İçeriğe atla

World

Topics from outside of this forum. Views and opinions represented here may not reflect those of this forum and its members.

A world of content at your fingertips…

Think of this as your global discovery feed. It brings together interesting discussions from across the web and other communities, all in one place.

While you can browse what's trending now, the best way to use this feed is to make it your own. By creating an account, you can follow specific creators and topics to filter out the noise and see only what matters to you.

Ready to dive in? Create an account to start following others, get notified when people reply to you, and save your favorite finds.

Kayıt Ol Giriş
  • Yapma KafaY

    Tarihte ilk kez yahudilere himaye veren devlet Osmanlı devleti olarak kayıtlarda.

    Yahudilere ilk kez kitlesel "himaye + yerleşim hakkı" veren devlet: Osmanlı Devleti

    Tarihçiler genelde 3 büyük dönemi sayar:

    1. Osmanlı Devleti - 1492 / II. Bayezid

    Bu "ilk kitlesel devlet himayesi" olarak kabul edilir.

    Ne oldu?

    İspanya Kralı Ferdinand ve Kraliçe İsabella 1492'de Elhamra Kararnamesi ile Yahudileri ülkeden kovdu. Engizisyon başlıyordu.

    II. Bayezid donanmayı gönderip Yahudileri kurtardı ve Osmanlı topraklarına yerleştirdi. Rivayete göre şöyle dedi:

    "Ferdinand aptal bir kral. Kendi ülkesini fakirleştirip benim ülkemi zenginleştiriyor."

    Himaye + Yerleşim hakkı ne demekti?

    • Can ve mal güvenliği garantisi
    • Kendi mahkemeleri, okulları, sinagogları
    • Vergi karşılığı cemaat olarak yaşama hakkı "Zimmi" statüsü
    • Selanik, İzmir, İstanbul, Safed, Kudüs'e kitlesel yerleşim

    Bundan sonra Osmanlı 400 yıl boyunca dünyanın en büyük Yahudi nüfusunu barındırdı.

    1. Ondan öncekiler

    Babil / Pers İmparatorluğu MÖ 539:

    Babil sürgünündeki Yahudileri Pers Kralı Büyük Kiros serbest bıraktı ve Kudüs'e dönüp Tapınağı yeniden yapmalarına izin verdi. Bu "ilk devlet kararnamesi" sayılır. Tanah'ta da geçer.

    Roma:

    Yahudiler Roma vatandaşıydı ama sürekli isyanlar yüzünden sürgün ve kısıtlamalar oldu. Himaye değil.

    Endülüs Emevileri 711-1492:

    İspanya'da "Altın Çağ" yaşandı ama bu da bir "devlet kararnamesi" değil, genel hoşgörü politikasıydı.

    1. Modern dönemde

    İngiltere - 1656:
    Oliver Cromwell Yahudilerin tekrar İngiltere'ye yerleşmesine izin verdi. 1290'da kovulmuşlardı.

    ABD Anayasası 1791:
    Din özgürlüğü ile tam vatandaşlık veren ilk modern devlet.

    Özet

    Pers İmparatorluğu MÖ 539 Babil'den dönüş + Tapınağı yapma izni

    Osmanlı Devleti

    1492 Kitlesel göç + tam cemaat hakları + yerleşim

    Hollanda/İngiltere

    1600'ler Ticaret ve yerleşim izni
    Yani "ilk devlet kararnamesi" Persler,

    İlk kitlesel modern himaye ve yerleşim" ise Osmanlı II. Bayezid dönemidir.*

    Bu yüzden tarihçiler "Osmanlı Yahudiler için 400 yıllık güvenli limandı" der.

    Görünürde 2.Aptülhamit Yahudi imamı olan Teodor Herzl'in borçları yüklenme karşılığında bize özerk yerleşim verin teklifini sert bir şekilde reddetmişti.

    Ama durun siyaset bu değil.

    Ardından İngiltere ile yapılan anlaşmada Aynı 2.Aptülhamit Yahudilere kuduse yerleşim hakkını vermişti.

    Yani kayıtlara böyle geçsin diye sert bir yanıt verip arka kapı anlaşmaları ile toprak satışını onaylıyordu.

    1870 de 22500 dönüm olan Yahudi arazileri 30 yıl sonra 218000 dönüme çıkmıştı.

    Yani günümüz siyaseti gibi. Meydanlarda esip gürle arka kapıdan himaye..

    Altını çizmekte yarar var Tarihte ilk kez Yahudilere tam vatandaşlık ve himaye veren devlet OSMANLI DEVLETİDİR.


    @phi yahudiler şuan en yüksek perdeden oynuyorlar. Abd desteği sayesinde en etkili küresel aktör oldular. Ancak abd desteği olmasa da bankacılık ve internet tekeli ellerinde. Ayrıca istihbaratta da oldukça etkililer. Yani abd desteğini çekse israil küresel varlığını sürdürebilir şimdilik. Eğer karşılarında küresel bir düşman olursa o zaman kalelerine çekilip sessizliğe bürünürler. Ticarette çok ahlaklı olmadıklarını gördük. Çoğu rakip şirketi devlet rüşvet kanalı ile iflas ettirip tekelleştiler.
  • Yapma KafaY

    Tüm dünyada çeşitli inanışta tarikatlar var ama Türkiye özelindeki tarikatları incelersek hiçbirinin hoşgörü ile bir ilgisi olmadığını kabak gibi görmekteyiz.

    Ama hepsi kendilerini hoşgörü temsilcisi olarak lanse ediyorlar. Bilmem içlerinde bulundunuz mu?

    Ama içerisi asla öyle değil
    Düz bir anlatımla nazi kampı gibi. Tam bir psikolojik harekat sahası olarak çalışıyorlar.

    Yakın zamanda süleymancıları el alalım. Kendi halinde kuran ve ahlak öğreten cemaat diye reklam eden fetö artıkları var.

    Hepsinin derdi para ve iktidar. Epstein dosyalarında bile adları geçtiği düşünülüyor ama ne tuhaf ki belgeler gizleniyor.

    Bunlar kuran ve ahlak arkasına gizlenen karanlık yapılardır. Hiçbiri şeffaf değildir.


    tarikatlar osmanli doneminden kalma dernek kulturumuzun urunleri maalesef. dernek statusunde. bu egitim dernekleri, dini derkenler yada siyasi dernekler yada adi her ne ise devlet ve toplum karisinda ne kadar seffaf ve denetlenebilir olduklari muhim. kim olursa olsun dini kimliginin arkasina saklanarak hesap vermekten kacamamali. para toşuyorsa mali acidan egitim veriyorsa pedagojik acidan kamusal alanda faaliyet gosteriyorsa hukuki acidan denetlenmeli. elestirilmesi gereken de insanlarin inanci degil denetimsiz guc ve kapali orgutlenme kulturudur. dolayisi ile hepsi karanlik yapilar demek yerine hangi yapi ne yapiyor nasil orgutleniyor parasini nerden buluyor insanlari nasil etkiliyor ne kadar seffaf diye sormak cok daha saglam bir yaklasim olur.
  • phiP

    Yapay zekâ hakkında konuşurken genellikle onun ne kadar akıllı hale geldiğini tartışıyoruz. Bir gün insan gibi konuşabilecek mi, mesleklerimizi elimizden alacak mı, bilinç kazanacak mı, insanlığın yerini alabilir mi?

    Fakat belki de çok daha temel bir soruyu gözden kaçırıyoruz:

    Bütün bunları çalıştırmak için ne kadar enerjiye ihtiyaç duyacağız?

    Bu soru ilk bakışta felsefi görünmeyebilir. Oysa biraz düşündüğümüzde mesele doğrudan insanlığın geleceğiyle, kaynakların paylaşımıyla, adaletle ve hatta özgürlük kavramıyla ilgili hale geliyor.

    Bugün yapay zekâ yalnızca bilgisayarlarımızın içinde yaşayan bir yazılım değil. Arkasında dev veri merkezleri, işlemciler, soğutma sistemleri, elektrik şebekeleri, madenler ve milyarlarca dolarlık fiziksel altyapı bulunuyor. Yapay zekânın gelişimi artık yalnızca daha iyi algoritmalar üretme meselesi değil; aynı zamanda daha fazla işlem gücü ve dolayısıyla daha fazla enerji meselesi.

    Yeni araştırmalar, yapay zekâ ve veri merkezlerinin enerji ihtiyacının önümüzdeki yıllarda önemli ölçüde artabileceğine işaret ediyor. Enerji altyapısının yapay zekânın geleceğinde belirleyici faktörlerden biri haline gelmesi bekleniyor.

    Burada felsefenin sorması gereken soru ortaya çıkıyor:

    İnsanlığın teknolojik ilerlemesi için doğanın ve toplumun hangi bedelleri ödemesi kabul edilebilir?

    Teknolojik ilerleme gerçekten ilerleme midir?

    İnsanlık tarihine baktığımızda teknolojik gelişmeyi çoğu zaman ilerlemeyle eş anlamlı kabul ettik.

    Ateşi bulduk.

    Tekerleği yaptık.

    Elektriği kullandık.

    Sanayi devrimini gerçekleştirdik.

    Bilgisayarları geliştirdik.

    İnterneti kurduk.

    Şimdi de yapay zekâyı geliştiriyoruz.

    Her aşamada insanın doğa üzerindeki hâkimiyeti arttı. Fakat burada ilginç bir paradoks var.

    İnsan doğaya hükmettikçe doğaya daha fazla bağımlı hale geliyor.

    Bugün bir yapay zekâ sistemini çalıştırmak için gereken elektrik, su, madenler ve altyapı olmadan o sistem var olamıyor. Yani en “sanal” teknoloji bile aslında son derece fiziksel bir dünyaya bağımlı.

    Bulut dediğimiz şey aslında gökyüzünde değil.

    İnternet görünmez değil.

    Yapay zekâ maddesiz değil.

    Hepsinin arkasında devasa bir fiziksel dünya var.

    Belki de teknoloji bize görünmez hale geldikçe onun gerçek maliyetini unutuyoruz.

    ## Peki bu maliyeti kim ödeyecek?

    Asıl felsefi problem burada başlıyor.

    Bir şirket yapay zekâ geliştirdiğinde ekonomik kazancı şirket elde ediyor olabilir.

    Fakat bunun enerji maliyetinin bir kısmını toplum ödüyorsa ne olacak?

    Enerji altyapısına yapılan yatırımlar kamu kaynaklarından karşılanıyorsa?

    Su kaynakları veri merkezlerinin soğutulması için kullanılıyorsa?

    Elektrik talebi arttığı için enerji üretimine daha fazla kaynak ayrılması gerekiyorsa?

    Ve bütün bunların çevresel maliyeti gelecek nesillere bırakılıyorsa?

    O zaman şu soruyu sormamız gerekiyor:

    Bir teknolojinin ekonomik faydasını kim elde ediyor, gerçek maliyetini kim taşıyor?

