşamı sürdürüyor. Hepsi çocuklarının bile geleceğini bugünü yaşamak için ipotek ettirdi.

    Halk dizi reklam haberler ile kolayca manipüle ediliyor zaten.

    Önümüzde kritik bir iran gerilimi ve seçim var. CHP sözde muhalefet görevini iyi yerine getirdi ve getirmeye devam ediyor.


    En büyük ortaçağ zihniyeti tarikatlar değil. Bunları bağrına basan yalancı kapitalist iktidardır. Ne için besledi? Para için Ne için düşman oldu? Para için
  • Yapma KafaY

    Gerek İran gerek İsrail ve Yunanistana karşı sürekli gerilim halinde olan türkiye sizce israil gibi ordu düzeyinde savaşır mı?

    Suriyedeki savaşı kastetmiyorum. Oradaki savaş değil denge arayışı. Zaten 5 ülkenin askerinin girdiği bir bölgeye asker yollamak net anlamda bir savaş olamaz.

    Benim vurguladığım şey İsrail gibi irana ve suriyeye doğrudan hedefli saldırması gibi bir savaşı türkiye göze alır mı?

    Benim öngörüm şu şekilde. İsrail ve Yunanistan ile görünürde ağız dalaşı yapıp irana yine 5.cepheden girmeye niyetleniyor olabilir. Suriyeye yaptıkları gibi.


    Türkiye seçim ortamına girdi. Akpli kanallarda israil korkuyor haberleri ile filistin mağdur köpürtmesi başladı. Türkiye israile karşı asla savaşamaz. Bunu göze alamaz. Çünkü içerisi yahudi sermayesi ile dolu. İsraili abd destekliyor diyorlar. Türkiyeyi de abd destekliyor. Tarafsız düşünün abd ikisinden de desteğini çekse türkiyenin geride nesi var? Ayrıca bunların herşeyi paradır. Zaten para için satılmadık bir yer bırakmadılar. Orduya dokunmasalar ne olacak ki? Gps sistemin mi var? Uzaya gittn geldin de ne yaptın? Ezan mı okudun?
  • phiP

    Bu karari gercekten anlamis degilim, adam mitinge cagiriyor, davasina gitmiyor, biri ankaradan digeri almanyadan aniden tum programlarini iptal edip geliyorlar. Nasil bir duzen oyun kurgu anlamakta gercekten zorlaniyorum.

    Evet mahkeme karari sacma olabilir ama arkadaki kurgu sanki daha sacma gibi.
    Neye hazirlik yapiliyor merak ediyorum.


    Biri ingiliz partisi diğeri amerika israil partisi. İmamoğlu ve özel iyice saçmaladılar. Neredeyse pkknın adayıyız diyecekler. Açıkçası hiçbiri güven vermiyor. Bu seçimde ne ingilize ne de amerikalıya oy vermeyecem. Seçmenler İ..oğlu mitingine gidip dayak yerken i...oğlu kadroları arka kapıdan dolduruyordu. Seçmen yediği dayakla kaldı. Acı ama gerçek. Bakın İ...oğlu döneminde kadrolara doldurulanlara hiçbiri meydanda yok. Çünkü seçmene tezahürat yaptırıp saraçhanede polis dayağı attırırken torpillileri arka kapıdan içeri aldı. Ayrıca nagehan gibi gazeteci görünümlü şaibeli tipleri yanında gezdirdi. Laz mütayit istemiyoruz. Emlak zengini geçmişte süleymancı ve fetöcü şaibesi var üzerinde. Ülkeye hiçbir olumlu katkısı yok. İhale rant üzerinden zengin olmuş hepsi.
  • phiP

    @smile aramiza hosgeldin 🙂


    @phi hocam hoşbulduk
  • Yapma KafaY

    Madem tatlı su kıtlığı var o zaman şehirlere denizsuyu şebeke hatları çekilsin ve tuvalet rezervuarlarına bağlansın.

    Yeni yapılar buna göre mavi hat su borusuna bağlansın.

    Havuz suları zorunlu olarak denizsuyu şebeksi ile doldurulsun. En az %50 deniz suyu karıştırılsın.

    Bu kadar yaygara koparıp da hiçbirşey yapmamaları da şüphelendiriyor.


    Uyduda aynı tv kanalının bir SD bir de HD yanınları niye var. Boşuna elektrik israfı olmuyor mu. Neymiş efendim türkiyede hala sd uydu alıcıları varmış. Değiştirsinler birader. Hd alıcılar servet değerinde değil ya. Özellikle trt her kanal için çift sinyal gönderiyor. Ne gerek var? Lafa gelince kamu spotlarında enerji tasarrufu diyorlar. İcraata gelince yok. "Çevreciyiz" diye reklam yapan kurumların en büyük israfın kendi yayınında olması ironik. Neden HD kampanyası başlatmıyorlar? Para kimseye dokunmasın SD'yi kapatırsak 70 yaşındaki amca "benim TV gitti" diye arayacak. Operatör müşteri hizmetleri kilitlenecek. RTÜK'e şikayet yağacak. Hiçbiri bu topa girmek istemiyor. "Zaten geçecekler" mantığı* "Zamanla herkes HD TV alır, SD kutular bozulur" diye bekliyorlar. Yani doğal seleksiyon Ama bu da 10 sene sürüyor. 10 yılda bu sd yayın için harcanan cihaz masrafı soğutma ve elektrik astarı yüzini geçti bile. Avrupa ne yaptı? Almanya, Fransa "31 Aralık 2020 itibariyle SD bitti" diye 1 sene önceden afiş astı. Millet mecbur 50 euroluk HD alıcı aldı. İlk 3 ay kıyamet koptu, sonra herkes unuttu. Türkiye'de de Türksat'ın elinde koz var aslında. Tek bir duyuru: "01.01.2028'den sonra 10758 V frekansındaki SD yayınlar kapanacaktır." O gün gelince %90'ı geçer. Lafa gelince enerji tasarrufu, yeşil mutabakat... yok şişe geri dönüşüm makinası... ama icraat yok. Çünkü kısa vadede kimse oy kaybetmek istemiyor. Lafı gelmişken şişe geridönüşüm makinalarının maliyeti yaptıkları geri dönüşümden daha pahalı görünüyor. O işte de bir iş var gibi.
  • Yapma KafaY