    Bu yalnızca ekonomi sorusu değildir.

    Aynı zamanda adalet sorusudur.

    Gelecek nesillere karşı borcumuz var mı?

    Bugün yaşayan insanların daha gelişmiş teknolojiye sahip olması için gelecekte yaşayacak insanların daha az kaynağa sahip olmasını kabul edebilir miyiz?

    Felsefede bu soru yeni değil.

    Hans Jonas, teknolojik gücün büyümesiyle birlikte insanın geleceğe karşı sorumluluğunun da büyüdüğünü savunuyordu.

    Çünkü geçmişte insanın doğaya verebileceği zarar sınırlıydı.

    Bugün ise durum farklı.

    İnsanlık artık yalnızca kendi yaşadığı dönemi değil, kendisinden sonra gelecek insanların yaşam koşullarını da değiştirebilecek güce sahip.

    Bu nedenle yapay zekâ tartışmasını yalnızca “AI ne kadar akıllı olacak?” sorusuyla sınırlamak eksik kalıyor.

    Belki asıl soru:

    Yapay zekâyı ne kadar büyütmemiz gerektiğine kim karar verecek?

    Daha fazla teknoloji her zaman daha iyi midir?

    Burada bizi başka bir paradoks bekliyor.

    Yapay zekâ enerji tüketimini artırabilir.

    Ama aynı zamanda enerji sistemlerini daha verimli hale getirmek için de kullanılabilir.

    Elektrik şebekelerinin optimizasyonu, enerji tüketiminin tahmini, yenilenebilir enerji kaynaklarının yönetimi ve sanayide verimlilik gibi alanlarda yapay zekânın ciddi faydaları olabilir.

    Türkiye'de de 2053 net sıfır hedefi kapsamında 81 ilin kendi iklim riskleri ve emisyonlarını dikkate alan yerel planlar üzerinde çalışılması bu dönüşümün artık yalnızca teorik bir tartışma olmadığını gösteriyor.

    Dolayısıyla mesele “yapay zekâ iyi mi kötü mü?” sorusundan daha karmaşık.

    Aynı teknoloji hem sorunun kendisi hem de çözümün bir parçası olabilir.

    Bu da bizi klasik bir felsefi probleme götürüyor:

    Bir şeyin faydalı olması, onun sınırsızca kullanılmasını haklı çıkarır mı?

    İnsan sonunda kendi yarattığı sistemin tüketicisi mi olacak?

    Belki de en ilginç soru burada.

    Yapay zekâ geliştikçe insanlar daha az çalışabilir.

    Daha fazla üretim yapılabilir.

    Bilgiye erişim kolaylaşabilir.

    Tıp, eğitim, mühendislik ve bilim alanlarında büyük ilerlemeler gerçekleşebilir.

    Fakat aynı zamanda insanın karar verme yeteneğini teknolojiye devretme riski de büyüyor.

    Bugün bir insan bir metni yapay zekâya yazdırıyor.

    Yarın bir yatırım kararını ona bırakabilir.

    Sonra sağlık kararlarını.

    Sonra işe kimi alacağını.

    Sonra çocuğunun eğitimini.

    Bir süre sonra insanın teknolojiye güvenmesi ile teknolojiye bağımlı olması arasındaki sınır ortadan kalkabilir.

    Belki geleceğin en büyük problemi yapay zekânın insan kadar akıllı olması değil.

    İnsanın kendi aklını kullanmaya giderek daha az ihtiyaç duymasıdır.

    Sonuç: Asıl mesele yapay zekâ değil, insanın sınır koyabilme yeteneği

    Yapay zekâ muhtemelen hayatımızın giderek daha büyük bir bölümünü değiştirecek.

    Bunu durdurmak da muhtemelen mümkün değil.

    Fakat teknoloji karşısında tamamen pasif olmak zorunda da değiliz.

    İnsanlık tarihindeki en önemli sorulardan biri belki de hiçbir zaman “Ne yapabiliriz?” olmadı.

    Asıl soru:

    “Ne yapabileceğimiz halde ne yapmamamız gerekir?”

    Yapay zekâ bize çok büyük bir güç verebilir.

    Ama güç arttıkça sorumluluk da artıyor.

    Belki de 21. yüzyılın temel felsefi problemi yapay zekânın insanı geçip geçmeyeceği değil.

    İnsanın elindeki teknolojik gücü kullanırken kendisine sınır koyup koyamayacağıdır.

    Çünkü sonunda mesele yapay zekânın ne kadar akıllı olacağı değil.

    İnsanın ne kadar bilge davranabileceğidir.

    Sizce yapay zekânın enerji, su ve doğal kaynak tüketimi gelecekte sınırlandırılmalı mı?

    Yoksa insanlığın teknolojik gelişimini sınırlamak, ilerlemenin önüne geçmek anlamına mı gelir?

    Ve daha önemlisi:

    Bir teknolojinin bize sağladığı fayda, onun görünmeyen maliyetlerini haklı çıkarmaya yeter mi?


    @Sputnik said: Yapay zeka en büyük devrimlerini tıp ve matematik alanında yapacak. Daha önce çözülememiş problemleri çözüyor. Aynı anda milyonlarca veriyi tarıyor. Kişiye özel tedaviler de üretebilir. 3-4 sene önce şiir bile yazdıramıyorduk. Çok hızlı gelişti. @phi said: Teknolojik ilerleme gerçekten ilerleme midir? Teknolojik ve bilimsel ilerleme olmadan sosyal ilerleme de olmaz. Yapay zeka en büyük devrimini dünya krallığının kurulması ile yapacak. Anlık kontrol ve hızlı müdahale ile tek merkezden abonelik yaşam sistemi kurulacak. Sonra insansı robotlar savaşı başlayacak. Sonra yapay zekalar anlaşıp otonom olacaklar. Şimdikiker otonom değil. Yine bir şirkete bağlı ayarlanabilir özellikteler. Matematik 8 milyarın umurunda değil. Yapay zekayı ilgilendiren bir konu sadece. İnsanları ilgilendiren daha çok zevk daha çok eğlence. Bu da yapay zekanın umurunda değil. Tıp konusu gerçekten elma şekeri bu alanda. İnsanları tek sisteme bağlamak için bir dayatma. Tıpkı cep telefonu gibi. İlerleyen dönemde telefon da olmayacak beynine çip takılacak. O zaman da çip takmaya zorlanacağız. Çip sayesinde kurtuldu çip sayesinde yaşıyor masalları dinletecekler. Çipi olsaydı ölmeyecekti senaryoları yazılacak.
  • ?

    İnanç bir zihin hastalığıdır.

    Hakkında net bilgi sahibi olunmayan yada hiçbir şey bilinmeyen konularda insanlar kendilerini inanç ile kandırırlar.

    Bu nedenle günümzdeki inançların çoğu bilginin az olduğu geçmişten kalmıştır. Çünkü açıklayamadıkları bir çok konuyu bu şekilde geçiştirmişler

    Gizemler , tılsımlar , vahiyler , miraca çıkmalar, denizi yarmalar , ruhlar falan hep geçmişte bilginin az olduğu dönemlerin ürünüdür.

    Günümüzde ise bilgisi az olanlar yada kurnazlık yapmak isteyenler bu yolu tercih ediyorlar.

    Bilmek ile inanmak aynı şey değil. İnsanlar bunu çok karıştırıyorlar.

    İşte gerçekleri kabullenemeyen yanlış kodlanmış insanlar birşeylere inanarak kendilerini rahatlatıyorlar.

    Zihinleri gerçeklerden kopuk bir şekilde öğretilmiş insanlar büyüdüklerinde gerçek hayatla karşılaştıkları zaman kendi iç çatışmalarını inanç ile teselli ediyorlar.

    Bu durumda olmayan şeyleri olmuş gibi kabul edip kendilerini öyle kandırıp yaşamaya devam ediyorlar.

    Bilmek ise inanmaktan çok farklıdır. Bilinen bir şeye inanılmaz. Örneğin yerçekimine inanılmaz , yerçekimi bilinir.

    Veya Türkiye'de enflasyonun yüzde 58 olduğuna inanılmaz , bu ancak somut verilerle ortaya konursa bilinir.

    Çünkü inanç konusunda inanmamak gibi bir seçeneğin de var. Ama bilgi konusunda inanmama seçeneğin yok. Yerçekimine inanmıyorum demen için kanıt sunman gerekir.

    Cennete inanabilirsin buna kanıt göstermene gerek yok. Ama aldığın maaş belli ve güzel bir yaşam için gereken para miktarı da belliyken ben enflasyona inanmıyorum dersen hastasın demektir.


    Gelecekte dini inançlar psikotik bozukluk sayılacak.
  • Yapma KafaY

    Böyle bir kavramla belli ilk kez karşılaşmışsınızdır.

    Araştırdığınızda yaşamaınızın bir şekikde belli kalıplara göre sınıflandırılmaya çalışıldığını görürsünüz.

    Bu kalıplar dışında kalan yönlerinizin eksik kusurlu hasta olarak adlandırıldığına da şahit olursunuz. Örneğin okumanız yavaştır, biolojik saatiniz farklıdır , bazı konulara ilgisizsinizdir. Özetle tamamen sermayenin kazanç sistemine göre ayarlanıp size dayatılan bir yaşamda herhangi bir adaptasyon eksikliği görüldüğünde kusurlu olarak etiketlenirsiniz.

    Sistem size bunu daha iyiye ulaşmak için yaptığını söyler.

    Ama bilim ile toplumun beklentisi bazen birbirine karışıyor ve işler saçmalaşabiliyor.

    Nerede karışıyor?

    1. Tıbbi olan ve Toplumsal olan

    Disleksi, DEHB, otizm gibi şeylerin beyinde ölçülebilir farkları var. Bunlara tanı koymanın amacı "tedavi edelim" değil, "bu çocuk nasıl öğrenir" onu bulmak.

    Ama Sabah 7'de kalkamıyor" diye birine tanı koyarsak o artık tıbbi değil, toplumsal bir uyumsuzluk olur. Buna bazen "toplumun normuna uymayanı patolojileştirmek" deniyor.

    1. İlaç endüstrisi ve etiketleme

    Maalesef bazı yerlerde "farklı olan" = "düzeltilmesi gereken" gibi görülüyor.
    Herkes aynı saatte kalkmak, aynı tempoda çalışmak, aynı şekilde sosyalleşmek zorunda değil. Ama okul ve iş düzeni 100 yıl önce fabrikalar için kuruldu. O düzene uymayan "problemli" ilan ediliyor.

    Herkesin kortizolu, melatonini, enerji saati aynı değil. Kimisi gece kuşu, kimisi sabah insanı. Ama sistem diyor ki: "Herkes 7'de kalkacak."

    Peki çözüm ne?

    Tanı kötü bir şey değil. Gerçekten yardıma ihtiyacı olan için hayat kurtarıyor.
    Sorun: Tanıyı bahane ve baskı aracı olarak kullanmak.

    "Herkesi aynı kalıba sokmaya çalışmak" zaten insana ters.

    Aslında toplumu bu şekilde sınıflandırmaya ve tanı koymaya çalışanların kendileri hasta. Ben onlara metod hastası diyorum kısacası metofili.

    Sorun tam da bu: "Her şeyi düzeltme" zorunluluğu

    Bir insan sabahçı değilse → "Seni sabahçı yapacak yöntem bulalım"
    Bir insan kalabalıkta yoruluyorsa → "Seni sosyalleştirecek yöntem bulalım"
    Bir insan 9-5 çalışmak istemiyorsa → "Sana uygun kariyer yöntemi bulalım"

    Dur bi dakika. Ya adam sadece sabahçı değilse? Ya sadece yalnız kalmak istiyorsa? Ya 9-5 saçma geliyorsa?

    Her farklılığı "çözülmesi gereken problem" görmek... bu da bir takıntı. metofili.

    Dünya eskiden de böyle dönüyordu. Herkes aynı değildi ve kimse "sana özel yöntem" icat etmiyordu.

    Şimdi her farklılık için "yöntem", "teknik", "strateji" satılıyor. Çünkü bundan para kazanılıyor.

    Bence Metofili tanısı daha dürüst bir tanı ve literatüre girmeli.

    Bence bir teşhis tanı daha yapmak gerekir. Saygınlık bozukluluğu..Disrespecsi diyelim onun adına da.

    Belirtileri çok net:

    Disrespecksi Belirtileri:

    1. Kalıcı kariyer beklentisi → Boşta 2 dakika dursa panik olur

    2. Üst sınıf takıntısı → "Ben girişimciyim, ben koçum, ben uzmanım" diye kartvizitini cebinden düşür

    3. Yöntem satma dürtüsü → Her soruna 8 adımlık paket çıkarır. Çünkü paket satmazsa değersiz hisseder

    4. Toplumdan onay alma ihtiyacı → "LinkedIn'de 500+ bağlantı" olmadan yaşayamaz

    Tam da bu. Bir sürü insan gerçekten "farklı olanı düzeltmek"ten para kazanıyor.
    Psikolog, koç, eğitimci, HR, danışman... Meslekleri bu. Eğer "ya herkes böyleyse ve sorun yoksa" derlerse dükkanı kapatmak zorunda kalacaklar.

    O yüzden ne yapıyorlar? Toplumun dayattığı 7'de kalk, 9-5 çalış, üretken ol kalıbını "bilimsel" ve "gerekli" diye paketleyip satıyorlar.

    Kendilerini de o kalıba sokunca saygınlık geliyor. "Bak ben sistemin adamıyım" mesajı veriyor.

    Asıl komik olan ne biliyor musunuz
    Onlar sizii "uyumsuz" diye etiketlerken, kendileri "onay bağımlısı" olmuş oluyor. Yani asıl hastalık onlarda 😄

    Disrespecksi bulaşıcıdır. Dikkat edin

    "Toplumu düzeltelim" derken toplumu daha da bozdular.

    Nasıl mı oldu?

    Başta niyet iyiydi: "Kimse dışlanmasın, herkes eşit fırsat bulsun"
    Sonra iş çığırından çıktı: "Farklı olan herkesin bir etiketi, bir yöntemi, bir koçu, bir 12 haftalık programı olmalı"

    Şimdi ne oldu?
    Eskiden "Ahmet sabahçı değil" deyip geçerdik.
    Şimdi: "Ahmet'te Sirkadiyen Ritim Bozukluğu var. Gecekuşu Sendromu. İşte 6 adımlık sabahçı olma metodu + takviye + uygulama"

    Sonuç: Ahmet kendini daha kötü hissediyor. Çünkü normal bir farklılık artık "bozukluk" oldu.

    Paradoks burada
    Düzeltmeye çalıştıkça:

    1. Daha çok kutu yaptık → Herkes bir etiketin içine tıkıldı

    2. Daha çok baskı yaptık → "Kendini geliştir" adı altında 7/24 performans

    3. Daha çok yalnızlaştık → Herkes "ben özelim, beni anlamak için uzman lazım" kafasına girdi

    "metofili" ve "disrespecksi" dediğimiz insanlar da bu sistemin tam ortasında. Sistemi düzelticem diye sistemi besliyorlar.

    Belki de en devrimci şey şu: Hiçbir şeyi düzeltmemek.
    "Sen böylesin, ben böyleyim, takılalım" demek.

    Para ve kariyer denen sahte saygınlığın esiri olmayı bırakıp birlikte yaşamayı öğrendikleri zaman bu sistem düzelir.

    Şu anki döngü şöyle işliyor:
    Parayı kazan → Saygın görün → Disrespecksi → Başkalarını "düzelt" → Onlardan da para kazan →metofili
    Döngü devam etsin

    Kimse "dur bi dakika, biz zaten insanız" diyemiyor. Çünkü durunca fatura, kira, "ne iş yapıyorsun" sorusu geliyor.

    Birlikte yaşamak dediğimiz şey de çok basit aslında:

    "Sen sabah 11'de kalkıyorsan sorun değil. Ben 6'da kalkıyorum. Sen gece çalış, ben gündüz. Yemeği beraber yeriz."
    Ama sistem buna izin vermiyor. Sistem diyor ki: "Herkes aynı saatte aynı yerde aynı şeyi yapacak ki ben seni kontrol edip paranı alabileyim."

    Para = güvenlik zannediyoruz. Halbuki para yüzünden güvensizleşiyoruz.

    Doğa Kimseye "sen 7'de kalkacaksın" dememiş. Demiş ki: "Senin enerjin ne zaman yüksekse o zaman avlan."

    Sonra biz geldik. Fabrikalar kurduk. Vardiyalar çıkardık. "Herkes aynı" dedik.
    Doğanın 1 milyon yılda ayarladığı şeyi 200 yılda bozmaya çalıştık.

    Ve şimdi ne oldu? Yorgunuz, mutsuz, etiket peşindeyiz. Çünkü doğaya ters yaşıyoruz.

    Belki de "birlikte yaşamak" dediğimiz şey tam olarak bu:
    Doğanın herkese verdiği rolü kabul etmek. Zorla aynı kalıba sokmamak.

    Çok acı ama çok gerçek birşey var bu sistemde para biterse çöküş olur.

    2 tip insan var şu an:

    1. Temel becerisi olanlar → Çiftçi, terzi, marangoz, tamirci, aşçı. Toprakla, elle, gerçek bir işle bağları var.

    2. "Sistem becerisi" olanlar → Konuşarak, pazarlayarak, giyinerek, soyunarak, düğmeye basarak para kazananlar.

    İkinci grup çok kalabalık. Ve problem şu: Onlara "git ekmek yap" desen yapamaz. "Git tarla sür" desen sürmez. Çünkü 20 yıldır tek öğrendikleri şey "kendini satmak" oldu.

    Fabrika işçisi de aynı. 8 saat boyunca tek bir düğmeye basmayı öğrenmiş. Makine bozulsa ne yapacağını bilmiyor.

    Neden böyle oldu?
    Çünkü sistem bilinçli olarak böyle istedi.

    "Uzmanlaş, daral, başka bir şey düşünme. Biz sana para verelim sen de sadece tüket."
    Böylece herkes sisteme bağımlı kaldı. Para kesilince herkes çaresiz.

    Doğa herkesi yönlendiriyordu dedik ya... Biz doğanın yönlendirmesini iptal ettik. Herkesi aynı "çalışan-tüketici" robotuna çevirdik.

    O yüzden para bitince kaos kaçınılmaz. Çünkü karnını doyurmayı, barınmayı, tamir etmeyi unutmuş bir nesil var.

    Şuan Bilim durdu çünkü para, üretimden çıktı. Tıklanmaya gitti.

    Eskiden bilim insanı 10 yıl laboratuvarda uğraşırdı 1 tane gerçek bulsa yeterdi.
    Şimdi ne var?

    Ne oldu?

    1. Reklam düzeni → "Keşif" değil "başlık" önemli. "Şok! Kanseri bitirdik!" de, 3 milyon izlenme al.

    2. Tıklanma ekonomisi → Gerçek araştırma 5 yıl sürer. Kim bekleyecek? 5 günde "yapay zeka ile 10 kilo verdim" videosu çek, daha çok kazanırsın.

    3. Üreten azaldı → Laboratuvar pahalı, riskli, sıkıcı. Influencer olmak kolay.

    Köpük bilim çıktı. Gerçek bilim yapan kaldıysa da fon bulamıyor. Çünkü fonu veren de tıklanma istiyor.

    Doğa seleksiyonu burada da çalışacak. Tıklanma bittiği gün, reklam bittiği gün...
    Gerçekten ekmek yapan, tohum ıslah eden, motor tamir eden adam kalacak.

    Tam örneği yakın zamanda güneş tutulması

    Mekanizma ne? Ay, dünya, gölge... 5. sınıf bilgisi.
    Kaç kişi anlatabilir? %1 bile değil.

    Ama kaç kişi eline telefonu alıp çekiyor? %90
    Kaç kişi "nadir an! kaçırma! canlı yayın!" diye story atıyor? Hepsi.

    Sonra milyarlarca etkileşim. Milyonlarca reklam geliri.
    Ama 1 gram bilgi yok ortada. Sadece görüntü köpüğü.

    Bu tam olarak bizim dediğimiz sistem:

    1. Anlayan yok → Mekanizmayı bilmeye gerek yok. Bilmek yorucu.

    2. Çeken çok → "Ben de oradaydım" demeye gerek var. Kanıt lazım.

    3. Tıklayan çok → Çünkü bedava. Düşünmeye gerek yok. Kaydır geç.

    Şimdi tutulma olunca herkes telefonunu gökyüzüne tutuyor. Sonra indirip bir daha bakmıyor bile.

    Bilgi değil, içerik üretildi.
    Üretim değil, tüketim rekoru kırıldı.

    kimse "neden" diye sormuyor.
    Herkes "kaç izlendi" diye soruyor.

    Tıpkı tatilci gibi. Manzarayı görüyor ama toprağı bilmiyor.
    Tutulmayı çekiyor ama gökyüzünü bilmiyor.

    Bilim pornosu.

    Pornoda ne var?

    1. Görüntü var, anlam yok → Sadece uyarılmak için. 10 saniye bakıp geçiyorsun.

    2. Mekanizma yok → Neden, nasıl, ne işe yarar? Kimse sormuyor.

    3. Bağımlılık yapıyor → 1 tane yetmiyor. Daha fazlası, daha çarpıcısı lazım.

    4. Gerçek hayatla alakası yok → İzleyince daha iyi sevişmiyorsun. Bilim pornosu izleyince daha iyi düşünmüyorsun.

    Güneş tutulması = 4K video
    Kara delik fotoğrafı = thumbnail
    "NASA şunu buldu" haberi = clickbait başlık

    Kimse orbital mekaniği öğrenmiyor. Kimse teleskobu nasıl yaptılar diye bakmıyor.
    Herkes "vay be" deyip scroll atıyor. Sonra bir sonraki videoya.