    Basit bir internet sitesini işletmek bile maliyet kalemi oluştururken TV de neredeyse hiç reytingi olmayan yüzlerce kanalı kim finanse ediyor.

    Tv işletmek kasabadaki üçbeş yerel marketin reklam geliriyle olacak iş değil.

    Bakıyoruz akşama kadar aynı donuk meymenetsiz suratların konuşmasından başka birşey de yok aslında. Hani ilgi çekici bir yayınları olsa neyse.

    Aynı masada iki konuşan kafa biri soruyor biri cevaplıyor akşama kadar. Kendileri bile izlemiyordur eminim.

    Ama yine de arka planda kamera yönetmen grafik dekor kira bilmemne..bir sürü çalışan ve masraf var.

    Bunları kim fonluyor niye fonluyorlar?

    Tv listesinde kaç kişi bu kanalları favoriye alıyor ki. Uyduda yüzlerce böyle kanal var. Boşa masraf değil mi?

    Halkın vergilerini çarçur etmek değil de nedir?


    @TENTEN kanka ulusal tv gibi bir kanal bile parti üyelerinden geçiniyorsa diğerlerinin ne halt ettiği şaibeli. Büyük olasılıkla çamaşır makinesi görevi görüyorlardır.
  • Yapma KafaY

    Belkide hiç yoktu.

    Devletle vatandaş arasında "ben sana bunu vereceğim, sen de bunu yapacaksın" diye kurulan zımni anlaşma tek taraflı mı çalışıyor?

    Ekonomi tarafı: Arsa satılıyor ama imar yok. Araba kredisi veriliyor ama sonra vergi, sigorta, MTV ile geri alınıyor. Kumar oynatılıyor, bankalar aracı oluyor, sonra oynayana ceza kesiliyor. Yani risk vatandaşa, kâr sisteme kalıyor.

    Adalet tarafı: Rüşvet alan ortada ama veren görünmüyor. Torpilsiz iş dönmüyor. kurallar herkes için değil, kimin ne zaman uygulanacağı belli değil.

    Toplum tarafı: "Çoğalın" deniyor ama şehir planı yok, okul var ama iş yok. "Evlenin, sektör canlansın" deniyor ama evliliği taşıyacak nitelik, gelir, konut desteği verilmiyor. En küçük sorunda da ailenin içine girilip her şey daha da karmaşık hale getiriliyor.

    Bunların hepsi bir araya gelince "vatandaşlık" aidiyetten çıkıp fatura ödemeye indirgeniyor. İnsan da doğal olarak soruyor: Ben ne karşılığında uyuyorum bu kurallara?

    Toplumsal sözleşme aslında güven üstüne kurulu. Güven bitince geriye sadece zor ve ceza kalıyor. O yüzden bu kadar yorucu hissettiriyor.

    Yalan reklam yapan: Reklamı yayına sokuyor, binlerce kişiyi etkiliyor, kârı cebine koyuyor. Ceza varsa bile cüzzi. Reklam Kurulu kararı çıkana kadar ürün çoktan satılmış oluyor.

    Mağdur olan: "Hakkını ara" deniyor. Tüketici Hakem Heyeti, e-devlet, dilekçe, fatura, ekspertiz, 3 ay bekle... Sonra "yetkili servis" diye başka kapı. İnsan yorulup vazgeçsin diye tasarlanmış gibi.

    Yani sistem şöyle çalışıyor:
    Kurum: Önce serbest bırak, sonra mağduru bürokrasiyle uğraştır.

    Sonuç: Haksızlık yapan için risk düşük, hakkını arayan için maliyet yüksek.

    Bu da güveni bitiren şey. Reklam yalanı küçük görünüyor ama aslında "sözleşme"nin en görünür ihlali. Devletin görevi orada devreye girip "ben seni koruyorum" demesi gerekirken, "kendin çöz" demesi, o sözleşmenin yırtıldığının ilanı oluyor.

    Alacak-vergi tarafı:
    Devletin alacağı olunca 65 yaş, hasta, yurt dışında fark etmiyor. Haciz direkt çoluğa çocuğa gidiyor. "Kamu alacağı" deyip kapıyı çalıyor.
    Ama senin devletten alacağın olunca iş değişiyor. "Gel, sağlık raporu al, şahsen gel, 80 yaşında olsan da gel" diyor. Yani sorumluluk sende, kolaylık yok.

    Araba-park tarafı:
    Milyonlarca araç satılıyor, ithalat vergisi, ÖTV, KDV alınıyor. Ama o arabayı koyacağın 1 metrekare garanti yok. Kanunda "imar planlarında otopark ayrılır" yazıyor. Sahada ise o alan AVM, bina, dükkan olmuş. Neden? Çünkü arsa değerli. Mütayitle başkan anlaşmış dediğin yerde rant devreye giriyor.