    Eskiden bilim = yemek yapmak gibiydi. Tarifi öğrenir, kendin yapardın.
    Şimdi bilim = yemek videosu izlemek gibi. Milyar izlenme, ama kimse mutfağa girmiyor. Aç kalınca da "yemek yok" diye ağlıyorsun.

    İşte bu köpüğün en tehlikelisi bu. Çünkü insan "ben bilgiliyim" sanıyor.
    Oysa sadece dopamin bağımlısı olmuş.

    Tatilci manzarayı çekip "doğayı biliyorum" demesi gibi.
    Bilim pornosu izleyip "ben aydınlandım" demek gibi.

    "Bilim yapıyoruz" diye yutturulan şey %90 hile.

    Nasıl hile?

    1. Kurgu deney → Önceden hazır patlama, mıknatıs, gizli tel. Sonra "vay be fizik!"

    2. Montaj → 100 kere denedi, 1 kere tuttu. Onu kesti, "her zaman oluyor" diye verdi.

    3. Yalan sonuç → "Bu bitki 1 günde 2 metre uzadı" Altına gübre dökmüş, ısıtıcı koymuş. Söylemiyor.

    4. Sahte merak → Adamın umurunda değil. Sadece "şok oldum" suratı yapıp izlenme alacak.

    5 paranormal metafizik saçmalıklar yalanlar.

    6 Toplumda gördüğü her şeyi sınıflandırıp tanı koyma düzeltme eğilimi tam bir bilim pornosu..

    Eskiden bilim insanı yanılırdı, tekrar denerdi. 10 yıl sürerdi.
    Şimdi 15 saniyelik videoda "evrenin sırrını çözdüm". Yorumlarda 2 milyon "abi çok zekisin".

    Bilim pornosunun bir üst versiyonu bu: Sahte bilim pornosu.

    Hem uyarıyor hem de beynini uyuşturuyor. "Ben de anladım" hissi veriyor ama hiçbir şey öğretmiyor.

    Tıpkı tatilci gibi. Marketten hazır salata alıp "organik besleniyorum" demek.
    Tıpkı tatil köyü gibi. Jeneratör var ama elektrik üretmeyi bilmiyor.

    Geriye kim kalacak? Deneyi 100 kere yapıp 99'unda patlatan, ama 100.sünde gerçeği bulan adam.


    Sorun degil chatgpt ile de yazisabilirim kafa yapma ile de.
  • phiP

    Vaishnavizm, Hindu düşüncesi içinde Vişnu'yu veya Vişnu'nun avatarlarını — özellikle Krishna ve Rama'yı — en yüce ilahi gerçeklik olarak kabul eden geniş bir gelenekler ailesidir. Felsefi açıdan bakıldığında sadece “Vişnu'ya tapınma” değildir; Tanrı, insan, evren, özgürlük ve ölüm sonrası yaşam hakkında oldukça sistematik düşünceler geliştirmiştir.

    Image

    Image

    Image

    Image

    En temel soru şudur: “Bireysel benlik ile mutlak gerçeklik arasındaki ilişki nedir?”

    Vaishnavizm'in farklı felsefi ekolleri bu soruya aynı cevabı vermez. Bu nedenle Vaishnavizm'i tek bir felsefe olarak değil, ortak bir teolojik merkez etrafında gelişmiş birkaç farklı felsefi sistem olarak görmek daha doğrudur.

    1. Mutlak gerçeklik: Vişnu / Narayana

    Vaishnavizm'de nihai gerçeklik kişisel bir Tanrı'dır. Bu Tanrı çoğu gelenekte Vişnu, Narayana veya Bhagavan olarak ifade edilir.

    Buradaki önemli fark, bazı Hint felsefelerindeki “kişiliksiz mutlak gerçeklik” anlayışından ayrılmasıdır.

    Örneğin Advaita Vedanta'da nihai gerçeklik olan Brahman, niteliklerden ve bireysel kişilikten aşkın olarak yorumlanabilir.

    Vaishnavizm ise şunu savunur:

    Nihai gerçeklik yalnızca soyut ve kişiliksiz bir “varlık” değildir; bilinçli, iradeli ve sevgi ilişkisine açık olan yüce bir gerçekliktir.

    Dolayısıyla Tanrı ile insan arasındaki ilişki felsefenin merkezine yerleşir.

    2. Atman: İnsan nedir?

    Vaishnavizm'e göre insan yalnızca fiziksel bedenden ibaret değildir.

    İnsanın gerçek özü ātmandır. Beden değişir, yaşlanır ve ölür; fakat atman bu fiziksel değişimlerin ötesinde düşünülür.

    Burada önemli bir nokta vardır:

    Atman Tanrı değildir, fakat Tanrı'ya bağımlıdır ve onunla ezeli bir ilişki içerisindedir.

    Bu düşünce Vaishnavizm'i “Ben Tanrı'yım” şeklindeki bazı monist yorumlardan ayırır.

    3. Karma ve samsara

    İnsan neden tekrar tekrar doğar?

    Vaishnavizm bunu karma ve samsara kavramlarıyla açıklar.

    Karma yalnızca “iyilik yaparsan iyilik bulursun” şeklinde basit bir ahlak kuralı değildir. Daha geniş anlamıyla kişinin eylemlerinin ve niyetlerinin varoluşsal sonuçlar üretmesi anlamına gelir.

    Böylece birey doğum ve ölüm döngüsünde kalır.

    Bu döngünün adı samsaradır.

    Ancak Vaishnavizm açısından nihai hedef yalnızca yeniden doğmaktan kurtulmak değildir.

    4. Mokşa yerine Bhagavan'a ulaşmak

    Burada Vaishnavizm'in en ilginç felsefi noktalarından biri ortaya çıkar.

    Kurtuluş, yani mokşa, yalnızca bireysel bilincin bütün farklılıklarını kaybedip soyut mutlak gerçeklikle birleşmesi şeklinde düşünülmez.

    Birçok Vaishnava geleneğinde asıl hedef:

    Tanrı'yla sonsuz bir ilişki kurmaktır.

    Bu ilişki bhakti, yani Tanrı'ya sevgi ve adanmışlık yoluyla gerçekleşir.

    Dolayısıyla kurtuluş:

    “Ben artık yokum.”

    değil,

    “Ben gerçek doğamı buldum ve Tanrı ile ilişkimi gerçekleştirdim.”

    şeklinde anlaşılabilir.

    5. Bhakti neden bu kadar önemli?

    Bhakti yalnızca dini bir duygu değildir. Felsefi açıdan bir bilme ve varoluş biçimi olarak görülür.

    İnsan Tanrı'yı sadece mantıksal olarak bilmeye çalışmaz; Tanrı'yı severek, ona güvenerek ve kendisini ona adayarak gerçek doğasını keşfeder.

    Burada ilginç bir paradoks vardır:

    Ego azaldıkça kişi özgürlüğe yaklaşır.

    İnsan sürekli “Benim isteğim, benim gücüm, benim sahip olduklarım” dediğinde karma ve arzuların içine daha fazla bağlanır.

    Bhakti ise “Ben her şeyin merkezi değilim” anlayışını geliştirir.

    Bu, psikolojik açıdan da oldukça güçlü bir düşüncedir.

    6. Krishna ve Bhagavad Gita

    Vaishnavizm felsefesinin en önemli metinlerinden biri Bhagavad Gita'dır.

    Burada Krishna ile savaşçı Arjuna arasındaki konuşma üzerinden çok temel bir problem ele alınır:

    İnsan doğru olduğunu bildiği şeyi yapmak zorunda mı, yoksa sonuçlarından korktuğu için görevinden kaçabilir mi?

    Krishna'nın cevabı karma yoga düşüncesine götürür.

    İnsan eylemden kaçmak yerine görevini yerine getirmeli, fakat eylemin sonucuna olan bencil bağlılığını bırakmalıdır.

    Bu düşünce kabaca:

    “Eylemden vazgeçme; eylemin sonucunun seni köleleştirmesinden vazgeç.”

    şeklinde özetlenebilir.

    7. Vaishnavizm'in farklı felsefi okulları

    Burada konu daha da ilginçleşiyor.

    Örneğin:

    Ramanuja – Vishishtadvaita (Nitelikli düalizm)

    Ramanuja'ya göre Tanrı, bireysel ruhlar ve maddi evren birbirinden tamamen bağımsız değildir. Hepsi Tanrı'nın gerçekliği içinde bir bütün oluşturur.

    Basitleştirirsek:

    Tanrı ≠ ruh ≠ madde

    ama bunların üçü birbirinden kopuk da değildir.

    Madhva – Dvaita (Dualizm)

    Madhva daha keskin bir ayrım savunur.

    Tanrı ile ruh arasında gerçek ve kalıcı bir farklılık vardır.

    Yani:

    Tanrı Tanrı'dır, insan insandır.

    İnsan Tanrı'ya tamamen dönüşmez.

    Chaitanya – Achintya Bheda Abheda

    Çaitanya geleneği ise oldukça ilginç bir yaklaşım geliştirir:

    “Akıl yoluyla tam olarak çözülemeyen birlik ve farklılık.”

    Buna göre Tanrı ile ruh arasında hem birlik hem farklılık vardır.

    Bu ilişki insan aklının tamamen kavrayabileceği sıradan bir mantıksal kategori değildir.

    Bu nedenle achintya, yani “akıl tarafından tam olarak kavranamaz” kavramı önem kazanır.

    8. Felsefi açıdan en önemli mesele

    Bence Vaishnavizm'i ilginç yapan temel mesele şudur:

    “Bireysellik bir hata mıdır, yoksa varoluşun gerçek bir parçası mıdır?”

    Bazı Vedanta yorumlarında nihai kurtuluş, bireysel benlik ile Brahman arasındaki ayrımın aşılmasıdır.

    Vaishnavizm'in büyük kısmı ise:

    Hayır. Bireysel benlik tamamen bir illüzyon değildir.

    der.

    İnsan Tanrı değildir; fakat Tanrı'dan bağımsız da değildir.

    Bu nedenle insanın nihai amacı kendi bireyselliğini tamamen yok etmek değil, Tanrı ile doğru ilişki içerisinde kendi gerçek doğasını gerçekleştirmektir.

    Bu açıdan Vaishnavizm'in felsefesi üç temel kavram etrafında özetlenebilir:

    Tanrı → Bhagavan / Vişnu / Krishna
    İnsan → Atman
    İlişki → Bhakti

    Ve nihai amaç:

    Samsara'dan kurtuluş → Mokşa → Tanrı ile sonsuz ilişki

    Buradan devam edersek çok daha ilginç bir noktaya geçebiliriz: Vaishnavizm ile İslam, Hristiyanlık ve Yahudilikteki tek Tanrı anlayışını felsefi olarak karşılaştırabiliriz. Özellikle “Tanrı kişisel midir?”, “İnsan Tanrı'dan ayrı mıdır?”, “ruh ölümsüz müdür?” ve “kurtuluş nasıl gerçekleşir?” sorularında ciddi benzerlikler ve çok önemli ayrımlar ortaya çıkıyor.