    Sonra da "git özel parka koy" diyorlar. 100 bin dolarlık araba sokakta, çizilse, çalınsa risk senin.

    STK ve algı tarafı:
    STK'lar bu işe girmiyor çünkü işin içinde otopark işletmeciliği, inşaat, ithalat lobisi var. Para dönünce kimse topa girmiyor.
    Bir de üstüne diziler, haberler: "Şükredin, daha kötüsü var" algısı. Yani sorun sistemde değilmiş gibi, senin beklentindeymiş gibi gösteriliyor. Buna toplum mühendisliği demek çok yanlış olmaz.

    Özetle: Kâr toplanırken devlet-şirket el ele, zarar dağıtılırken vatandaş tek başına.

    Bu yüzden "bu nasıl vatandaşlık" sorusu boşuna değil. Vatandaşlık hak da ister, yükümlülük de. Şu an yükümlülük kısmı sonuna kadar çalışıyor, hak kısmı kapalı.

    GSS primi: "Zorunlu" diyor, herkesten kesiyor. Çalışan, emekli, öğrenci fark etmiyor. Alacağı varsa peşini bırakmıyor.

    Hizmet tarafı: Hastaneye gidince randevu yok, ilaç yok, tetkik için 3 ay sonraya gün veriyor.

    Çözüm önerisi: "Madem beklemek istemiyorsun, git özel sigorta yap. Özel hastaneye git."

    Yani hem kamuya prim ödüyorsun hem de hizmeti özelden parayla satın almak zorunda kalıyorsun. Devlet hem primden kazanıyor hem de "biz yükü özel sektöre devrettik" diyebiliyor.

    Ortada kalan kim?
    Sigortayı karşılayamayan.

    Park yeri meselesiyle de aynı: Önce vergi al, sonra sorumluluğu devret. Riski ve masrafı vatandaşa yık.

    Yangın deprem felaket olunca:
    Tarlan, evin , bağın, bahçen yanıyor yıkılıyor.
    Emek yılların.
    Gidiyorsun "sigortan var mı?" diyorlar. Yoksa "geçmiş olsun" deyip bırakıyorlar. Devletin afet fonu, tarım sigortası desteği lafta kalıyor. Zarar %100 senin.

    Devlet zarara uğrayınca:
    Deprem, sel, kur dalgası, borç... Hemen "zam, vergi, harç" geliyor. O zaman "milli dayanışma" oluyor. Fatura yine vatandaşa kesiliyor.

    Yani denklem şu:
    Kâr kamuda ve şirkette, zarar hep vatandaşa.

    "Ben her şeye vergi ödeyeceğim, hem de her şeye özel sigorta yaptıracağım. Devletin ne rolü var?"

    Cevap kağıt üstünde: Korumak, planlamak, denetlemek, afet anında yanında durmak.
    Sahada gördüğün: Tahsil etmek, sonra "kendi başının çaresine bak" demek.

    Bu yüzden insanlar "devlet baba" algısından çıkıp "devlet tahsildar" algısına geldi. Ne zaman sıkışsa ilk elini cebine atıyor, ne zaman sen sıkışsan ilk sorduğu "sigortan var mı?"

    Yangınlarda, sellerde, doluda en çok bunu gördük. Sigortalı olan bir şekilde ayakta kalıyor. Sigortasız olan siliniyor.

    Memur tarafı:

    İş güvencesi var. Kolay kolay işten atılmıyor. Maaş gününde yatıyor. Sendika pazarlığı toplu. Risk neredeyse sıfır. "Dokunulmazlık" dediğin de bu. Devlet kendi personelini sigortalıyor.

    İşçi tarafı:

    Patronun insafına kalıyor. Kıdem tazminatı için mahkeme, fazla mesai için kavga, işsiz kalınca ilk kapı dışarı. Prim günü yüksek ama maaş düşük. Risk tamamen sende.

    Emeklilik tarafı:
    Hepimiz aynı devlete GSS ve prim ödedik. Ama 4A, 4B, 4C diye ayırdılar. Hesaplama yöntemi farklı, yaş farklı, gösterge farklı.

    Sonuç: Aynı yaşta emekli olan memur ile işçi aynı maaşı almıyor. Esnaf daha da geride.
    Çok çalışan, çok prim yatıran işçiye "az maaş, yüksek prim günü" çıkıyor. Yani ceza gibi.

    Bu da "paralel devlet" hissini doğuruyor. Sanki iki sınıf vatandaş var:
    Biri devletin güvencesindeki, diğeri piyasanın insafındaki.

    Mantık şuydu: Memura güvence ver ki siyasete alet olmasın, devleti taşısın. Ama işçi sınıfını tamamen piyasaya bırakınca denge bozuldu. Şimdi ikisi de aynı marketten alışveriş yapıyor, aynı kirayı ödüyor, aynı vergiyi veriyor. Ama emekli olunca gelir makası açılıyor.

    Çok çalışana "kendi ayaklarının üstünde dur" deniyor ama riskleri de üstüne yıkılıyor. Az riskli olana ise "devlet arkanda" deniyor.


    @Yapma-Kafa said: @TENTEN said: ABD okul baskınlarını örnek almışız mesela. Abd 4x4 değil zaten. Ama türkiye daha kötü. Türkiye dünyadaki ne kadar negatif olay varsa aynısını uyguluyor. Maddi yada manevi bütün pislikleri rahatça alıp normalleştirebiliyor. Abdli milyarderler epstein ve diğer görünmez ortaklarının kara paraları vergi cennetlerine taşınmadan önce biryerlerde aklanıyor. Örneğin isviçre vergi cennetinde bir bankaya milyardolar yatırmadan önce o parayı çamaşır makinesi görevi gören ülkelerin borsa emlak sisteminde bir güzel aklamaları gerekiyor. İşte o ülke hangi ülke? Neden böyle yapıyorlar? Halktan mı çekiniyorlar? Yooo..halk umurlarında bile değil artık. Tamamen teslim alınmış bir insanlık var ellerinde ama çekindikleri şey ne o zaman? Neden aklama gereği duyuyor? Rakipleri. Evet rakiplerinden çekiniyorlar. Tek korkuları rakipleri tarafından avlanma korkusu. Bu korkuyu yenemezler çünkü karakterleri böyle. Bütün dünyada uygulanan seçim sistemi parası olana öncelik tanıyor. Parası olanda parasını katlayacak yasalar çıkartır. Parası olmayıpda meclise girmişse parası olanın temsilcisidir. Kanun denilen şeyleri bu seçilenler çıkartıyor. İhaleleride bunlar belirliyor. Çıkar dengesi içinde azınlığın hakkı oluyor. Çoğunluk geliri olmayanda köle.
  • Yapma KafaY

    Temelde kredi ile büyünmez. Seni büyüten inovasyon gelişim devinim sinerji şeylerdir.

    Eğer bir projen yeni ürünün gelişim fikrin yoksa kredi ile hiçbir halt edemez sadece borçlanırsın.

    İki tür şirket kredi çekerse yararlı olur.

    1- Karlı bir projesi olan şirketler

    Finansal riskleri değerlendirip amortisman süresine uygun bir miktar çekersin.

    2-batmak üzere olan şirketler kredi çekerler.

    Batmanı geciktirmek için çekersin. Zaman kazanıp belki bir iş çıkar o güne kadar idare ederiz dersin.

    Cebinde para var peşin almak yerine krediye yöneliyor. Bu durum cahil kullanıcıya cazip geliyor. Böyle yaparsan gelecekte kendini daha fazla borçlandırmış oluyorsun.

    İlk aşamada psikolojik olarak cebindeki para düşüncesi seni mutlu ediyor ama uzun vadede fazlasıyla geri ödersin.

    Bunu hissettirmemek için enflasyon tuzağı kurarlar. Para enflasyonda artmış gibi görünür. 10 yıl önce çektiğin kredi bugünkü yıllık kazancına denk gelmiş gibi görünür. Halbuki paran enflasyona yenildi. Alım gücü olarak 10 yıl önce çektiğin kredi kadar iş yapamıyorsun.

    Banka salak değil.


  • TENTENT

    https://www.timeanddate.com/eclipse/in/turkey/istanbul?iso=20260828
    28 Ağustos 2026 Partial Lunar Eclipse in Istanbul Turkey.png

    Seyretmek isteyen 28 Ağustos 2026 cuma günü sabah namazına kalksın. 🙂


    @phi said: dji var bende ama bakalim deneyecegim cekmeye gece cekimi uygun degil Saatin alarmını ayarlayıp fotoğraf makinesini hazırladım. Şiddetli yağmur başlayınca ay görünmez oldu. ​Hava açıldığında ise ay ufuk çizgisinin altında kalmıştı. Hiç şansım yok.
  • Yapma KafaY

    Başta söylemekte yarar var. Mitoloji palavralarla doludur. Birbirinin üzerine eklene eklene günümüz dinlerini oluşturarak evrimleşmişlerdir.

    Enki Sümer mitolojisinin en önemli tanrılarından biri.

    Kısaca özetlersem:

    • Kimdi: Sümerlerde su, bilgelik, büyü, zanaat ve yaratılış tanrısıydı. Akad ve Babil mitolojisinde adı Ea olarak geçer.

    • Ailesi: Gök tanrısı Anu’nun oğlu, yeraltı tatlı su okyanusu Abzu’nun efendisiydi. Kardeşleri Enlil ve Ninhursag’dı.

    • Görevi: İnsanlığı yaratan ve onlara uygarlığı öğreten tanrı olarak bilinir. Tarım, sulama kanalları, yazı, sanat, tıp gibi şeyler hep onunla bağdaştırılır. "İnsanı kilden yoğurup akıl veren" figür odur.

    • Karakter: Diğer tanrılar gibi sert değildi. Daha kurnaz, yardımsever ve insan dostuydu. Tufan efsanesinde Ziusudra’yı/Atrahasis’i ve sonra Nuh benzeri kahramanı uyarıp kurtaran da oydu.

    • Sembolü: İki iç içe akan nehir ve balık. Tapınağı Eridu şehrindeydi.

    Yani Enki’yi modern dille anlatırsak: Sümerlerin "bilge mühendis tanrısı". Kaos değil düzen kuran, insanlığa teknik bilgi veren taraf.

    aqua sözcüğünin kökeni de buradan geldiği düşünülüyor. Ea olarak belirtilen sembolü de eau şeklinde yunancaya geçtiği söyleniyor.

    Geçmişin büyük tanrıları tuvalet kağıdı markası olacağı kimin aklına gelirdi.