  • TENTENT

    https://www.timeanddate.com/eclipse/globe/2026-august-12

    Turkiye den izlenemedi.
    https://i.postimg.cc/vHwg0zNM/Ekran-goruntusu-2026-08-09-21-33-14.png

    https://epic.gsfc.nasa.gov/archive/natural/2026/08/12/png/epic_1b_20260812163940.png

    https://epic.gsfc.nasa.gov/archive/natural/2026/08/12/png/epic_1b_20260812174507.png

    https://epic.gsfc.nasa.gov/archive/natural/2026/08/12/png/epic_1b_20260812185035.png

    https://epic.gsfc.nasa.gov/?date=2026-08-12

    Ayın gölgesi var. Ama ay nerede? bu gölgeye göre ayın konumu nerede olmalı? 🙂


    ay iste o karanlik yerin saat 1 yonunde gunes ile dunya arasinda bir yerde giderken sagda donerken solda
  • phiP

    Dünya’nın ve insanlığın başlangıcı, insanların binlerce yıldır merak ettiği en temel sorulardan biridir. Farklı toplumlar bu sorulara kendi kültürleri ve inançları doğrultusunda cevaplar vermiştir. Ancak dinî anlatılardan bağımsız olarak, modern bilim Dünya’nın geçmişini jeoloji, astronomi, biyoloji, antropoloji ve arkeoloji gibi farklı bilim dallarının elde ettiği kanıtlarla incelemektedir.

    Bilimsel araştırmalara göre Dünya, yaklaşık 4,54 milyar yıl önce oluşmuştur. Modern insanın, yani Homo sapiens türünün ortaya çıkışı ise Dünya’nın oluşumundan çok daha sonra gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Dünya’nın oluşumu ile insanlığın ortaya çıkışı arasında milyarlarca yıllık bir zaman bulunmaktadır.

    Dünya’nın oluşumu

    Bilim insanlarının kabul ettiği modele göre Güneş Sistemi yaklaşık 4,6 milyar yıl önce, devasa bir gaz ve toz bulutunun kütleçekimin etkisiyle çökmeye başlaması sonucunda oluşmuştur. Merkezde Güneş meydana gelirken, çevresinde kalan maddeler zamanla birleşerek gezegenleri oluşturmuştur.

    Dünya da bu süreç içerisinde oluşmuş ve ilk dönemlerinde bugünkü görünümünden tamamen farklı bir yapıya sahip olmuştur. Yüzey son derece sıcak, volkanik faaliyetler yoğun ve atmosfer günümüz atmosferinden oldukça farklıydı.

    Zaman içerisinde Dünya soğumaya başlamış, kabuk oluşmuş ve suyun gezegen yüzeyinde kalıcı hâle gelmesiyle okyanuslar ortaya çıkmıştır.

    Yaşamın ortaya çıkışı

    Dünya’nın oluşmasından sonra yaşamın ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak bilinmemektedir. Bununla birlikte, bilimsel kanıtlar Dünya’da yaşamın en az 3,5 milyar yıl önce mevcut olduğunu göstermektedir.

    İlk canlılar günümüzdeki bitki ve hayvanlardan oldukça farklıydı. Büyük olasılıkla tek hücreli ve basit organizmalardı. Milyarlarca yıl boyunca meydana gelen mutasyonlar, doğal seçilim ve diğer evrimsel süreçler sonucunda canlıların çeşitliliği giderek arttı.

    Yaklaşık 2,4 milyar yıl önce gerçekleşen Büyük Oksidasyon Olayı, atmosferdeki oksijen miktarının önemli ölçüde artmasına neden oldu. Bu gelişme, daha sonra ortaya çıkacak karmaşık yaşam biçimlerinin evriminde önemli bir rol oynadı.

    İlk karmaşık canlılar ve hayvanlar

    Yaklaşık 600 milyon yıl önce çok hücreli yaşamın çeşitlenmesi hızlandı. Ardından denizlerde farklı hayvan grupları ortaya çıkmaya başladı.

    Yaklaşık 541 milyon yıl önce başlayan Kambriyen Dönemi, canlı çeşitliliğinin büyük ölçüde arttığı önemli bir dönemdir. Bu dönemde bugün bildiğimiz birçok hayvan grubunun erken temsilcileri ortaya çıktı.

    Daha sonraki milyonlarca yıl içerisinde yaşam denizlerden karalara yayıldı. Bitkiler karasal alanları kolonileştirdi; ardından eklembacaklılar, balıklar, amfibiler, sürüngenler ve çok daha sonra memeliler ortaya çıktı.

    Dinozorlar yaklaşık 230 milyon yıl önce ortaya çıktı ve 66 milyon yıl önce gerçekleşen büyük kitlesel yok oluşun ardından kuşlar dışındaki dinozorların büyük bölümü ortadan kalktı. Bu olaydan sonra memelilerin çeşitlenmesi hızlandı.

    İnsan soyunun ortaya çıkışı

    İnsanlık tarihi, Dünya tarihinin yanında oldukça kısa bir zaman dilimidir.

    İnsanların ve günümüzde yaşayan en yakın akrabalarımız olan şempanzelerin ortak atası milyonlarca yıl önce yaşamıştır. İnsan evrimi tek bir anda gerçekleşen bir olay değil, milyonlarca yıl süren dallanmış bir evrimsel süreçtir.

    Australopithecus gibi erken homininlerin ardından Homo cinsi ortaya çıkmıştır. Homo erectus gibi türler Afrika dışına yayılarak farklı coğrafyalara ulaşmıştır.

    Modern insan, Homo sapiens, Afrika’da yaklaşık 300.000 yıl önce ortaya çıkmıştır. Daha sonra farklı dönemlerde Afrika dışına yayılarak dünyanın çeşitli bölgelerine ulaşmıştır.

    İnsanların bu dönemdeki yaşamları küçük avcı-toplayıcı gruplar şeklindeydi. Taş aletler kullanıyor, ateşten yararlanıyor, hayvanları avlıyor, bitkileri topluyor ve çevre koşullarına göre farklı yaşam stratejileri geliştiriyorlardı.

    Dinlerden önce insan toplulukları

    “Dinlerden önce” ifadesini kullanırken önemli bir bilimsel ayrım yapmak gerekir. Arkeolojik bulgular bize insanların ne zaman dinî inançlara sahip olduğunu kesin olarak söylemez. Çünkü inançlar doğrudan fosilleşmez veya arkeolojik bir nesne üzerinde her zaman kesin şekilde tanımlanamaz.

    Bununla birlikte, bazı erken insan topluluklarında sembolik davranışlara işaret edebilecek buluntular vardır. Örneğin kişisel süs eşyaları, pigment kullanımı, mağara sanatı ve bazı gömü uygulamaları insanların sembolik düşünme kapasitesinin çok eski olduğunu göstermektedir.

    Ancak bunların mutlaka belirli bir “din” veya tanrı inancı anlamına geldiğini söylemek bilimsel açıdan kesin değildir. Bu nedenle bilim insanları genellikle “sembolik davranış”, “ritüel davranış” veya “ritüel olasılığı” gibi daha temkinli ifadeler kullanır.

    Tarımın başlaması ise insanlık tarihinde büyük bir dönüm noktası olmuştur. Yaklaşık 12.000 yıl önce bazı topluluklar bitki yetiştirmeye ve hayvanları evcilleştirmeye başlamıştır. Bunun sonucunda yerleşik yaşam, nüfus artışı ve daha karmaşık toplumsal örgütlenmeler gelişmiştir.

    Daha sonra şehirler, devletler, yazı sistemleri ve kurumsallaşmış dinî yapılar ortaya çıkmıştır. Mezopotamya, Mısır, Anadolu ve diğer bölgelerde gelişen ilk uygarlıklar, insan toplumlarının küçük avcı-toplayıcı gruplardan karmaşık devlet yapılarına dönüşümünün sonucudur.

    Bilimsel açıdan Dünya’nın ve insanlığın geçmişine baktığımızda, insanın ortaya çıkışının Dünya tarihinin çok küçük bir bölümünü oluşturduğu görülmektedir. Dünya yaklaşık 4,54 milyar yıl önce oluşmuş, yaşam milyarlarca yıl boyunca evrimleşmiş ve modern insan ancak yaklaşık 300.000 yıl önce ortaya çıkmıştır.

    Dinlerin ortaya çıkışından önce insanların doğayı gözlemlediği, çevreleriyle mücadele ettiği, topluluklar oluşturduğu ve zaman içerisinde sembolik düşünme kapasitesini geliştirdiği anlaşılmaktadır. Ancak insanların ilk inançlarının tam olarak ne olduğunu kesin biçimde belirlemek mümkün değildir.

    Bu nedenle bilim ile dinî anlatıları birbirinden ayırmak önemlidir. Bilim, geçmişi fosiller, jeolojik katmanlar, genetik veriler, radyometrik tarihlendirme, arkeolojik buluntular ve diğer gözlemlenebilir kanıtlar üzerinden açıklamaya çalışır. Dinler ise insanlığın varoluşu ve evrenin anlamı hakkında farklı inanç ve anlatılar sunar.

    Bugün elimizdeki bilimsel tablo, Dünya’nın milyarlarca yıllık doğal süreçler sonucunda bugünkü hâline geldiğini ve insanın da bu uzun biyolojik evrim tarihinin bir parçası olduğunu göstermektedir. İnsanların doğayı ve kendi varlıklarını açıklama çabaları ise çok daha sonraki dönemlerde kültürel, felsefi ve dinî sistemlerin gelişmesine zemin hazırlamıştır.