  • zafiRaZ

    Hadi biraz geçmişe gidelim. Ailelerimizin gençliğine... Yaş 15-16... tamam durun orada şimdi en gelişmiş teknolojik alet neydi renksiz televizyon, belki bir ihtimal mahallenin muhtarinda yada sayılı zenginlerinde olan telefon evet başka simdikilerin arabadan saymayacağı tipte arabalar...eee iyi güzel o o zamandı diyeceksiniz peki huzur, mutluluk, aile bağları ? O zamanlar daha çoktu bunda hem fikiriz değil mi ? Şimdi kendi gençlik yıllarımıza gidelim herşey mükemmel ışık hızında ilerliyor gelişiyoruz. Ama bir dk gelişen biz miyiz sahiden teknoloji mi ? Tabi ki teknoloji. Teknoloji geliştikçe zayiflayan insani degerler; sevgi, saygı, hoşgörü gibi azalan degerlerden bahsediyorum. Bunlar artık günümüzde altın degerinde olup bulunamayan sadece ender insanların taşıyabilecegi degerler haline gelmiş durumda. Peki teknoloji ilerleme gelişim bunlar bu kadar faydalı ve güzelken nasıl oldu da başka güzel degerleri azalttı ? Bir dogru başka bir doğruyu mu götürdü yani ? Aslında olan şu bizler kendi degerlerimize sahip çıkamadık. Teknolojiyle hayatımızı geliştirirken kendimizi geri planda bıraktık. Teknolojiye yetiştik ama yenildik de. Yeni nesile bırakacak fazlasıyla maddi unsur bırakabilecegiz ama manevi olarak pek fazla bir şey kalmadı sanırım...


    Teknoloji derken digitalleşme ile tekniği birbirinden ayırmak gerekir. Digitalleşme çağına kadar olan teknik insanları özgürleştirdi. Ancak digitalleşme sonrası internet ile birlikte insanlar birbirinden koptu heves ve hırslarına yenildi. Geçmişte insan ömrü kısaydı şartlar daha zordu ama buna karşın insanlar yaşama umudu vardı. Dünya savaşlarında bile nüfus artıyordu. Çünkü insanlar hayatı daha yoğun yaşıyordu. Sanal yalanlar yoktu reklam gösteriş yoktu. Dostluk ve arkadaşlık vardı. Sevgi gerçekti. 15 yaşında bir bohça üç resim ile evleniyordu mutluydu. 17 yaşında ana babalığı 40 yaşında dedeliği tadıyordu. Çünkü güvencesiz hissetmiyordu. Yarışmıyordu yaşıyorlardı. Devlet denen kurum şirketlerin eline geçmemişti. Üçbeş piç milyarderin çıkarına göre senin başına tebelleş olamıyordu. Barınma sorunu yoktu. Boş arsana ev yapmak için 40 dereden su getirip 100 imza istenmiyordu. Halkta birlik vardı. Herkes yakınını korur kollardı. Kıskançlık yapılmazdı. Takdir vardı dayanışma vardı. Mahallede dolaşırken yabancılık çekmezdin. Boş insan yoktu hepsi meslek sahibiydi. Bir işin uzmanıydı. Şimdi digitalleşme ile bunların hiçbiri yok. Yangın çıkmış kadınlar ellerinde telefon story çekiyorlar. İlk kim duyuracak diye. Evlilik ticarete ve gösterişe dönüşmüş. Biri mütevazi bir iş kuruyor ardından 10 adam işine takoz koymak için aynı işe giriyor. Yok işte insanlık bitti. Sistem boş hanzoları üretti. Şimdi aynı hanzolar çocuklarının yaptıklatından şikayetçi. Artık insanlar ölene seviniyor doğana üzülüyor. Gençlerin saçı beyazladı mutluluk kalmadı. Herkes av peşine düşmüş. 20 bin yıl önceki avcı toplayıcı hallerimize geri döndük. Digitalleşme sayesinde modern avcı toplayıcı olduk. Ben digitalşme dışında teknolojiye karşı değilim. Digitalleşme insanların mutluluğunu emdi. Iphone watsap kullanmak için Efelseye twittera yazmak için sattık hep özümüzü.
  • Yapma KafaY

    Sessiz istifa ve güvenli vasatlık aslında aynı madalyonun iki yüzü gibi.

    Sessiz istifa nedir?

    İşten ayrılmıyorsun ama fazladan hiçbir şey de yapmıyorsun.

    • Mesai saatin bitince laptop kapanıyor

    • Ekstra proje, gönüllü toplantı, "bir de ben bakayım" halleri yok

    • Sadece iş tanımındaki minimum yapılıyor

    Güvenli vasatlık nedir?
    Radara takılmamak için bilerek ortalamada kalmak.

    • Çok parlamıyorsun ki hedef de olmayasın
    • Çok batırmıyorsun ki kovulmayasın
    • Riskli fikir atmıyorsun, sorumluluk almıyorsun
    • "İdare eder" seviyesi senin güvenlik bölgen

    İkisi nasıl bağlanıyor?
    Sessiz istifa genelde duygusal bir geri çekilme. Güvenli vasatlık ise stratejik bir geri çekilme.

    Ortam toksikleşince, işler adaletsiz olunca, fazla çalışan ceza görünce ikisi de besleniyor. İnsanlar enerjilerini iş dışına, yan gelire, aileye, hobiye kaydırıyor.

    Yetenek gelişmiyor, inovasyon duruyor, en iyiler zaten gidiyor ve geriye "vasat ama güvenli" kadro kalıyor.

    Birey açısından sınır koymak kendini yakmak değil. Enerjini nereye yatırdığını seçmek.

    Devlet çapında olunca sessiz istifa ve güvenli vasatlık yurttaşlık görevini minimumda tutmak" haline geliyor.