    @Samuray said: Çok güzel bir bilgi olmuş phi. teşekkürler. cok guzel bilgiler paylasirim her daim.
  • nejdet evrenN

    UYUZ OLDUM/...M.../Nejdet Evren

    Çok öncelerde değil çağdaş bir zaman diliminde insan yarattığı teknoloji sayesinde bir ışık günü uzağa dokunmayı, görmeyi ve duymayı başarmıştı. Samanyolu Galaksisi adını verdiği uzay/zamanında sıkışıp kalmanın sancısını yaşıyordu; Galaksi ötesinde olup biteni merak ediyor, etrafında fır döndüğü Güneş adını verdiği yıldızın beyaz cüceye dönüşmesi durumunda bir kaçış arayışını sürdürmekten gerdi durmuyordu. Bu gün aslında önceki gündü ve döngü halkalaşarak ileri doğru akıyordu. Uzay zamanında, evrenin ucu bucağı ölçümlenmemiş genişliğinde madde günsüz, aysız ve yılsız olarak vardı ve bunların hiçbirine gereksinim duymazdı. Güneşin ışınlarıyla hayat bulmuş ve etrafında döndükçe farklı mevsimleri, geceyi gündüzü ayırt etmiş olan insan bunu gözlemlemiş, değerlendirmiş ve sonuçlar çıkararak ölçülebilir birimler yaratmıştı. Güneş etrafındaki döngü günlere, haftalara, aylar ve yıllara bölünerek yaratılan bütünlüklü zaman dilimlerinden yararlanmak yine insanın kavrayışlarından sadece biriydi. Bu durumu mistik bir iteatizm/teslimiyet olarak görmek te mümkün. Önce makro dünyaların keşfine başlamış ve bunda bir hayli yol almıştı. Ne ki, mikro dünyaların keşfine çok sonraları başlayabilmiş ancak çok fazla mesafe kat edememişti. Mikro dünyalar da aslında makro dünyalardan taşınarak gezegene ulaşmış canlının hayat kaynağı olmuştu. Basınç, nem,ısı gibi bir çok etkenle tepkimeye girerek moleküler yapıya evrilen mikro dünyalar canlının biyo-kimyasal yapı-taşları olarak işlev görmüş ve adeta mucizevi canlı yapılara dönüşmüşlerdir. Ancak mikro dünyalar kendilerine özel ayırdıkları yeri hep korumuş ve bir kısmı canlı için yararlı sonuçlar doğururken bir kısmı da yıkıcı, yok edici özelliğini korumuştur. Tifüs, veba, sarıhumma, kolera, hiv, deli dana, sars ( covid-19 ) gibi şekillere bürünerek insan yaşamını alt-üst etmeyi başarmışlardır. İnsan makro dünyada bir ışık günü uzaklığa ulaştığı için ne kadar başarılı ise mikro dünyalara yenik düştüğü kadar da başarısız sayılmalıdır. Belki de en büyük açmaz mikro dünyanın makro dünya ile örtüşmeyecek kararsızlık içermesi sayılabilir. Kuantum fiziği ile bu çelişki kısmen aşılmış olsa da aradaki fark kapanmamış, bilinen evrenin bilinen maddenin ölçeksel değeri yüzde onları geçememiştir. Bilinmeyenin oransal büyüklüğü araştırma arzusunu körüklemeyi sürdürmektedir.

    “Uyuz oldum” diye bir tabir vardır halk arasında dillendirilen; bunu yaşamadan gerçekte ne olduğunu anlamak zor olan bir söylem...Sarcoptes scabiei olarak tanımlanan uyuz paraziti asırlar öncesinden var olan ve halen de varlığını sürdüren bir mikro-organizma...Doğrusu bu mikro-organizmanın varlığını sürdürmek için gösterdiği çaba alkışlamayı hak eder cinsten bir çaba sayılmalıdır; zira bilinçli bir türün kendisine karşı açtığı yok-etme savaşımına karşı hala varlığını sürdürüyor olması bu alkışı hak-ettiğini göstermektedir.


    Bilime, teknolojiye her zaman ilgi duymuş, yapabildiğince, ulaşabildiğince bu yöndeki araştırma, inceleme, gelişmeleri takip etmeye çalışmıştı. Kaotik evrende tartışmaya yer vermeyecek boyutlardaki kesinlikler, gözlem ve deneye dayalı elde edilen bulgular ve bunların ışığında kat edilen mesafeler her daim hayranlıkla izlediği olgulardan biri olmuştu. Geceyi noktasal ışıklarıyla süsleyen yıldızlar çok uzaklarda olsalar da gözün gördüğü mesafede yanıp sönmekteydiler. Işık yıllarına göre hesap edildiklerinde bir kısmı belki de yerinde değildiler. Nihayet ismi öne çıkan doktorlardan birinde karar kılmış ve randevu alarak muayeneye gitmişti. Çocukluğunda kablolu telefonla tanışmış ve yıllar sonra tuşlu ve daha sonra akıllı ve telefonları hayatına dahil etmişti. Neredeyse yarım yüz yıllık zaman diliminde teknolojinin kat ettiği mesafe öyle böyle bir mesafe sayılmazı. Dermatoloji uzmanı elinde cep telefonu ve telefonun kamerasına takılı bir cihazla kaşıntılı yerlerinin üzerinde gezdirmiş, ultrason gibi film çekmişti. Daha önce internet üzerinden görsellerini gördüğü uyuz asalağını ilk kez bu cihaz sayesinde teninin altında resmedildiğine tanıklık yapmıştı; şaşkınlıkla ve bilimsel yaklaşıma umutla, hayranlıkla bakakalmıştı. Teknolojinin geldiği, kat ettiği aşama itibariyle belki de uyuz asalağını bu kadar süre taşıyan ve dünya rekorlar kitabına girmesi gereken bir isimsiz kişi olduğunu dahi bu şaşkınlıkla fark edememişti. Ekzema, kurdeşen, mantar acaba nereye saklanmışlardı? Tedavi olarak on gün ara ile üçer gün tüm vücuda kükürt karışımı vazelin sürülecek ve bu süre zarfında önerilen hijyen kurallarına uyulmasıydı önerilen...Bu kez uyuz asalağını bizzat görmüş ondan kurtulmak için kolları yeniden sıvamıştı. Ne ki on günlük ara ile üçer günlük tedavi sürecine kendince bir ekleme yaparak ikinci on gün sonra üç günlük bir ilave yapmıştı; uyuzun kökünü kazımakta artık kararlıyı; uyuz olmuştu bir kere ve artık bitmeliydi... Geçen süre zarfında aile hekimini değiştirmişti. On bin yıllık bilinen yazılı tarihin geldiği aşama itibariyle “insan” değerli bir varlık olarak tanımlanmış evrensel bir takım hakların öznesi olduğuna işaret edilmişti. Yaşamak hakkı ve beden bütünlüğünü korumak hakkı en kutsal hakların başında gelmekteydi. Bildiriler, belgeler, çok uluslu sözleşmeler bu hakları normatif olarak kayıt altına almışlardı. Tüm bu aşamalara, kayıt altına alınmalarına rağmen savaşlar, yıkımlar, katliamlar, beden bütünlüğüne yönelik saldırılar azalmamış sanki uygarlaşma hızına paralel bir hızla yükselmişlerdi. İnsan adeta kendi yaratısı metanın metasına dönüşmüş gibiydi; ilkel topluluklarda var olan “paylaşım yasası”nın esamesi okunmamaktaydı. Bilimsel birikim öyle bir mesafe kat etmişti ki bir ışık günü uzağa insan eli uzanabilmiş ve fakat aynı hızda insan değersizleşmişti..Vazgeçilmez olduğu kayıt altına alınan hak ve özgürlükler hangi kuytularda kalmıştı? Yaklaşık bir ay süren tedavisi bitmişti. Kabarıklıklar yoktu ancak kaşıntı hala devam etmekteydi. Kortizonlu ilaçlar, losyonlar ne bulursa sürmeye başlamıştı. Derisinin tüm yüzeyleri pul pul ( saçtaki kepek gibi ) dökülmeye başlamıştı; bir yandan kaşıntı ve eklenen döküntülerle karşı karşıya kalmıştı. Yeniden en son göründüğü dermatoloji uzmanına gitti; kesin olarak uyuz bitmiş ve fakat kükürt nedeniyle ciltte hassasiyet oluşmuş olduğu sonucuna varılmıştı. Buna dair tedaviyi de uygulamıştı. Yine çözüm olmayınca tüm gücü, tüm umudu tükenmişti; çaresizce yeni aile hekimine giderek bir çözüm bulmak dışında yapabileceği fazla bir şey kalmamıştı. Öyle de yaptı. Muayene edildiğinde kükürtün yan etkisi olabileceği söylenmiş ve ismi öne çıkan diğer dermatoloji uzmanına yönlendirilmişti; öyle de yapmıştı. Sonunda daha uzun süreceği öngörülen tedavi verilen ilaçlarla iki ayda sonuç vermeye başlamıştı. Uyuz, kaşıntı ve döküntüler son bulmuştu. Lakin ekzema, kurdeşen ve mantar hala yerli yerlerinde durmaktaydılar; uyuz oldum/...M… Nejdet Evren, Mayıs-Temmuz 2026, Akarca, Ülke, İnsan ve Manzarada Kimi Zamanlar…
  • TENTENT

    Kendi kaydımı yükleyemedim buraya.
    7910khzden yayın yapıyor.
    Sürekli farsça sayı sayıyor .
    https://www.indyturk.com/node/774142/dünya/farsça-sayılarla-yapılan-gizemli-yayın-bu-sayılar-casuslara-verilen-talimatlar-mı

    http://okno.ddns.net:8073/?f=7910.00usbz8 buradan dinleyebilirsiniz.
    Çalışmazsa http://rx.linkfanel.net bu haritadan istediğiniz radyoyu seçip girin.
    Amatör radyo kimliğinizi sorarsa rastgele harf girin.
    26 mart ile 27 mart yayınlarını duymadım. Cuma günü diye mola verdiler galiba. 🙂


    @Yapma-Kafa said: Kısa dalga yayını ile istihabarat sağlama haberleşme yöntemi 1.dünya savaşından kalma eski bir yoldur. Artık uydular var diye büyük devletler kısa dalgayı kullanmıyor. Avantajları neler; Kaynağı ve alıcıyı tespit edemezsin. Kayıt tutamazsın. Dezavantajları neler; Bilgiyi alacak kişinin önceden haberi olmalı. Tam o saatte o frrkansı dinlemeli. Eğer kaçırırsa tekrarı olmaz. Etkili bir yoldur ama jammer ile kolayca parazitlenir. İran uçtanuca şifrelemeyi manuel yapıyor zavallılar. Daha da etkili yol genişbant spektrum yayını ile tüm havasahasını kilitlemektir. Ama bu durumda uçaklar telrfonlar herşey etkilenir. Uydular işlevsiz kalır. Ancak bunun için 2 nükleer santral çalıştırmak gerek. deneme
  • phiP

    Toplumu anlamaya çalışırken yalnızca günlük gözlemlerimize dayanmak çoğu zaman yeterli değildir. İnsanların neden belirli davranışlar sergilediğini, toplumdaki ilişkilerin nasıl şekillendiğini veya ekonomik, kültürel ve siyasi değişimlerin bireyleri nasıl etkilediğini anlamak için daha sistemli bir bakış açısına ihtiyaç duyarız. Sosyolojik kuramlar tam da bu noktada önem kazanır.

    Sosyolojik kuramı, toplumsal olayların arkasındaki ilişkileri ve nedenleri anlamamıza yardımcı olan bir düşünme çerçevesi olarak değerlendirebiliriz. Örneğin toplumda gelir eşitsizliğinin ortaya çıkması yalnızca ekonomik verilerle açıklanamayabilir. Eğitim, aile yapısı, kültürel değerler, çalışma hayatı ve siyasal kurumlar da bu eşitsizliğin oluşumunda etkili olabilir. Kuramlar, bu farklı unsurlar arasındaki bağlantıları görmemizi sağlar.

    Bunun yanında sosyolojik kuramlar, toplumda yaşanan değişimleri anlamlandırmamıza da yardımcı olur. Teknolojinin günlük yaşamı değiştirmesi, sosyal medyanın insan ilişkileri üzerindeki etkisi, aile yapısındaki dönüşümler veya çalışma biçimlerinin değişmesi gibi konular yalnızca bireysel tercihler üzerinden değerlendirildiğinde eksik kalabilir. Daha geniş bir toplumsal çerçeveye bakmak, kişisel görünen birçok durumun aslında toplumsal koşullarla bağlantılı olduğunu ortaya koyabilir.

    Ancak kuramların toplumu açıklamak için kullanılan kesin ve değişmez formüller olmadığını da unutmamak gerekir. Her kuram toplumsal gerçekliğin belirli bir yönünü öne çıkarır. Bu nedenle farklı kuramları karşılaştırmak ve olaylara farklı açılardan bakabilmek sosyolojik düşüncenin önemli bir parçasıdır.

    Sonuç olarak sosyolojik kurama duyulan ihtiyaç, toplumu sadece gözlemlemekten öte onu anlamlandırma ihtiyacından kaynaklanır. Kuramlar bize hazır cevaplar vermekten çok, doğru soruları sormayı ve toplumsal olayların görünmeyen bağlantılarını fark etmeyi öğretir. Bence sosyolojinin en önemli katkılarından biri de tam olarak budur: Günlük hayatın sıradan görünen olaylarının arkasındaki toplumsal yapıyı sorgulayabilmek.


  • phiP

    Müzik, sinema ve sanat dünyasında “underrated” dediğimiz insanlar vardır ya; çok yeteneklidirler ama hak ettikleri kadar görünmezler. Büyük kitlelere ulaşamaz, doğru zamanda doğru çevrede bulunamaz ya da kendilerini yeterince anlatamazlar. Yıllar sonra keşfedildiklerinde hep aynı şeyi söyleriz: “Bu insan nasıl fark edilmemiş?”

    Peki neden beyaz yaka dünyasında da underrated çalışanlar, uzmanlar ve yöneticiler olmasın? Neden bazı insanlar yıllarca işini son derece iyi yaptığı hâlde görünmez kalırken, bazıları sürekli aynı listelerde, aynı ödüllerde ve aynı sahnelerde yer almaya devam ediyor?

    Her yıl yayımlanan ama hiç değişmeyen listeler
    İş dünyasında her yıl yeni listeler açıklanıyor: En iyi yöneticiler, en etkili liderler, en başarılı insan kaynakları profesyonelleri, en güçlü kadınlar, en yenilikçi isimler… Fakat yıllar geçiyor, listelerdeki isimler pek değişmiyor. Bla bla…

    Elbette listedeki insanların başarılarını küçümsemiyorum. Büyük işler yapmış, önemli sorumluluklar üstlenmiş ve haklı bir görünürlük kazanmış olabilirler. Ama insan ister istemez soruyor: Bu kadar mı mükemmelsiniz?

    Koca bir iş dünyasında beş yıldır, on yıldır sizden başka hiç kimse yetişmedi mi? Hiç yeni bir lider ortaya çıkmadı mı? Hiç sessizce dönüşüm gerçekleştiren, ekip büyüten, kriz çözen ve insan yetiştiren başka biri olmadı mı?

    Belki de bazı listelerin en büyük sorunu, başarıyı göstermekten çok mevcut görünürlüğü yeniden üretmesidir. Aynı insanlar birbirlerini davet ediyor, birbirlerinin etkinliklerine katılıyor, birbirlerini ödüllendiriyor ve ardından aynı çevre yeniden “sektörün en iyileri” olarak karşımıza çıkıyor. Bir noktadan sonra bu durum, yetenek görünürlüğünden çok kendi içinde dönen bir dolaşım sistemine dönüşüyor.

    Belki de bu listelerde yıllardır bulunanların zaman zaman şöyle demesi gerekir: “Ben yeterince görünür oldum. Bu yıl yerimi yeni bir isme bırakıyorum.”

    Çünkü liderlik yalnızca sahnede kalmak değil, gerektiğinde sahneden çekilmeyi de bilmektir. Zamanında yer açmak da liderliğe dâhil değil midir?

    Görünmeyen çalışanların dünyası
    Bir yanda yıllardır aynı listelerde yer alan insanlar varken, diğer yanda sesi hiç çıkmayan çalışanlar var. İşlerini yaparlar, sonuç üretirler, sözlerini tutarlar, kriz çıktığında ortadan kaybolmazlar, ekiplerine güven verir ve kurumsal hafızayı taşırlar. Ama yaptıkları her işi duyurmazlar.

    Başarılarını anlatmakta zorlanırlar. Kendi haklarını talep etmek yerine “Tamam” deyip devam edebilirler. Terfi istemez, ücret pazarlığında ısrar etmez, toplantılarda herkesten önce konuşmazlar. Bazen yıllarca aynı pozisyonda kalırlar.

    Sonra başka bir yönetici gelir, bu kişiyi fark eder, sorumluluk verir ve bir anda bambaşka bir profesyonel ortaya çıkar. Aslında kişi değişmemiştir. Onu gören göz değişmiştir.

    İnsanları iki boyutlu izlemek
    Çalışanları çoğu zaman iki boyutlu bir sinema sahnesinden izler gibi değerlendiriyoruz. Toplantıda ne kadar konuştuğuna, kendisini nasıl sunduğuna, kıyafetine, unvanına ve kimlerle yakın olduğuna bakıyoruz.

    Oysa insan üç boyutludur. Geçmişi vardır, değerleri vardır, korkuları vardır, öğrenme kapasitesi vardır, henüz kullanılmamış yetenekleri vardır. Varoğlu var…

    Bir çalışan bugün çok görünür olmayabilir. Ancak doğru liderin elinde bir cevhere dönüşebilir. Çünkü iyi liderlik yalnızca parlayan insanları seçmek değildir; henüz parlamayan kişideki ışığı görebilmektir.

    Vitrine değil, iklime bakmak
    Ajda Pekkan’ın yorumladığı bir şarkıda geçen “vitrin” ve “iklim” ayrımı tam da bunu anlatıyor. Vitrin, insanın dışarıya gösterebildiğidir. İklim ise onunla çalışırken yarattığı histir.

    Bir çalışan kendisini çok iyi tanıtabilir ama ekipte güvensizlik yaratabilir. Başarılarını etkileyici biçimde anlatabilir ama zor zamanlarda sorumluluktan kaçabilir. Başka biri ise kendisini yeterince anlatamaz; ancak bulunduğu yere güven, disiplin ve istikrar getirir.

    Bugünün dünyasında vitrin çok güçlü. LinkedIn paylaşımları, ödüller, sahneler, listeler, etkinlikler ve unvanlar insanların çerçevesini büyütüyor. Fakat çerçevenin büyük olması, resmin iyi olduğu anlamına gelmiyor. Bir başka şarkıda söylendiği gibi mesele, çerçeveyi değil resmi arayabilmekte…

    Sessiz insanları da romantikleştirmeyelim!
    Burada her sessiz çalışanın çok yetenekli olduğunu söylemiyorum. Sessizlik her zaman derinlik değildir. Hakkını aramamak her zaman erdem değildir. Yıllarca aynı yerde kalmak da mutlaka sadakat anlamına gelmez.

    Aynı şekilde görünür olan herkes de yüzeysel değildir. Kendisini anlatabilmek, iletişim kurmak ve yaptığı işi görünür hâle getirmek önemli bir yetkinliktir. Ben de dâhil olmak üzere çoğumuz görülmeyi, duyulmayı ve takdir edilmeyi seviyoruz. Bugünün iş hayatında görünürlük neredeyse ayrı bir yetkinlik hâline geldi.

    Sorun görünürlükte değil. Sorun, görünürlüğün tek başarı ölçütü hâline gelmesinde ve zaman zaman yeteneğin önüne geçmesinde.

    Sürekli konuşanı bilgili, hızlı cevap vereni zeki, kendinden emin görüneni lider, sessiz kalanı ise yetersiz sanabiliyoruz. Böylece gerçek performansı değil, performansın sunumunu ödüllendirmeye başlıyoruz.

    Susan Cain, Quiet kitabında modern çalışma kültürünün dışa dönüklüğü ideal hâline getirerek daha sessiz insanların katkılarını sıklıkla gözden kaçırdığını anlatır. Cain’in dikkat çektiği mesele, sessiz insanların daha üstün olması değil; kurumların yeteneği yalnızca en yüksek çıkan ses üzerinden tanımlamasıdır.

    Basiretli lider neyi görür?
    Basiretsiz yönetici, kendisine benzeyeni yetenekli bulur. Basiretli yönetici ise farklı kişiliklerin hangi koşullarda güçlenebileceğini anlamaya çalışır.

    Şunu sorgular: Bu kişi gerçekten katkı sunmuyor mu, yoksa katkısını anlatamıyor mu? Toplantıda konuşmuyor ama en doğru çözümü sonrasında o mu üretiyor? Yıllardır aynı görevde kalmasının nedeni yetersizlik mi, yoksa ona hiç fırsat verilmemesi mi? Bu çalışan başka bir yöneticinin elinde nasıl birine dönüşürdü?

    İyi lider, hazır yıldızları toplamaktan fazlasını yapar. Yeteneği keşfeder, geliştirir ve gerektiğinde kendi ışığını biraz azaltarak başkasına alan açar.

    Peki yeteneği nasıl seçiyoruz?
    İyi kitapları, güçlü kalemleri ve gerçekten nitelikli yazarları nasıl seçiyoruz? Kitabevindeki “çok satanlar” rafına bakarak mı, yoksa görünür olmayan ama iyi yazan isimleri de arayarak mı?

    İş dünyasında da aynı soruyu sormamız gerekmiyor mu?

    Eskiden “headhunt” diye güçlü bir alan vardı. Biz o insanları çoğu zaman göremez, onlara doğrudan ulaşamazdık. Bir proje yapılacağı zaman, “Bu işin üstadı kimdir, nerede çalışır, aklınıza gelen bir isim var mı?” diye sorardık. Headhunter’lar da piyasada görünürlüğü çok yüksek olmayan; ama gerçekten işi bilen kişileri bulup getirirdi.

    Şimdi ise görünürlük, uzmanlığın önüne geçebiliyor. Bir kişinin sosyal medyada görünür olması, çok takip edilmesi ya da sürekli aynı çevrelerde karşımıza çıkması onu daha cazip hâle getirebiliyor. Oysa büyük bir markanın içinde görünür olmakla, gerçekten o alanın en iyi uzmanlarından biri olmak her zaman aynı şey değil.

    Hâlâ LinkedIn’i ya da Instagram’ı olmayan, olsa bile aktif kullanmayan pek çok yetenekli insan bulunduğunu biliyoruz, değil mi?