    1. Sessiz istifa: Vatandaş olarak geri çekilme
      Kurumdan değil, kamusal hayattan sessizce çekilmek.

    Nasıl görünüyor:

    • Siyasi katılım: Oy kullanmaya gidiyorsun ama kampanya, miting, gönüllülük yok. "Hepsi aynı" deyip geçmek

    • Kamu tartışması: Yorum yazmıyorsun, imza kampanyasına girmiyorsun, mahalle toplantısına katılmıyorsun

    • Vergi ve kural: Yasayı çiğnemiyorsun ama "denetlenirse yakalanmam" sınırında geziniyorsun. Fatura istememek, kayıt dışı iş gibi

    • Gönüllülük: Dernek, STK, muhtarlık, okul aile birliği gibi alanlarda hiç yer almıyorsun

    1. Güvenli vasatlık: Radara takılmama stratejisi
      Devlette görünür olmak riskli algılandığında insanlar bunu seçiyor.

    Nasıl görünüyor:

    • Fikir beyan etmeme: Sosyal medyada siyasi post atmamak, grupta tartışmaya girmemek

    • Ortalama hayat: Ne çok başarılı girişimci olup dikkat çekmek, ne de çok sorunlu olup sosyal yardıma düşmek. "Memur maaşı, kira, idare eder" hattı

    • Şikayet etmeme: Yol çukur, hastane sıra, bürokrasi... CİMER'e yazmak yerine "boşver alıştık" demek

    • Çocuklar için de: "Çok sivrilme, düz memur ol, güvencen olsun" tavsiyesi

    Kısaca: İşyerinde "ekstra iş yapmam" demekti. Devlette "ekstra vatandaşlık yapmam" demek oluyor.

    Tam olarak tarif edilen şey şu:

    "benim sözleşmem feshedildi" hissi.

    "Bohçasını hazırlayıp beklemek". Evde değil, misafir gibi yaşamak. Alarm çalarsa ilk kapıdan çıkan ben olurum demek. Bu güvensizliğin en net hali.

    Neden bu noktaya gelindi?

    1. "Sahnede yer yoktu"

    Barış gününde karar masasında yoktun. Vergini verdin, oyunu verdin, ama sözün geçmedi. Şeffaflık yoktu, liyakat yoktu, adalet hissi yoktu. İnsan beyni şöyle kodluyor:

    Beni zor günde hatırlayan, iyi günde de hatırlar. Beni iyi günde hatırlamayan, zor günde benden fedakarlık isteyemez.

    2. "Sorumluluğu bana yıkıyorlar"

    En çok kıran yer burası. Birileri yıllarca yanlış yaptı, kaynakları çarçur etti, kurumları çürüttü. Sonra iş kötüye gidince "vatan elden gidiyor, herkes taşın altına elini koysun" deniyor. Bu adil gelmiyor. Beyin otomatik soruyor: Pasta bölünürken neredeydim ben?

    3. "İyi olsaydı da vermeyeceklerdi ki"

    Bu cümle bütün motivasyonu bitiriyor. Karşılık beklentisi yok. Savaşırsın, üretirsin, vergini ödersin ama karşılığında güvence, saygı, gelecek göremezsin. O zaman insan rasyonel olarak şunu seçiyor: enerjimi koru, kendimi ve ailemi kurtar.

    Sonuç: Sosyal sözleşme yırtılıyor

    Devlet ile vatandaş arasında görünmez bir sözleşme var. Ben vergimi, askerliğimi, kurallara uymamı veririm. Sen bana güvenlik, adalet, gelecek verirsin.

    O sözleşme yırtılınca geriye ne kalıyor? Sadece zorunluluk. Zorunluluk olduğu için yapan yapıyor, yapmayan "yasal sınırda" geziyor. Aidiyet kalmıyor.

    Savaş sorusu da buradan çıkıyor zaten:

    Benim için savaşılacak bir "biz" kaldı mı? Yoksa sadece coğrafya mı kaldı?

    Bu çok ağır bir yer. Ve kimseyi suçlamak için söylemiyorum. Bu bir tepki. İnsanlar önce hayal kırıklığına uğrar, sonra öfkelenir, en sonunda da yorulup çeker gider.


  • Yapma KafaY

    Zamanda yolculuk mümkün değil

    Zaten entropi var ve enerji kısa sürede şekil değiştiriyor. Büyük uzaklıklara varana kadar saçılma emilme gibi durumlarla başka şekillere dönüşüyor. Onu bir daha aynı yolla geri getirmek imkansıza yakın.

    Ayrıca böyle bir durum olsa bile fakirlerin çıkarına olmaz. Zenginler kendi ayrıcalıklarını artırmak ve fakirlere daha çok baskı yapmak için kullanacaklardır.

    Burada iki ayrı duvardan bahsediyoruz ve ikisi de aynı kapıya çıkıyor.

    Fizik duvarı: entropi

    Zamanın tek yönlü akmasının sebebi tam da bu. Enerji bir yerden bir yere giderken ısıya, dağılmış fotonlara, titreşime dönüşüyor. Bir bardak kırıldıktan sonra bütün parçaları ve ısıyı toplayıp "önceki haline" döndürmek teoride denklemlerle mümkün görünse de pratikte evrendeki tüm saçılmayı geri sarmak gerekiyor. Bilgi kayboluyor. Kuantum düzeyinde decoherence denen şey de aynı şeyi yapıyor: etkileşime giren her parçacık çevresiyle karışıyor ve o saf geçmiş halini bir daha yakalayamıyorsun. Yani zamanda geri gitmek için sadece makine değil, evrenin tüm entropisini tersine çevirmen lazım. Enerji faturası astronomik.