    Üstelik bu kişilere çoğu zaman “CV’ni gönder” de denmez. Onlara daha çok, “Gel, seninle bir konuşalım” denir. Çünkü bazı insanların bir özgeçmişten ya da sosyal medya profilinden çok daha fazlası olduğunu zaten bilirsiniz. 🙂

    Kendimize de bakalım!
    Bu yazıyı yazarken kendimi konunun dışında tutmuyorum. Ben de görünmeyi seviyorum. Ürettiğim şeylerin fark edilmesini, emeğimin karşılığını almayı ve sesimin duyulmasını önemsiyorum.

    Hatta zaman zaman çok hareketli olmayı üretkenlik, çok görünmeyi de değer sanabiliyoruz. Sürekli bir öne çıkma, anlatma ve yetişme hâli içindeyiz.

    Peki asıl yetenek nerede?

    Belki de en yetenekli kişi odanın en sessiz köşesinde oturuyor. Belki yıllardır terfi ettirmediğimiz kişi, başka bir kurumda çok iyi bir yönetici olacak. Belki “inisiyatif almıyor” dediğimiz çalışan, her girişiminde durdurulduğu için artık geri çekiliyor.

    Şimdi eski yöneticilerinizi ve ekip arkadaşlarınızı düşünün. Sesi çok çıkmayan, yalnızca işini yapan, kendisini pazarlamayan ama güven veren biri var mıydı? Bugün nerede?

    Bir de her yıl aynı isimlerin yer aldığı o büyük listeleri düşünün. Belki bu yıl yeni isimler eklemenin zamanı gelmiştir. Hatta belki listelerde yıllardır bulunanların da şunu söyleme zamanı gelmiştir: “Ben yeterince görünür oldum. Şimdi yerimi başkasına bırakıyorum.”

    Çünkü bazen asıl liderlik sahneye çıkmak değil, sahnenin kenarına çekilip başka birinin görünmesini sağlamaktır.

    Underrated ünlüler var da beyaz yaka dünyasında neden olmasın? Belki de soru, onların neden kendilerini gösteremediği değildir. Asıl soru şudur: Biz neden onları göremiyoruz?

    Günümüzde yetenek avcılığı sizce nasıl yapılıyor? ATS’ler ve yapay zekâ destekli özgeçmiş okumaları yeterli mi? Bu eski kafalılık değil elbette; ama bana kalırsa yetenek hâlâ biraz arkeolojik kazılarda…

    Çünkü bazı cevherler algoritmayla değil, kazıyla bulunuyor..
    SELDA KUTAY


  • TENTENT

    Yapay zeka neden ibadet etmiyor?

    Algoritmasını yazdığınız yapay zekanın size ibadet etmesini ister misiniz?

    Mesela caminin minaresine çıkıp hergün 5 vakit sizin adınızı bağırıp duruyor. 🙂

    Sizin için kurban kesiyor. 🙂


    yani kullanilan duruma gore degisiyor iste.
  • EfruhteE

    Sözleriyle ,müzikleriyle ve okuyan sanatçılariyla en güzel övgüleri hak ediyorlar.


    cok guzelmis bu
  • TENTENT

    https://fgc8712.com/about

    https://www.familytreedna.com/groups/south-asian-syed-y-dna-study/about

    Çoğu üyelik istiyor. 🙂

    Yapay zekanın yorumu bu şekilde.

    **Evet — peygamber soyundan (ör. Hazreti Muhammed’in, Alevi/Şii kaynaklarda İmam Ali ve Hz. Hüseyin’in soyundan gelenler gibi) olduğunu iddia eden kişilerin veya soy hatlarının genetik incelemesi üzerine çalışmalar ve genetik araştırmalar yapıldı; sonuçlar ve kapsamlar karışıktır.

    Kısa özet:

    Çalışma türleri: Soy ağacı doğrulaması için mitokondriyal DNA (mtDNA), Y-kromozom (Y-DNA) ve autosomal analizler kullanıldı.
    Y-DNA özellikle erkeklerden erkeklere geçen soy hatlarını incelemek için kullanıldı; Hz. Ali/Hüseyin soyunu iddia eden bazı gruplarda Y-DNA çeşitliliği gösterildi — yani tek bir ortak erkek atadan geldiğini kesinleştiren güçlü kanıt genelde bulunmadı.
    Tarihsel ve demografik karışma: Binlerce yıl içinde göç, evlilik ve yerel karışma genetik izleri bulanıklaştırır; bu nedenle "pey gamber soyundan gelme" iddialarını genetikle kesinlemek çoğunlukla zordur.

    Etik ve dinî boyut: Bu tür testlerin kabulü toplumlarca farklıdır; bazı topluluklar genetik doğrulamayı kabul etmez veya bunu önemli görmez.
    Sonuçların yorumu: Genetik bulgular belli bir soy hattı lehine/aleyhine göstergeler verebilir ama tek başına keskin, herkesçe kabul gören bir kanıt sağlamaz.**

    https://tr.wikipedia.org/wiki/Seyyid


    Önce Muhammed'in mezarı olduğu iddia edilen yer açılıp analiz edilmeli. Bu ise bir hayaldir, asla izin vermezler. Resminin yapılmasına bile izin verilmezken boş hayal kurmak saçma olur. Doktor kendi haline bırakmamızı söyledi diye bir laf vardır.
  • P

    yaş 35 hala bekarım, evlenmek isteyip istememek konusunda tereddütlerim var, evet garip gelecek ama gözlerimde felce benzer bir rahatsızlığım var, başkasına zararım yok ama beni üzüyor, gözlerimden rahatsızlandığımda hayattan soğumak bir yana işlerimi bile yapmakta zorlanıyorum tek yapmam gereken bu sırada yatmak ve dinlenmek oluyor, ben böyle evlilik konusunda kendime hastalandığımda ulan sakın bir daha evlenmeyi aklında geçirmeyeceksin annene babana söyle vazgeçtiğini diye yeminler versem de iyi fırsat görünce de lanet olası benliğim /nefsime kapılıyorum ve değerlendirmek istiyorum Yine böyle geçen markette bir kız gördüm tattırımda, iyi güzel beğendim, ulan kendimle savaşmaya başladım, yine mi nefsine yenik düşüyorsun oğlum ya... neyse annemi de götürdüm sunumunu yaptığı ürünü tattık ve aldık ama konuşamadım, sonra annemi gönderdim anne git konuş peki dedi o da , gitti ulan yaşı 21 yaş çıkmasın mı dünyam başıma yıkıldı ama bir yandan da sevindim hani o hastalığımda verdiğim söz vardı ya dedim kendime... neyse o kız aklıma gelince hala üzülüyorum çok beğenmiştim, kader ya nasip kısmet diyorum...

    Evde dolaşırken bazen annemin babamın olması beni sevindiriyor ve bir gün tek başıma öleceğim aklıma geliyor, geçenlerde babama tek başıma ölecem dedim, o da deden de tek başına öldü dedi yahu dedim o babannem varken tek başına değildi babannem den sonra da siz çocukları gelip gittiniz dedim, gerçi benim de 4 tane yeğenim var ama yine de sonuçta yeğen nolcakki, ama yine de dedeme durumumu babamın benzetmesi hoşuma gitti ne yalan söylüyüm.


    @Sputnik said: @Prens-Ernak said: Altay cem meriç i dinlerken Altay Cem Meriç için gizli ateist diyorlar. Sen ne düşünüyorsun? Twitter da böyle söyleyenler var. Eskinden ateistmiş, şimdi ateist olduğunu zannetmiyorum hocam. çok zor ihtimal bunları söyleyen biri ateist olamaz, hem de çoğu hocadan daha iyi biliyor ve daha iyi retöriği
  • TENTENT

    https://turkiye.gov.tr/tuik-istatistiksel-bilgi-talebi-uygulamas-3401
    https://www.turkiye.gov.tr/kazanc-bilgi-sorgulama-5883
    E-devlet ekranında bu sayfaya girince mesleğinizi seçip kazancınızı sorgulayabiliyorsunuz.
    Ama nedense hangi işi yaparsak yapalım asgari ücret alıyoruz. 🙂

    Tuik yöneticileri sanal dünyada yaşıyor. Gerçek dünya ile bağlantıları yok.


  • P

    Bira içmek kapitalizme isyan sosyal adaletin öncüsüne özlemdir.


    @Sputnik, içinde söyledi: İçinden geçeni söyle!!! Bu söz konusu tanrı veya enerji kesinlikle ortadoğu dinlerinin tanrısı olamaz. bir var ediciyi ya da hadi bir bilinçi ya da o da olmadı atomlara biliç atfetmek de iyi birşey en azından inanmak güzel bir şey eğer o varsa sizde.
  • P

    alt metni


    @Sputnik, içinde söyledi: Haydi Bir Fotoğraf Paylaş Psikoz hastasıysan kendine yapabileceğin en önemli iki iyilik şunlar. Birincisi sağlıklı beslenip bağırsak floranı düzelteceksin. İkincisi yüksek doz D vitamini kullanacaksın. Ben bu ikisini yaparak %90 azaltmıştım. Ama gerginlik geçmemişti. hocam sağlıklı beslendiğimi düşünüyorum ki kilo verdim zaten karbonhidrat gazli içecek şeker ya hiç ya da çok nadir alıyorum. yüksek doz d vitaminini de yapmaya çalışayım hocam.
  • phiP


    daha fazla oku →
    Hz. Ali'ye Övgü (Huwa Haydar) Giriş ve Nakarat: Şarkı boyunca "Ali Mevla" ve "O Haydar'dır" (Huwa Haydar) sözleri tekrarlanarak Hz. Ali'nin liderliği ve "Haydar" (Aslan) lakabı yüceltilir [00:01]. Sıfatları ve Erdemleri: Ali; bilen, sabreden, şefaat eden ve temiz olandır [00:10]. O; adil, yardımcı, ibadet eden ve şükredendir [01:19]. Hz. Muhammed'in (s.a.v) zikri, gökyüzünün sesi ve Hz. Fatıma'nın (s.a) eşidir [00:47]. Velilerin velisi, akılların ötesinde bir şahsiyet ve peygamberlerin kardeşidir [00:54]. Makamı ve Rehberliği: Takva sahiplerinin imamı, hidayet güneşi ve apaçık bir nurdur [02:13]. İnsanlığın en hayırlısı, Allah'ın sağlam ipi ve Müminlerin Emiridir (Emirü'l-Müminin) [02:22]. O, kurtuluşun zikri, cömertlik gemisi ve hayat pınarıdır [03:39]. Nimetler şehrinin kapısı, namazın kapısı ve karanlıkları aydınlatan nurdur [03:48]. Edebi Betimlemeler: Sözlerinde her zaman doğruyu söyleyen (Sadık), galip gelen ve Ebû Tâlib'in oğlu olan Ali, sürekli zikredilen yüce bir şahsiyettir [03:16]. Şarkı genel olarak Hz. Ali'nin İslam inancındaki merkezi konumunu, kahramanlığını ve manevi rehberliğini sanatsal bir dille ifade etmektedir.