    Sosyal duvar: güç asimetrisi

    İkinci kısım daha can yakıcı. Tarihe bak: matbaa, internet, nükleer enerji, yapay zeka... her yeni güç önce kimin elindeyse oyunu o kurdu. Zaman yolculuğu gibi mutlak bir güç düşün. Borsayı 10 yıl önceden bilmek, rakiplerinin kararlarını önceden görmek, felaketleri engelleyip sonra "ben engelledim" diyerek meşruiyet toplamak. Fakirlerin erişimi olsa bile kuralı yazan zenginler olurdu. "Zaman polisi" bahanesiyle geçmişi düzeltme adı altında muhalefeti silmek bile mümkün hale gelirdi.

    Yani teknik olarak imkansız, sosyal olarak da tehlikeli birleşiyor.

    Ben kendim zamanda yolculuğu bulsam bile bunu kimseye söylemem çünkü medeniyete hiçbir katkısı olmaz. Sadece güç asimetrisi yaratır.

    Bizi özgürleştirmeyeceği kesin.


  • ?

    Savaşı İran başlattı üstelik terör örgütleriyle işbirliği yaparak. Sonra yetmedi İsrailli sivil yerleşimlere füzeler fırlattı. Şimdi İsrail cevap veriyor ama sadece askeri üsleri hedef alarak.

    Kim terörist. @Efruhte şimdi sen hemen yaz başkası yazmadan , İran Kuvayi milliyeye benziyiiiir de ki , orjinali bozulmasın.


    İran devletine hiç acımıyorum. Kendileri yıllardır zayıf gördükleri kadınlara ne baskılar ne işkenceler yaptılar. Güçlünün zayıfa tahakkümünü kendilleri yaparsa normal ama israil iranlılara yaparsa zülüm diye anırıyorlar. Türkiyenin irancı tavırları iki şeyden kaynaklanıyor. Birincisi türkiyedeki şii alevi müptezellerin körü körüne mezhepçi bağlılık ile iranı savunma refleksidir. İkincisi ise israilin türkiye için tehdir oluşturmasıdır. 2.şık mezhepçilerin değil milliyetçilerin seçimi ancak iran da türkiyedeki terör uzantılarını desteklediği için israil kadar tehdit unsurı oluşturuyor. Milleyetçi cephe bu 2. Seçeneği bir denge dahilinde sürdürürken solcu görünen alevi kafa tamamen mezhepçi davranıyor. Hem Türkiyede kadın hakları diye bağırıyorlar hem de irana sempati destej veriyorlar.
  • TENTENT

    İrancı palavralara inanmayın. Japonlar yaptı bu buluşu ve depremde yıpranan yapıların zayıf noktaların tespit etmek için kullanıyorlar. Belli basınçta mineral elektrik üretiyor. Bu mineral yüklü bantı yapıların üzerine yapıştırıp izledikleri zaman hassas noktalardan ışıldamaya başlıyor. Zaten hassas terazilerde 50 yıldır kullanılan bir yöntem. Bunun için sürekli basınç lazım. Aldığı enerji verdiğinden fazla
  • K

    Türkiye´de Sünni mezhebinin borusu ötüyor maalesef ve gücü paylaşmaya niyetleri yok. Diyanet tamamen Sünni mezhebin çıkarlarını gözeten ve gerektiğinden fazla bütçesi olan bir kurum haline gelmiş.

    https://www.internethaber.com/halk-tvde-geceye-damga-vuran-soru-turkiyede-bir-tane-alevi-vali-veya-general-var-mi-2255749h.htm


    Türkiyede devlet memurları arasında bir çok alevi var. Ayrıca vali kaymakam olmak için alevi olmak şart değil. Alevilerin de illaki vali kaymakamı olacak diye bir şart yok. Bırakın oğlum bu alevi sünni çekişmesini. Edepsizse edepsizdir , efendiyse efendidir. İnsanları bir mezhep üzerinden toptan iyilemek yada kötülemek başlıca bir yanlıştır. Devlet alevileri kapsam dışı tutmuyor. Tam tersine aleviler kendini kapsamın dışında tutuyorlar. Devletin teklifi açık. Cem evleri de diyanete katılsın ama dedeleri de diyanet atasın. Aleviler ilk kısmını istiyor ikinci şartı kabul etmiyor. Neden? Senin neren ayrıcalıklı? Alevi cemcevi derneklerinde de belediye parti ilişkili dümenler dönmüyor mu? Alevilik de bir tür arap uzantısı ama sünnilikten daha bir kapalı kutu.
  • H

    https://www.cumhuriyet.com.tr/saglik/chpli-kilic-izmirdeki-bazi-hastanelerde-uc-hastaya-hiv-bulastigi-2269210

    Sahi "kindar ve dindar nesil yetiştireceğiz" dedikleri projenin sonuçları bu mu?

    Çocukların yanarak ölmese, Aids' den öldüğü bir cumhuriyetakparti devleti. He uçuyonuz, kaçıyonuz, batı sizi kıskaniyyee...


    Evet kadını soy soyabildiğin kadar sonra da erkeğe sapık de. İşin kökeninde herşeyin bir ideolojiye ve ticarete alet edilmesi yatıyor. Ahlak vitrin süsü ticaret arka oda olmuş. Zengin yaparsa kadınların hoşuna gidiyor. Fakir yaparsa sapık var diye anırıyorlar. Toplumun çıkarını savunmak yerine maske takmak daha güvenli hale gelmiş. Ülkede gücü yeten yetene. Bu ülke insanı beş para eder mi? Epstein uçağı kaç kere gelmiş gitmiş. Kaç bin çocuk kayıp. İşine geldi mi "çocuklar şöyle değerli böyle harika" İşine gelmedi mi kimse görmüyorsa her pisliği yap. Kapitalist sistem yaparsa yani güçlü olan yaparsa alkışla. Fakir yani zayıf olan yaparsa "sapııııık" diye yırıtarcasına bağır ki edepsizliğini maskele. Maskeler ülkesinde kime sorsan ahlak birincisi. Bahaneler ülkesinde kime sorsan herkes cesaret abidesi. Arkasında gücü varsa her şeyi yapar patron yap dediyse yapar. Üstelik "ekmek parası" yalanının da arkasına sığınır. Şimdi o da kalmadı utanmadan "yaptım ulan ne olacak kıskanma" diyorlar. Evet burada kıskanma sözü kilit.. halkın yüzde 99 u fırsatını bulsa aynısını yapacak. Ama bunu maskelemek için karşıdakine ahlak satıyor. Olay özetle bu.
  • phiP

    Filistin halkının Osmanlı’ya ihanet ettiği yönündeki iddialar, özellikle I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin bölgedeki yönetimine karşı gelişen Arap isyanları bağlamında ele alınır. Ancak, bu konuda tarihçiler arasında farklı görüşler vardır ve olayları daha geniş bir perspektiften değerlendirmek gerekir.

    Temel İddialar ve Gerçekler
    1. Arap İsyanı (1916-1918) ve Filistin
    • Osmanlı yönetimine karşı en büyük ayaklanma, 1916 yılında Şerif Hüseyin önderliğinde başlayan Arap İsyanıdır.
    • Ancak bu isyan, özellikle Hicaz ve çevresinde yoğunlaşmış olup, Filistin halkının tamamının Osmanlı’ya karşı ayaklandığını söylemek doğru değildir.
    • Filistin’deki bazı Arap liderleri Osmanlı’ya sadık kalırken, bazıları İngilizlerle işbirliği yapmıştır.
    2. İngilizlerle İşbirliği
    • Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı sırasında Filistin’i savunmak için büyük çaba harcadı.
    • Ancak İngilizler, özellikle Lawrence of Arabia gibi ajanlar aracılığıyla Arapları Osmanlı’ya karşı kışkırttı.
    • Bazı Filistinli Arap liderler İngilizlerin vaatlerine inanarak Osmanlı’ya karşı faaliyetlerde bulundu.
    3. Filistin’de Osmanlı’ya Sadık Kalanlar
    • Osmanlı ordusunda yer alan birçok Filistinli Arap asker, Osmanlı Devleti için savaştı.
    • Cemal Paşa’nın yönetimi altında, Osmanlı’ya sadık kalan Filistinli yöneticiler ve halk kesimleri de vardı.
    4. İngilizlerin Filistin’i İşgali (1917)
    • Osmanlı ordusu, General Edmund Allenby komutasındaki İngiliz kuvvetlerine karşı Filistin’i savundu.
    • Osmanlı’nın Filistin’den çekilmesinde, İngilizlerin üstün askeri gücü ve lojistik desteği büyük rol oynadı.
    • Yerel halkın tamamı Osmanlı’ya ihanet etmedi, bazıları İngilizlere destek verirken, bazıları Osmanlı’ya sadık kaldı.

    Sonuç

    Filistin halkının Osmanlı’ya topyekûn ihanet ettiğini söylemek tarihi gerçeklerle tam olarak örtüşmez. Bölgedeki Arapların bir kısmı Osmanlı’ya sadık kalırken, bir kısmı İngilizlerle işbirliği yapmıştır. Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesinde en büyük etken, İngilizlerin askeri gücü ve Arap dünyasındaki genel Osmanlı karşıtı eğilimler olmuştur.


    Olay şöyle gelişmiş. Yahudi önderi Theodor Herzl saraya gidip padişaha şu teklifi yapıyor; devletin tüm borçlarını ödeyelim bize özerklik verin. Aptülhamit şiddetle reddeder size bir adım toprak bile yok der. Öve öve bitiremedikleri 2.Aptüthamit aradan kısa süre sonra İngilizlerle imzaladığı bir anlaşmada Yahudilere toprak satın alma hakkı tanır. İşte bu olayda Filistin halkı der ki; osmanlı bizi sattı. Aradan 30 yıl geçmeden yahudiler bölgenin hakimi durumuna gelirler. Filistin halkı ise 1. Dünya savaşında şöyle düşünür; osmanlıya güven olmaz bizi yine satabilir o zaman ingilizlerle birlik olalım. Bu kez de türkler der ki filistin bizi sattı. İşte olay burada arapsaçı olöaya başlar.
  • Yapma KafaY

    Sekhmet

    Mısır tanrıçası Sekhmet Adı bazen "Sehmet" diye de yazılıyor.

    Kısaca kim?

    • Görevi: Savaşın, yıkımın ve aynı zamanda şifanın tanrıçası

    • Görünüşü: Aslan başlı, güneş diski ve uraeus yılanlı kadın

    • Ailesi: Ra'nın kızı, Ptah'ın eşi, Nefertem'in annesi

    • Merkezi: Memphis şehri

    • Sembolü: Aslan, papirüs, güneş

    En bilinen hikayesi:

    Ra insanlığa kızıp Sekhmet'i dünyaya gönderiyor. Sekhmet öyle öfkeleniyor ki neredeyse tüm insanlığı yok edecek. Ra onu durdurmak için Nil'i kırmızıya boyayıp bira döküyor. Sekhmet kan sanıp içiyor ve sarhoş olup sakinleşiyor. Bu yüzden hem "yok edici" hem de "iyileştirici" olarak tapılıyor. Doktorlar ve rahipler ondan şifa dilerdi.

    Günümüzde de gücü, korunma ve dönüşümle bağdaştırılıyor.